Geçmişin tecrübesinden damıtılarak kristalleşen bu söz, imanın gereği olan “emîn olma” ahlâkını ne kadar da güzel anlatıyor. İman, Müslüman’a sözü senet olacak denli doğru/dürüst, güvenilir, sağlam karakterli, sözünün eri olmayı öğretir.

Başka bir deyişle iman, emîn olmayı gerektir. Mü’minin hayatında imana rağmen emîn olamama varsa; bu bir iman, ya da imanda sadâkat problemidir.

İslâm’da güvenilir olma (itimat edilme), doğrudürüst davranma ahlâkı hakkında iki önemli kavram bulunmaktadır. Birisi emânet, diğeri sadâkat’tir. Emânet sahibi olanlara ‘emîn’, sadâkat sahibi olanlara da ‘sâdık’ denir.

Konuyu emin-emânet, sadık-sadâkat bağlamında anlatmaya çalışacağız.

İman nedir

İman, ‘emn’ kelimesinden türemiştir. ‘Emn’ sözlükte, güvenmek, korku ve endişeden emîn olmak, nefsin bir şeyle sükûnet (tatmin) bulması anlamına gelir (İsfehânî, Müfredât, s.30; İbni Manzûr, Lisânu’l-Arab, 1/163). Aynı kökten gelen ‘emniyet’, korkunun zıddı, ‘emânet’ hıyânetin zıddı, ‘iman’ da küfrün zıddıdır. ‘Emeneh’ de, emn yani güven manasındadır. ‘Emn’ kökünden, eman-güvenlik verme, emniyet-güvenlik, emîn-güvenilir kişi gibi kelimeler de türemiştir. Bunların her birbirinin kök anlamıyla ilişkisi vardır.

Sözlükte iman, verilen habere inanma, haberi getiren kimseyi doğrulama, güvenme, itimat etmek demektir.

İman, hem güven (emniyet) vermek, hem de emîn olmak yani inandığı şeyin verdiği güçle güvende olmak demektir. Böyle bir anlamda, güvendiği şeyin doğru olduğunu tasdik etmek de vardır.

İslam’da iman, inanılması gereken temel esasları dil ile ikrar etmek, kalp ile tasdik etmektir. İman, durgun bir teslimiyetin değil, amel dediğimiz aksiyonun ana kaynağıdır. İman eden bir insan tek taraflı olarak Allah’a teslim olup, yerinde duran bir insan değildir. Bilakis o, imanın gereği olan ibadetleri yerine getiren ve güzel davranışları karakter yapan ve emîn hale gelen aktif bir insandır. Çünkü ‘iman’, salih amel (en güzel fiileri) yapmayı gerekli kılar.

Mü’min kimdir?

Mü’min, Allah’ın gönderdiği inanç ilkelerinin doğru olduğundan emîn olan, onlardan yana güvende olan ve bu imandan aldığı şuurla kendisi de ‘emîn’ olan, başkalarına güven veren kimse demektir. Mü’min, Allah’tan gelenleri kabul, onun doğru olduğunu tasdik eder ve bu doğruladığı şeyi amelleriyle (işleri ve davranışlarıyla) gösterir. Böylece onun imanı ve amelleri, inandığı şeylerin doğru olduğunu ortaya koyar. Yani o bir anlamda davranışlarını imanına şahit kılar. Onun ahlâkı, davranışları, tavırları ve sözleri imanının isbatı olmak durumundadır. Mü’min, “ben imanın bütün ilkelerini kabul ediyorum” demekle yetinmez. Bilir ki imanın içerisinde, imanı hayata hâkim kılma anlayışı da vardır. İman etmenin şartlarından biri de, iman etmeyen insanlar gibi yaşamamak, ahlâk ve davranış olarak onlardan farklı olmaktır. Neye iman ediyorsa, o iman kaynağının çizdiği çizgide bulunmaktır. Mü’min, Rabbinin bildirdiklerine güven duyan, onları tasdik eden, bununla güvene kavuşan ve insanlara her bakımdan güven veren, itimat telkin eden kimsedir.

