İman, kâinatta en büyük hakikattir. İslam’da her şeyden önce iman gelir. İman, her Müslüman’ın öncelikle sahip olması gereken bir özelliktir. İman çok önemli olduğu için Kur’an’da Mekke döneminde inen âyetlere baktığımızda tamamen inançla ilgili prensipleri açıkladığını görmekteyiz. Mekke döneminde hüküm âyetlerinin çok az olduğu, hükümle ilgili âyetlerin genellikle Medine’de inmeye başladığı görülmektedir. İnançla ilgili prensipler açıklanıp da insanların kafaları batıl inançlardan ve hurafelerden temizlendikten sonra Medine döneminde ibadetlerle ilgili âyetler inmeye başlamıştır.

İman-Salih Amel İlişkisi

Kur’an-ı Kerim’i incelediğimizde birçok âyette, iman ile salih amelin beraberce zikredilmekte olduğunu görmekteyiz. “İman ve salih amel” (âmenu ve amilu’s-salihat) ifadesi, Kur’an-ı Kerim’de 52 defa geçmektedir. “İman edip iyi ve yararlı işler yapanlara, bundan böyle Allah’a karşı gelmekten sakındıkları ve imanlarında sebat ile iyi ve yararlı işlerine devam ettikleri, sonra takvaları ve imanları tam sağlamlaşıp kökleştiği, daha sonra da bu takva ile beraber, başkalarına iyilik eden ve her yaptığını güzel yapan ihsan mertebesine erdikleri takdirde, daha önce yiyip içtiklerinden dolayı kendilerine bir vebal yoktur. Allah da böyle güzel davrananları sever.” (Mâide, 5/93). Bu âyette ise iman ve salih amel iki defa yer almaktadır.

Genellikle âyetlerde “…İnanan ve salih amel işleyenler” şeklinde geçen “iman” ve “salih amel” lafızları, bazı âyetlerde, “kim inanarak iyi olan işlerden yaparsa…” (Tâhâ, 20/112; Enbiyâ,21/94) veya “Erkek ve kadından her kim inanarak iyi işlerden bir iş yaparsa…” (Nisâ, 4/124) şeklinde şartlı geçmektedir. Aynı şartlı ifadeyi müfret biçimiyle yani, “kim salih amel işlerse” (Nahl, 16/97; Mü’min, 40/40) şeklinde de görmekteyiz. Şartlı biçim, biraz farklı olarak bir âyette şöyle ifade edilir: “Kim de O’na iyi işler yapmış bir mümin olarak gelirse, işte onlar için de yüksek dereceler vardır.” (Tâhâ, 20/75). Başka bir âyette de salih amel, şartın cevabı kısmında yer almakta ve şöyle buyrulmaktadır:“…Kim Rabb’ine kavuşmayı arzu ediyorsa iyi iş yapsın ve Rabb’ine (yaptığı) ibadete hiç kimseyi ortak etmesin.” (Kehf, 18/110) Yukarıda zikrettiğimiz âyetlerde de açıkça görüldüğü üzere iman ile salih amel arasında çok yakın bir ilişki vardır. Kur’an-ı Kerim’in birçok âyetinde iman ile sahih amel yan yana zikredilmiş, müminlerin salih amelleri işleyerek maddî-manevî gelişmelerini sağlamaları ısrarla istenmiştir. Çünkü düşünce ve kalp alanından eylem ve hareket alanına çıkamamış olan iman, meyvesiz bir ağaca benzer. Kalpte mevcut olan iman ışığının hiç sönmeden parlaması, giderek gücünü artırması salih amellerle mümkün olabilir. Ayrıca imanın olgunluğuna ermek, imanı üstün bir dereceye getirmek ve böyle iman sahiplerine Allah’ın vaat ettiği sonsuz nimetlere kavuşmak için de amel gereklidir. İnsan sadece inanılması gerekli şeyleri tasdik eder, ameli umursamayan bir tavır sergileyip yasakları çiğnerse; dine, Allah’a ve Hz. Peygamber’e olan bağlılığı yavaş yavaş azalır, günün birinde kalbindeki iman ışığı da sönüp gider. O halde amelin, hem imanı güçlendirmede üstlendiği rol, hem de müminin cehennem azabından kurtularak ilahî nimetlere ulaşmasına aracı olması ve Rabbine karşı kulluk görevini gerçek anlamda yerine getirmesi bakımından önemi çok büyüktür.

