İslâm dinine göre insan “eşref-i mahlûkat (yaratılmışların en şereflisi)” olarak yaratılmıştır. İnsanın bu üstünlüğünü devam ettirmesi onun iradesiyle yapacağı tercihlere bırakılmış ve yaptığı tercihler neticesinde aksi bir durumun, yani “esfel-i mahlûkât (yaratılmışların en aşağısı)” olmanın da mümkün olduğunu ifade etmiştir. İnsanın hür iradesiyle yaptığı tercihler neticesinde bu durumlardan hangisinin kapsamına girdiğini belirleyen değerler açısından üç kategori belirlenmektedir: İman, küfür ve nifak. Netice itibariyle aynı anlama geldiklerinden şirk ve tuğyan gibi hususlar da küfür kategorisinin kapsamına girmektedir. Ayrıca nifak da; her ne kadar görünürde küfürden farklı gibi ise de özü itibariyle inkârı ifade ettiğinden onu da küfrün bir şubesi, hatta en ağır şekli olarak tavsif etmemiz mümkündür.

İnsanları yaratan ve varlıklarını sürdürebilmeleri için an be an onlara inayette bulunan Yüce Allah insanın kendisi katındaki mertebesinin sahip olduğu takva ile orantılı olduğunu[1] belirterek bunun dışında hiçbir değerin onun katında kıymet ifade etmediğini belirtmektedir. Hiç şüphesiz takva da dâhil Allah katında kıymet ifade eden her türlü amelin olmazsa olmaz şartı imandır. İman olmaksızın takvadan söz etmek mümkün olmadığı gibi sair hasenatın da bir değer ifade etmesi söz konusu değildir. Bu nedenle İslâm dini insanların iyi amellerini makbul ve makbul olmayan ameller olarak kategorize eder ve imanla beraber yapılan iyilikleri makbul iman olmaksızın yapılan iyilikleri ise makbul olmayan kategorisine dâhil etmektedir. Buna göre Müslümanlığın bir şahısta geçerli olabilmesi için iman en temel ilke, en başta olması gereken sebeptir. İmanın bir şahısta yerleşmesi, olgunlaşması ve onu kemale erdirmesi için amelle desteklenmesi, gönlüne yerleştiği kişiye her alanda dönüştürmesi gerekmektedir.

İman ve İslam kelimelerine literatürde zaman zaman farklı anlamlar yüklenmekte ise de genelde ve özellikle halk arasında aynı anlamda kullanılmaktadır. İman daha çok kalbin faaliyetine İslam ise bedenin faaliyetine işaret etmekle beraber çoğu zaman her ikisi de hem kalb hem de azaların faaliyetlerine işaret edecek şekilde aynı anlamda kullanılmaktadır. Müslümanlar arasında günlük dilde bu kullanım yaygın olduğu gibi zaman zaman literatürde bile eşdeğer anlamda kullanıldığı görülmektedir. Bununla beraber her iki tabirin farklı etimolojik kökenlere sahip olduğu ve zaman zaman bu anlamlarda kullanıldığını da göz ardı etmemek gerekmektedir. Söz gelimi Kur’an’da Hz. İbrahim’in teslimiyeti[2] ve Bedevîlerin[3] teslimiyeti konu edinilmektedir.

Her iki ayet ve bunların bağlamına bakıldığında farklı anlamlarda kullanıldığı görülmektedir. Hz. İbrahim ile ilgili olarak tam bir boyun eğme ve Allah’ın her türlü tasarrufuna gönülden râm olması anlamında kullanılırken bedevîlerle ilgili olarak daha çok Hz. Peygamber ve müminlerin siyasî ve sosyal hükümrânlıklarına boyun eğme anlamında kullanılmaktadır. Ayrıca meşhur Cibril hadisinde dinin amelle ilgili temel prensiplerinin yerine getirilmesi anlamı verilmektedir. Söz konusu hadiste “İslâm nedir?” sorusuna cevap olarak şöyle denilmektedir: “İslâm; Allah’tan başka ilah olmadığına ve Hz. Muhammed’in Allah’ın kulu ve resûlü olduğuna şahitlik etmen, namaz kılman, zekât vermen, ramazan orucunu tutman ve gücün yettiği takdirde hacca gitmendir.”[4] Görüldüğü gibi bu hadiste İslâm’ın beş şartı olarak bilinen temel unsurlar zikredilmektedir. Bu hadis ve benzeri metinlerde İslâm’ın daha çok amel ile bağlantılı olarak zikrediliyor olması bir kısım İslâm âlimlerinin İslam’ın imanı da içine alacak şekilde daha geniş kapsamlı olduğu ve bu nedenle her mümin Müslüman olduğu halde her Müslümanın mümin olmadığı görüşünü ortaya koymalarını beraberinde getirmektedir.[5] Söz konusu değerlendirmede amelin genelde kalpteki tasdik ve değerlendirmenin neticesi olmakla beraber zaman zaman gereğine inanılmadığı halde şartların zorlamasıyla yapılabileceğine dikkat çekilmektedir. Bununla beraber özellikle Allahkul ilişkisini ifade eden ibadetlerin ancak tam bir iman ile ifa edilebileceği düşünüldüğünde iman ile İslam’ın benzer anlamlar içerdiği anlaşılacaktır.