Emânet nedir?

Emânet, vahyin insanda inşâ etmeye çalıştığı hayat tasavvurunun anahtar kelimelerinden biridir. el-Mü’min olan (güvenen ve güvenilmesini isteyen) Allah, mü’min olan (Allah’a güven duyan ve Allah’ın kendisine duyduğu güveni zedelemekten sakınan) insandan, imanının bir gereği olarak emânete sadâkat göstermesini, yani emîn biri olmasını istemektedir. Emânet kelimesinin aslı da ‘emn’ köküdür. Kavram olarak emânet, güvenilen bir kimseye koruması için geçici olarak bırakılan şeydir. Bunun anlamı şudur: Emânet, -maddî olsun manevî olsun- bir şeyi veya bir değeri gönül huzuru ve güvenle başkasına teslim etmek ve aynı gönül huzuru ve emînlikle geri almaktır. Hukuk ilminde ve halk arasında bu mana daha fazla yaygındır. Bir ahlâk ilkesi olarak ‘emanet’ ise; bir kimsenin güvenilir olması, kendisine bir şeyin korkusuzca teslim edilebilir olması demektir. Emânet genel anlamıyla Müslümanların güvenilirliğini ifade eden anahtar bir kavramdır. Hadislerde de bu manada kullanılıyor. Sözlük anlamında görüldüğü gibi ‘emânet’ olayında iki taraf söz konusudur. Birisi, kendisine güvenilen, itimat edilen, emîn olan taraf; diğeri de ona herhangi bir şeyi gönül huzuruyla, güvenerek veren taraf. Emâneti veren de, kendisine emânet edilen de bu işin farkındadır. Böylece şuurla, birbirine güvenen iki taraftan birinin diğerine ‘korunması için bıraktığı şey’ bir ‘emânet’ olarak karşımıza çıkmaktadır.

Akâid kitapları peygamberlere ait vacip sıfatlardan bahsederler. Her peygamberde olması gereken beş sıfattan biri ‘sıdk’, biri de ‘emânet’tir. Yani her peygamber doğru ve emîn insandır. Onlar asla yalan söylemezler, doğru sözlüdürler, her açıdan güvenilir ve istikamet sahibi kişilerdir. Onlar, Allah’a ait emânetleri hakkıyla yerine getirdikleri gibi, insanlar arasında da güven ve emîn olmanın, dürüst davranmanın temsilcisidirler.

Kur’an’da emânet

Kur’an’a göre emânet, kişinin bulunduğu yere, imkânlara, yetkilere göre bir anlamda sorumluluktur. Üzerine aldığı görevdir, yapmakla yükümlü olduğu işdeki mesuliyetidir. Bir başkasının kendisine koruması için bıraktığı bir şeydir. Ya da başkasına verilmesi, ulaştırılması istenmeyen eşyadır, sözdür veya sırdır. Bakara Sûresi, 283. âyette geçen “kendisine güvenilen kişi, emâneti sahibine versin” ifadesi, dar anlamdaki, yani ‘bir kimseye koruması için bırakılan şey’ manasına geldiği gibi, insanın sahip olduğu ve kendisine geçici olarak verilmiş malî, ruhî ve diğer imkânlar anlamını da kapsamaktadır. Kur’an, “emânetlerin ehline (sahiplerine) teslim dilmesini” emrediyor (Nisâ, 4/58). Bu âyette hukuk ve ahlâkın en geniş kapsamlı iki kavramı olan ‘emânet’ ve ‘adalet’ birlikte geçmektedir. Bu ilkeler insanların günlük davranışlarında söz konusu olduğu gibi, toplumların yönetimi işinde de geçerlidir. Yönetimin, hak etmeyene ya da görevini kişisel çıkarlara alet edene veya emâneti nasıl yerine getireceğini bilmeyene verilmesi, zulme, adaletsizliğe ve huzursuzluğa sebep olur. Ahzab 72. âyette dağların, göklerin ve yerin yüklenmekten kaçındıkları ama insanın yüklendiği ‘emânet’ faklı anlaşılan bir kavramdır. İnsanın yüklendiği bu ‘emânet’, onun dünya hayatının sırrıdır, oluş sebebidir. Varlık, insanın emâneti taşıyıp taşımadığına göre bir anlam kazanmaktadır. İnsan, ‘emânet’in gereğini yapıp-yapmamakla denenmektedir.