Demek ki, iman ve amel, et ve tırnak gibi birbirinden ayrılması imkânsız bir hâldedirler. Hakiki iman, insanı salih amel işlemeye sevk eder. Acaba iman olmadan, salih amelin bir faydası olabilir mi? Her şeyden önce şunu ifade edelim ki, iman olmadan, salih amelin kişiyi kurtaracağını söylemek yanlıştır. Zira amel, imansız kabul edilmez. Salih amelin mutlaka dayanması gereken köklü bir dayanağı olmalıdır ki, bu da imandır. Nitekim Kuşeyrî’nin de kaydettiği gibi;[1] “Erkek ve kadından her kim inanmış olarak iyi bir iş yaparsa…” âyetlerinde “inanmış olarak” (Nahl, 16/97; Mü’min, 40/40) ifadesinin yer alması göste1 el-Kuşeyrî, Ebu’l-Kâsım Abdülkerim İbn Hevâzin, Letâifu’l-İşârât, Kâhire, 1971, II, 319. riyor ki, iman olmadan salih amelin hiçbir faydası olmamaktadır. Hatta bir amelin, salih olabilmesi için, imana bağlı olarak yapılması gerekir. İmandan kaynaklanmayan bir amelin kabul edilmemesi kadar tabii bir şey olamaz. Belli bir gaye ve belli bir düşünceden ortaya çıkan salih amel, ancak, Allah katında iman sayesinde makbul olabilir. Zaten âyetlerde de, imanın, salih amelden önce gelmesinde, salih amelin imandan kaynaklandığına ve amelin kabul edilebilmesi için imanın şart olduğuna bir işaret vardır. Zira iman; sahibini hayra ulaştırır, şerden korur ve salih amel imanla itibar kazanır.

İman olmadan ibadet olmaz. Yani yapılan ibadetlerin Allah katında kabul edilmesi için sağlam ve sahih bir iman şarttır. Sağlam bir imana dayanmayan ibadet ve ameller, Allah tarafından kabul edilmez. Bundan dolayı da Kur’an’da nerede salih amelden bahsedilse mutlaka imanla birlikte zikredildiğini görmekteyiz. Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi âyetlerde genellikle “iman eden ve salih amel işleyenler” (Kehf, 18/107), “Erkek ve kadından her kim inanmış olarak salih amel işlerse…” (Nahl, 16/97) şeklinde geçmektedir. İbadetlerin de insanın iman ve takvası üzerinde büyük bir tesiri vardır. Bundan dolayıdır ki, ibadetsiz insanların imanı cılız, takvası da sönük kalır. Son dönem Osmanlı âlimlerinden Ali İrfan, amelsiz imanı ışıksız fenere benzetir. Işık vermeyen bir fener faydasız olduğundan makbul değildir. Ona göre, dinî emirlere uymayan müminin de bir değeri yoktur. Müminin değeri ve olgunluğu, onun İslam’ı samimiyetle yaşayışı ve amelleriyle orantılıdır.[2] Demek ki iman ve amel birbiriyle çok yakın bir ilişki içindedir. Bu nedenle de bir bütün olarak değerlendirmek gerekir.

İbadet-Ahlâk İlişkisi

İman ve amel gibi ibadet ve ahlâk da birbiriyle çok yakın bir ilişki içindedir. Bunların birbirinden ayrı şeyler olarak düşünülmesi yanlıştır. Yapılan ibadetlerin en önemli fonksiyonlarından biri, ahlâkı güzelleştirmesi ve olgunlaştırmasıdır. İbadetler, Allah katında sevap ve mükâfata nail olmaya vesile olduğu gibi kalp ve vicdanın temizlenmesi hususunda büyük faydalar sağlar. Bu faydaların başında da insanın yasaklardan/haramlardan uzaklaşması, kötülüklerden temizlenmesi ve korunması gelmektedir. Bütün ibadetler, Allah yolunda nefsi terbiye etmek için birer vasıtadır. Günümüzde insanlar arasında yaygın olan yanlış bir anlayış vardır ki o da şudur: Genelde ibadet ayrı ahlâk ayrı şeylermiş gibi düşünülmektedir. Hâlbuki bu düşünce İslam’ın özüne aykırıdır. Hz. Peygamber (s): “Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim.” (Mâlik b. Enes, el-Muvatta, Hüsnü’l-Huluk, 8) buyurmuştur. Aslında İslam dininde ibadetler, insanı ahlâken kemale erdirmek için emredilmiştir. Mesela Allah’ın emrettiği namaz ve oruç gibi ibadetleri gerçek manada yapan bir insan, Kur’an ahlâkına tamamen ters olan; yalan söylemek, gıybet etmek, haset etmek, israf etmek, başka insanlarla alay etmek, onları küçük görmek, kibirlenmek, gururlanmak, verdiği sözde durmamak, içki içmek, kumar oynamak, faiz yemek ve zina yapmak gibi haramları terk etmelidir. Yani yapılan ibadetler insanı kötülükten uzaklaştırmalıdır. Kur’an’a baktığımızda meselâ, namazla ilgili olarak Yüce Allah: “Şüphesiz ki namaz, hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allah’ı anmak elbette (ibadetlerin) en büyüğüdür. Allah yaptıklarınızı bilir.” (Ankebut, 29/45) buyurmaktadır. Demek ki gerçek manada kılınan namazın, insanı bütün kötülüklerden ve çirkin davranışlardan alıkoyması gerekmektedir. Nitekim Hz. Peygamber de bir hadisinde: “Kim bir namaz kılar da, o namaz kendisini açık ve gizli kötülüklerden alıkoymazsa o namazın, o insana, kendisini Allah’tan uzaklaştırmaktan başka bir katkısı olmaz”[3] buyurmuştur. Büyük mutasavvıflardan Hasan Basrî de: “Kimin namazı kendisini fuhuştan ve kötülükten men etmezse onun namazı namaz değildir. O namaz, onun üzerine bir vebaldir.” demiştir.[4]