İslâm âlimleri imanın Yüce Allah’ı tasdik etmek olduğunu ve bu tasdikin bir nevi ilim olduğunu, tasdikin ancak kalb ile var olabileceğini belirterek iman ile kalb arasındaki bağlantıya dikkat çekmektedir. Bunu yaparken konu hakkındaki delilin dilcilerin icmaı olduğunu, zira Hz. Peygamber’in bi’seti ve Kur’an’ın nüzûlü zamanında ve ondan daha önceki dönemlerde hiç kimsenin imanı kalbteki tasdikten başka bir şekilde bilmediği ve bunu sadece kalbin tasdiki şeklinde anladığı belirtilmektedir. Kur’an’da Yusuf’un (as) kardeşlerinin babalarına karşı ifade ettikleri “biz doğru sözlü olsak da sen bize inanmazsın”[6] cümlesinde geçen iman da tasdik anlamında kullanılmaktadır.[7] Bundan yola çıkarak imanın tasdikten ibaret olduğu ancak ikrarın amel ve muamele (kendisine yapılacak muamele) için gerekli olduğu düşünülmüştür.

İman daha çok kalbin tasdikine, İslâm ise azaların bu tasdike uygun olarak amel etmelerine işaret etmekle beraber birini diğeri olmaksızın düşünmek oldukça zordur. Kur’an-ı kerim iman edenlere hitap ederken sürekli fiil kalıbını (Ey iman edenler!) kullanır, isim kalıbını (Ey Müminler) kullanmaz. Bu tarz hitabın sürekli olarak kullanılmış olması Cenab-ı Hakk’ın ön gördüğü imanın dinamik bir iman olduğu neticesini akla getirmektedir. Böylece iman insanın kalbine yerleşerek orada sessiz ve sakin kalan bir unsur olmaktan daha çok, kalbine yerleştiği insanı dönüştüren, onun söz fiil ve ahlakı üzerinde etkili olan aktif bir unsur olarak ön görülmektedir. Ayrıca Kur’an’da kurtuluş için salt iman yeterli görülmemekte; imanla beraber salih amelin de bulunması şart koşulmaktadır.[8]

İslam düşünce tarihinde iman-amel ilişkisi bağlamında tartışılan konulardan biri amelin imandan bir cüz (imanın bir parçası) olup olmadığıdır. Bu anlamda yapılan tartışmalar önemli ölçüde içerisinde meydana gelen dönemin güncel problemlerini çözmeye yöneliktir. Haricîler başta olmak üzere bir kısım marjinal grupların büyük günah işlemeyi irtidat (dinden çıkma, İslam’dan çıkarak küfre girme) şeklinde anlamaları ve bu günahlardan birini işleyenleri öldürmeye kalkışmaları tartışmanın en temel sebeplerindendir. Diğer taraftan günahla iman arasında hiçbir ilişkinin bulunmadığı ve her ne kadar büyük günah işlenirse işlensin bunun imana bir zarar vermeyeceğini ileri süren Mürcie’nin öncülüğünü yaptığı anlayışlar da ortaya çıkmıştır. İslâm âlimleri Kur’an ve sünneti de dikkate alarak amelsiz bir imanın kaynaklarda ön görülmediğini, ancak bir mümin günah işlese bile bunun irtidat anlamına gelmediğini düşünerek çeşitli formülasyonlara gitmişlerdir. Mûtezile büyük günah (kebîre) işleyenin imandan çıkacağını, ancak küfre de girmeyeceğini, ikisi arasında kalacağını (el-menzile beyne’l-menzileteyn), tövbe ettiği takdirde imana döneceğini, tövbe etmeden öldüğü takdirde ise küfürde öleceğini ileri sürmüştür. Bu yaklaşım Haricî yaklaşım ile Mürcienin yaklaşımının tam ortasında yer alan bir anlayıştır. Bununla beraber tövbenin şart koşulması ve tövbesiz ölenin kâfir olarak öleceğinin belirtilmesi Haricîlerin görüşüne yaklaştırmıştır.