İslam âlimleri buradaki ‘emânet’i, İslâm’ın insanlara teklifleri, kulluk, ruhî ve bedenî kabiliyetler, marifetullah (Allah’ı hakkıyla tanıma), Allah’ın insanlara gönderdiği hak din ve onun yüklediği görevler, akıl, insanın yeryüzündeki halifeliği, emir ve yasaklar, adaleti yerine getirme, doğruluk (emin olma), Allah’a itaat şeklinde açıklamışlardır. Kişinin bu emânetleri taşıyabilmesi, yani hakkıyla emin olması için, hakkıyla iman etmesi, gerçek mü’min olması gerekir. Allah (c), gerek kendi hakları, gerekse kullarıyla ilgili haklar konusundaki hükümlerini ve bunların yerine getirilmesini, emîn olmagüvenilir olma sıfatını kazanan, yeryüzünde halife olan insanlara, baskı ve zoraki değil, gönül rızasıyla veriyor. Zaten ‘emânet’ verme konusunda zorakilik değil, gönül rızası vardır. Böylece ‘emânet’in gereğini yapan mükâfat alır, yapmayan ise büyük kayıplara uğrar. Nitekim Müslüman olmak da ve İslâmî ilkeleri yerine getirmek de gönül rızasıyla, hür irade ile olmaktadır.

İman güvenilir yapar

Ahlâk açısından da emânet’in geniş bir çerçevesi vardır. İnsana verilen ömür, ni’metler, ilim, beden ve imkânlar birer emânettir. Bütün bunların gereği gibi korunması lazımdır. Zaten insan bu emânetlerin hesabını vermeden Ahirette kurtuluşa eremez (Tirmizî, S. Kıyame/1, no: 2416). İslâm‘a iman ederek mü’min olanlar, öncelikli olarak Allah’tan gelen ‘emânet’i korurlar. Bu bir iman borcudur, kulluğun gereğidir. Onlar, imanlarından aldıkları şuurla, hayatlarının her safhasında emanetleri korurlar. Zaten ‘emânet’i korumak mü’minlerin özelliklerindendir (Mü’minûn, 23/8; Meâric, 70/32). Onlar bilirler ki, Allah’a ve Rasûlüne ihanet etmek, bile bile ‘emânet’e hainlik etmektir (Enfal, 8/27).

Mü’min, aynı zamanda kendisinden emîn olunan, yani emânet sahibi kimsedir. Allah’tan gelen ‘emânet’i korudukları gibi, insanların haklarıyla ilgili konularda ‘emânet’i yerine getirir. Bu anlamda, verilen sözler, yapılan anlaşmalar, ev ve aile mahremiyetine saygı duymak, yapılan ikramlara teşekkür etmek, sırları saklamak, ayıpları yaymamak, alınan görevi yerine getirmek, birer emânettir. Bunları korumak, toplumsal huzuru sağladığı gibi, dostlukları artırır, insanların zarar görmesini engeller. Emânet duygusunun yok olması bir toplumsal felakettir. Peygamberimiz (s): “Emânet yerine getirilmezse, kıyameti beklemek gerek” buyurmaktadır (Buharî, İlim/2, no: 59). Kur’an, farklı sûrelerde mü’minlerin özelliklerini, nasıl insan olduklarını veya nasıl olmaları gerektiğini anlatmaktadır.

