Allah’a hamd, Rasûlüne salât ve selâm, âline, ashabına ve ümmetine selam olsun.

Sohbet; Ümmet-i Muhammed’in, Sahabe döneminden günümüze kadar hiç terk etmediği geleneksel, nebevî bir sünnettir. Ümmet âdeta adı konulmamış bir müessese olarak, bu salih ameli benimsemiş, içselleştirmiş, sahiplenmiş, ihya ve inşa etmiştir. Sohbetin mahiyetine biraz değinecek olursak; sohbet, ilim, irfan, zikir ve hikmet meclisleri; akleden kalbimizin, ruhumuzun ve gönlümüzün, (imanımızın) besin ve gıda kaynağıdır. Havası, suyu ve hayat atmosferidir. Ölü toprak nasıl su ile diriliyor, neşvünema buluyor, cennet bahçelerine dönüşüyorsa, fizyolojik ve biyolojik varlığımızın gelişmesi, büyümesi ve olgunlaşması, nasıl aldığımız minerallere, vitaminlere, besin ve gıdalara bağlıysa, manevi, akli ve ruhi varlığımızın gelişimi de, bu meclislerdeki ilim ve hikmetle, o ortamları paylaşmak ve o atmosferleri teneffüs etmekle olur. Bu manada sohbet meclisleri, âdeta kurulmuş, hazırlanmış, mükellef ilahî sofralardır. Bu sofranın yiyecek ve içecekleri de ilahî kelimelerdir. Bu kutlu sofranın sahibi ve davetçisi Allah (c), hazırlayıcıları ise nebîler ve onların vârisleri olan âlimler, ârifler ve hikmet sahibi davetçilerdir.

Sohbet meclisleri; sevgi, muhabbet, kardeşlik, dayanışma, paylaşma, samimiyet, fedakârlık, bir olma, cem olma ortamlarıdır. Nübüvvet ve risalet müessesesinin işlevsel tezahürlerine, uygulama alanına yansıyan, somut pratiklerine baktığımızda, bu ilahi müessesenin gayesini intâc etmek, genel ve özel amaçlarına matuf olarak, ilim meclislerinin, sohbet ve ders halkalarının rolünü ve önemini görebilmekteyiz. Peygamberimiz tüm insanları içine alacak ve muhatap tutacak şekilde örgün ve yaygın eğitim, talim ve terbiye süreçleri inşa etmiş, kurumsallaştırmış ve insanları terbiye edip eğitmiştir. “İşte böylece, içinizden size âyetlerimizi okuyacak, size ilâhî mesajı ve hikmeti öğretecek ve ayrıca bilmediklerinizi size bildirecek bir elçi gönderdik.” (Bakara, 2/151).[1] Sohbetin en önemli işlevi; “nefs-i nâtıka”nın (yani insanın fehmeden, akleden, fıkheden, tefekkür, tezekkür ve tedebbür eden ve konuşan özbenliğinin) zihin fakültelerinin açılmasına, hassaslaşmasına, gelişip olgunlaşmasına vesile olmasıdır. İnsanın bu yönü ve özelliği, kendisini meleklerden dahi ayrıcalıklı ve üstün kılan boyutudur. İnsanın sırrı ve hakikati burada gizlidir. “Ben derken veya ey insan derken” tam olarak ifade edilen şeydir. Bu vasfıyla insan ilahî kelama ve iletişime muhatap olabilmiş, Rabbi ile yakın ve sıcak ilişkiler geliştirebilmiş, velayete, marifet ve muhabbete dayalı bir bağ ile bağlanabilmiştir.

İnsanın bu merkezi yönünü, kendisini kendisi yapan boyutunu (varoluşunun bütünlüğü içerisinde) ön plana çıkardığımızda, insan 1 Not: Meâller Mustafa İslâmoğlu Hocamızın Hayat Kitabı Kur’an Gerekçeli Meal-Tefsir’inden alınmıştır. ortada adeta kavlî bir varlık gibi durmaktadır. Yani O, sanki kelimelerden inşa edilmiş bir yapı gibi görünmektedir. Zaten bütün varlık kelimeler üzerine kurulu ve bir kelimeye dayanmakta değil midir? “O, eşsiz yaratışıyla bir şeyin olmasını dilediği zaman, sadece ona “ol” demesi yeter. O da hemen oluş sürecine girer.” (Yâsin, 36/ 82). İnsanın kendisini bilip keşfedeceği, kurtuluş ve saadetin formüllerinin ve bir nice sırların, kendisinde meknûz olduğu, ilahî kelimeler deryası ve hakikatler bütünü Kur’an-ı Hakîm, kendi küçük söz birimlerine âyet dediği gibi, kâinatı, hâdisâtı, insanı ve bütün varlık birimlerini de ayet olarak niteleyip fiilî kelimeler olarak okumamız için önümüze koymaktadır. Kelimeler bizi hakikate ve öze (imana) götürecek yolun vasıtaları ve sebepleridir. “De ki: Eğer Rabbimin sözlerini yazmak için denizler mürekkep olsa, hatta onun bir mislini de üzerine ilave etmiş olsak, yine de Rabbimin kelimeleri tükenmeden denizler tükenirdi.” (Kehf, 18/109).