Namaz kılan kişinin Allah’ın huzurunda olduğunu düşünmesi gerekir. Aksi takdirde o namaz, ruhundan soyulmuş, şekilden ibaret kalmıştır. Hâlbuki Yüce Allah: “Beni anmak için namaz kılınız” (Taha, 20/14) buyurmuştur. Allah’ı düşünerek namaz kılmak, insan ruhunu etkiler, onu iyiliklere yöneltir, ahlâkı düzeltir, kötülüklerden uzaklaştırır. İnsan ruhunda hiçbir olgunluk, bir düzelme meydana getirmeyen namaz, gerçek namaz sayılmaz. O, sadece bir şekilden ibaret kalır.[5] Şayet kılınan namaz, insanı bütün kötülüklerden alıkoymuyorsa o namazın gözden geçirilmesi, Allah’ın emrettiği şekilde ihlâs ve huşû ile kılınması gerekir. İkinci bir örnek de oruçla ilgili verebiliriz. Bir insanın oruç tutmakla birlikte aynı zamanda yalan söylemesi, gıybet etmesi, insanlara haksızlık yapması, insanlara kaba davranması, sövmesi, insanlarla kavga etmesi yapılan bu ibadetin ruhuna aykırı olan davranışlardır. Nitekim bu hususta Allah Rasûlü (s): “Her kim yalan söylemeyi ve yalanla iş görmeyi bırakmazsa, Allah’ın onun yemesini, içmesini bırakmasına ihtiyacı yoktur.” (Buhârî, İlim, 30; Tirmizî, Buyu’, 3), “Nice oruç tutanlar vardır ki, tuttukları oruçtan kendilerine kalan, sadece açlık ve susuzluktur” (Beyhakî, et-Terğib, II, 148) buyurmaktadır. Bütün bu hadislerden de anlaşıldığı üzere, oruç insanın ahlâkını güzelleştirmelidir. Yani oruç tutan insan, bu ibadeti yaparken aynı zamanda dilini ve bütün uzuvlarını Allah’a isyandan alıkoymalı, Allah’ın yasakladığı sözlerden ve fiillerden kendini sakınması gerekir. Aksi takdirde yapılan ibadetlerden istenilen fayda sağlanamaz.

Netice olarak şunu söyleyebiliriz ki, İslam dininde iman, ibadet ve ahlâk bir bütünlük arz etmektedir. Bunları birbirinden tamamen ayırmak asla mümkün değildir. İman, insanı ibadete, ibadet ise insanı güzel ahlâka götürmek içindir. Yapılan ibadetler insanı ahlâken olgunlaştırmalı ve kişiyi insan-ı kâmil yapmalıdır.

Mehmet SOYSALDI

[1] el-Kuşeyrî, Ebu’l-Kâsım Abdülkerim İbn Hevâzin, Letâifu’l-İşârât, Kâhire, 1971, II, 319.

[2] İrfan, Ali, Eğribozî, Mufassal Ahlak-ı Medenî, İstanbul, 1327, s. 60, 204; Erdem, Hüsamettin, Son Devir Osmanlı Düşüncesinde Ahlâk, Sebat Ofset Matbaacılık, Konya 1996, s.182.

[3] Feyzü’l-Kadir, VI, 221; es-Suyutî, ed-Dürrü’lMensur, VI, 465; Deylemî, Firdevs, III, 622; Yazır, Elmalılı, M.Hamdi, Hak Dini Kur’an Dili, VI, 223.

[4] Ateş, Süleyman, Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsiri, Yeni Ufuklar Neşriyat, İstanbul 1990, VI, 517.

[5] Ateş, age., VI, 516.