Kur’an’da mü’minlere ait pek çok özelliklerden biri de onların doğru yolda, istikâmet üzerinde olmalarıdır. Onlar, imanlarında sâdık (doğru) oldukları gibi amellerinde de ihlas sahibidirler. Gittikleri yol dosdoğrudur (Fussilet, 41/30). Onlar bilirler ki, Allah’a ve Rasûlüne ihanet etmek, bile bile ‘emânet’e hainlik etmektir (Enfal, 8/27). Mü’minler birbirlerinin kardeşidirler. Birbirlerine karşı kardeşlik hukukuna uyarlar (Hucurât, 49/10). Kardeşlik hukukuna yakışan davranışlardan biri de onlara karşı dürüst olmak, aldatmamak, hâinlik yapmamaktır. Mü’minler, devamlı olarak ‘ma’ruf’u emrederler, ‘münker’den sakındırırlar. Onlar devamlı hayır olan şeye çağırırlar (Âl-i İmrân, 3/104, 110; Tevbe, 9/71, 112). Doğru hareket etmek, dürüst davranmak, sözünde durmak, anlaşmalara riayet etmek, aldatmamak, vefalı olmak da İslâm’ın ma’ruf/güzel dediği davranışlardır.

Mü’minler takva sahibidirler. Her konuda Allah’tan çekinirler, kendilerini hataya götürecek, günah kazandıracak yollardan uzak durmaya çalışırlar (Enbiyâ, 21/49). Takvaya yakışan da emîn olmaktır. Allah’a karşı sorumluluk bilinciyle hareket eden bir kimsenin, O’nun razı olacağı davranışlarla meşgul olacağı açıktır. Onlar, Allah’ın hükümlerine uydukları için bütün yaratıklar onlardan emindir. Yalan söylemez, kimseye zulmetmez, kimseyi aldatmaz, kimsenin hakkına saldırmazlar. Kendisine emânet edilen, din, can, akıl ve mala ihanet etmezler. Sözlerinde dururlar, ciddidirler. İmanlı olmak insanı her türlü düşük davranış ve günahtan korur. Zaten İslâm’ın bir hayat sistemi olarak gönderilmesinin amaçlarından biri de, insanı bu gibi kötülüklerden korumaktır. Müslüman, diğer insanların onun elinden ve dilinden emin olduğu, kimseye zarar vermeyen, herkesin ve her şeyin hakkını veren, kendisine her konuda güven duyulan kimsedir (Müslim, İman/64-66, no: 40-42).

Gerçek mü’min, kendisi için isteyip arzu ettiği şeyi diğer Müslüman kardeşleri için de isteyip arzu eder (Müslim, İman/71-72, no: 45). Peygamberimiz (s) buyuruyor ki: “Emânet sahibi olmayan kişinin gerçek imânı yoktur.” (Ahmet b. Hanbel, Müsned 3/135). “Münafığın alameti üçtür: Konuştuğu zaman yalan söyler. Söz verdiği zaman sözünde durmaz. Bir şey emânet edildiği zaman hıyanet eder.” (Buharî, İman/24, no: 33. Müslim, İman/107-108, no: 59. Ebû Davud, Sünne/16, no: 4688).

“Aziz ve celil Allah, bir insan helak etmek istedi mi, ondan önce hayâyı çeker alır.

Hayâsı bir kere gitti mi sen ona artık herkesin nefretini kazanmış bir kimse olarak rastlarsın.

Herkesin nefretini kazanmış olarak rastladığın kimseden emânet çekilip alınır (artık o, güvenilmeyen, kuşkulu kişidir). Kişiden emânet (güven) çekilip alınınca ona artık hep hâin ve herkesçe hâin bilinen biri olarak rastlarsın. Ona hep hâin ve hıyanetle bilinen biri olarak rastladın mı, sıra ondan merhametin çekip çıkarılmasına gelmiştir. Ondan rahmetin çıkarıldığı vakit artık ona (Allah’ın rahmetinden) kovulmuş, lânetlenmiş olarak rastlarsın.

Ona sen kovulmuş, lânetlenmiş olarak rastlayınca ondan İslâmiyet bağı çözülüp atılır.” (İbni Mace, Fiten/27, no: 4050).