Kelimeler; ilahî manaların kabı, kalıbı ve elbiseleri gibidirler. Manalar kendilerine uygun kelime bedenlerine hulûl ederek (veya kelimeler inşâ ederek) somut görünümler ve kimlikler kazanırlar. Ayrıca kelimeler; duygu, düşünce ve eylem dünyamızın aynasıdırlar, sınırlarını ve ufkumuzu da kelimeler belirler. İşte, bizim nefsi nâtıkamız da ilahî kelimelerle dirilir ve hayat bulur. “Siz ey iman edenler! Size hayat bahşeden bir (diril)işe çağırdıklarında, Allah’ın ve O’nun elçisinin davetine icâbet edin!” (Enfâl, 8/24). İnsan özü âdeta çıplak, nötr ve yalın, hiçbir şey yüklenmemiş bir vaziyettedir. Sonradan benimsediği, içselleştirdiği, tahsil ettiği kelimelerin mahiyetine rengine ve şekline göre oluşmaya, bir biçim ve görünüm kazanmaya başlar ve kelimeler den oluşan bir kimliğe ve kişiliğe kavuşur.

Kelimeler ve bu ilahî kelimelerin paylaşıldığı sohbet ortamları bizleri hakikate yaklaştırır ve tabiî ki imanın hakikatine götürür. Çünkü feyizli ve bereketli bir sohbet atmosferinde, manevî duyularımız hassaslaşır ve Allah’ı daha çok yakın hissederiz, dolayısıyla sohbetten mahrum olan veya uzak duranın imanı, bitkisel hayata girmiştir ve imanı zayıflamıştır. Vahyin ilk kelimesinin ve ilk emrin ‘ikra’ (manası; oku, anla ve ilet ) oluşu çok manidardır. Peygamberimiz (s) tutulduğu varlık sancısına, arayış mağarasında çare arıyor ve varoluşunun kaynağı, anlamı ve amacı üzerinde tefekkür ediyordu. Bir varlık sancısı çekiyor, hissettiği ve keşfettiği anlamların yoğun metaforu içinde âdeta bir doğum nöbeti geçiriyordu. Anlam okyanusuna dalmış, büyüyen ve alabildiğince genişleyen yüreğinde, bir hazine gibi, mana ummanını içinde taşıyordu. Artık bittim dediği anda göğün kapıları açıldı ve Hz. Cebrail (as) Allah’tan aldığı ilahî kelimelerle Hirâ’ya geldi. Allah Rasûlü’nün (s) yüreğindeki mana deryası, göğün ilahî kelimeleriyle buluşunca, tüm insanlığı saadete ve manevî zenginliğe boğacak, bir sinerji kaynağı ve merkezi oldu. İnsanlık hayatının her alanına dair kurtuluş ve mutluluk formüllerinin üretildiği, işletildiği, işlevsel hale getirildiği, hayata dönüştürüldüğü bir merkez ve kaynak… Hâlbuki peygamber bundan önce bir şaşkınlık ve bilmezlik hali içindeydi, kitap ve iman nedir bilmezdi. “Yine O Allah, seni yolunu kaybetmiş bulup doğru yola yöneltmedi mi?” (Duhâ, 93/7). “Ey Nebi! İşte sana da kendi emrimizden hayat bahşeden bir mesaj vahyettik. Sen daha önce kitap nedir iman nedir bilmezdin. Fakat şimdi onu bir nur kıldık ki, kullarımızdan dilediklerimizi onunla doğru yola yöneltelim.” (Şûrâ, 42/52). Toparlayacak olursak Hirâ mağarası, arayışı sembolize ettiği gibi sohbetler de bu manada bir Hirâ faaliyetidir. Sevgili Nebi’nin (s) Hirâ’sı nasıl ki O’nu imana (varlığın kaynağına, özüne ve hakikatine) yaklaştırdı ve kavuşturdu, O’nu bilmezliğin şaşkınlığından kurtardıysa; Hirâ’nın işlevini böyle okumak mümkünse derim ki; sohbetlere de bu işlevi ve neticeyi bizlere sunan bir imkân ve fırsat olarak bakmak lazım. Bu değerlendirmeleri bir ikaz, işaret, tavsiye ve temenni ile bitirelim. Gücünüz yettiği kadar sohbet edin. Hakk’ı, hayrı, doğruyu, güzeli, iyiyi hep anın ve dile getirin. Ağzınız ve dudaklarınız; ayakta, otururken ve yatarken Hakk’ı anmaktan, başta kendinize, Allah’a (c), insanlara, dağa taşa, uçan kuşa ilahî kelimeleri söylemekten ve konuşmaktan hep nemli ve ıslak kalsın.

Hirâ sohbetleriyle, ilim, marifet, yakin, hikmet ve muhabbet ile iman yolculuğunda, kâim ve daim olmamız dileğiyle sohbetlerimiz, hep feyizli ve bereketli olsun. Âmin.

Ömer BAYAR

[1] Not: Meâller Mustafa İslâmoğlu Hocamızın Hayat Kitabı Kur’an Gerekçeli Meal-Tefsir’inden alınmıştır.