Ehl-i sünnet âlimleri ise amelin zayıflama ve kuvvetlenme açısından imanı etkilediğini, ancak günah işleyen bir müminin imandan çıkmadığını kabul etmektedir. Bu yaklaşım dönemin siyasi sorunları başta olmak üzere birçok sorunu çözdüğü gibi günümüz açısından da önem arz etmektedir. Günah işleyen müminlerin iman dairesinden dışarı çıktıklarını kabul etmemiz durumunda günümüzde çevremizde yaşayan ve kendilerini mümin olarak tanımlayan birçok kimseyi iman dairesinin dışında görmemiz gerekir ki bu durum tam olarak bir sosyal kaosa yol açacaktır. Ayrıca gerçekten samimi bir şekilde İslâm dinini benimsediği halde şahsî veya haricî bir kısım yerli-yersiz sebepten dolayı ibadetlerini ihmal eden, günahlara bulaşan sayısız insanın iman dairesinin dışında kabul edilmesi dinin temel görüşüne uygun düşmemektedir. Bununla beraber günahta ısrar etmeme ve tövbe ederek Allah’a yönelme temelinde bir tedeyyünün (dinî hayat) imanın doğal bir gereği olduğu da unutulmamalıdır. İslâm âlimlerinin önemli bir çoğunluğu imanın artma eksilme kabul etmediğini, aksine kuvvetlenme ve zayıflamasının söz konusu olduğunu ileri sürmektedirler. Kur’an’da eksilme ve artmayı çağrıştıran ayetleri[9] de bu doğrultuda anlamışlardır. İmanın artma ve eksilme kabul ettiğini düşünmenin en önemli sakıncası iman-küfür bağlantısında ortaya çıkmaktadır. Şöyle ki imanın eksilmesi veya artması düşünüldüğü zaman bu eksilip artmanın küfrün de ters orantılı olarak artıp eksilmesini beraberinde getireceği ve böylece aynı anda hem küfrün hem de imanın kalbte yer almasının mümkün olmasının söz konusu olacağı ön görülmektedir. Oysa aynı anda hem iman he m de küfrün bir kalpte bulunması mümkün değildir. Bu nedenle imanın artıp eksilmesinden daha çok güçlenip zayıflaması şeklinde bir açıklama yoluna gidilmiştir.

Görüldüğü gibi her ne kadar zaman zaman aralarındaki farkı ön plana çıkaran değerlendirmeler yapılmış ise de iman ile İslâm aynı hakikate işaret etmekte, her ikisi de Allah’ın kendisine kulluk etmek için yarattığı insanları[10] yaratıcısını tanıyıp ona boyun eğmeyi ifade etmektedir. İnsanın inançları ile tasavvur dünyaları ve bu tasavvurların günlük hayatları üzerindeki etkileri dikkate alındığında iman ile amelin yani İslâm’ın birbiriyle doğrudan ilintili oldukları, eskilerin tabiriyle aralarında bir telâzum-i zarûrînin var olduğu (biri olmadan diğerini düşünmenin imkânsız olduğu) anlaşılmaktadır. İslâm dini çerçevesinde düşünüldüğünde iman etmenin insanın ideallerini, dünya görüşünü, yaşam biçimini en geniş anlamıyla belirlediği görülmektedir. Allah’a iman eden birisinin onun büyüklük ve azametini düşünmemesi ve bu büyüklük karşısında eğilmemesi mümkün değildir. Aynı şekilde ahirete iman eden birisinin ahiretteki yerini merak etmemesi ve az veya çok bu konuda tedbir almaması da düşünülemez. Bütün bunlar iman ile İslam’ın iç içe olduğunu, hatta zaman zaman aynı anlama geldiklerini, aynı hakikate işaret ettiklerini göstermektedir.

Mahmut ÇINAR

[1] el-Hucurât 49/13: “Ey insanlar! Şüphe yok ki, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi boylara ve kabilelere ayırdık. Allah katında en değerli olanınız, O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, hakkıyla haberdar olandır.”

[2] el-Bakara 2/131: “Rabbi ona “Teslim ol” dediğinde, “Âlemlerin Rabbine teslim oldum” demişti.”

[3] el-Hucurât 49/14: “Bedevîler “İman ettik” dediler. De ki: “İman etmediniz. (Öyle ise, “iman ettik” demeyin.) “Fakat boyun eğdik” deyin. Henüz iman kalplerinize girmedi. Eğer Allah’a ve Peygamberine itaat ederseniz, yaptıklarınızdan hiçbir şeyi eksiltmez. Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”

[4] Buhârî, “Îman”, 37.

[5] Örnek olarak bk. Ebû’l-Hasan el-Eşârî, el-İbâne an usûli’d-diyâne (nşr. Abdülkadir el-Arnâvût), Beyrut 1401/1981, s. 22. Hatta Eşârî bu konuda daha da ileri giderek “İman söz ve ameldir, artar ve eksilir” şeklinde bir ifade kullanmaktadır (a.g.e., s. 24).

[6] Yûsuf 13/17.

[7] Bakıllânî, Kitabu’t-Temhidi’l-evâil ve telhisi’ddelâil (nşr. İmadüddin Ahmed Haydar), Beyrut 1407/1987, s. 389.

[8] Örnek olarak bk. el-Bakara 2/3; et-Tîn 95/6; elBeyyine 98/7; el-Asr 103/3.

[9] Örnek olarak el-Enfâl 8/2.

[10] ez-Zâriyât 51/56