Kur’an’da Emîn kelimesi

Emîn kelimesinin aslı da ‘emn’ köküdür. Allah’ın risâleti en önemli bir emânettir ve bu da bütünüyle emîn olan elçiler aracılığıyla, yine bütünüyle emîn olan nebilere tevdî edilir. Kur’an’a göre vahiy meleği Cebrail emîn bir elçi idi (Şuarâ, 26/193. Tekvîr, 81/19) Hz. Nûh, Hz. Hûd, Hz. Salih, Hz. Lut, Hz. Musa, Hz. Yusuf kavimlerine; “(Allah ‘tan) ittikâ etmez misiniz?’ demişti: ‘Ben size gönderilmiş emîn bir rasûlüm.” demişlerdi (Şuarâ, 26/105-109, 123-127, 141-145, 178. Duhân, 44/17-18. Yûsuf, 12/54). Emîn ile aynı kökten olan “emân” ve “e-mene”, selâmet içinde bulunma, rahatlık içinde ve mutmain olma halleri hakkında kullanılıyor. Bu durumlarda gerçekten “emîn” olanlar emâneti yüklenip iman edenler, sâlih amel işleyenlerdir. Allah bunu vaad ediyor (Nûr, 24/55, Enfâl, 8/11). Emîn vasfı insanlar için geçerli olduğu gibi aynı zamanda yer, mekân, makam, belde için de geçerlidir. Allah’ın emîn kıldığı beldeler vardır. Eğer bir şehrin halkı emân içinde ise o şehir de emîndir.

“Hani biz O evi (Kâbe’yi) insanlar için sevap (kazanma) yeri ve emîn bir mekân kılmıştık.” (Bakara, 2/125-126).

Allah (c) ‘emin belde’ olan Mekke üzerine yemin ediyor (Tîn, 95/4). Bir kimsenin “emîn” sayılabilmesi için o kimsenin davasında samimi olduğunda, davayı yüklenmeye güç yetirmede ve her türlü zorluğa katlanacağı hususunda güvenilir olması gerekir. Nitekim Kur’an-ı Kerîm’de ‘emîn’ kelimesi ‘bir işi yapabilme gücüne sahip’ mânâsında da kullanılmaktadır (Neml, 27/38-39).

Peygamber (s) el-Emîn’di

İslam’dan önce Mekkeliler, efendiliğinden, dürüstlüğünden, yardım severliğinden, güvenilir oluşundan ve sağlam karakterinden dolayı Hz. Muhammed’e el-Emîn diyorlardı. O’nun el-Emîn (güvenilir) oluşuyla ilgili iki örnek vermek istiyoruz. Bilindiği gibi Hz. Muhammed (s) 622 yılında hicret ederken Hz. Ali’yi kendisinden sonra Mekke’de bıraktı. Yanında bulunan emanetleri sahiplerine geri versin diye. (İbni Hişam, Siyer 2/485). Zira Hz. Peygamberin yanında pek çok Mekkeli’nin değerli eşyaları bulunuyordu. Onları koruması için Hz. Muhammed’e bırakıyorlardı. Zira O Mekke’de en güvenilir insan idi. Bu rağmen onun getirdiği daveti kabul etmiyorlardı, hatta onu ortadan kaldırmak için çaba gösteriyorlardı. Peygamberliğinin ilk yılları. “Yakın akrabalarını uyar.” (Şuarâ, 26/214). “Sen emrolunduğun gibi açıkça söyle ve ortak koşanlara aldırma.” (Hicr, 15/94). Bu gibi âyetler inince Peygamber (s) kendi yakınlarından başlamak üzere insanları İslâm’a davet etmeye başladı.

Bu bağlamda bir gün Safa tepesine çıkarak; “Ya Sabâhah/Ey kötü sabahım, vah kara sabahım” anlamlarına gelen, ama esasen bir felaketi veya bir düşman saldırısına hazırlıklı olmayı anlatan sözlerle Mekkelileri topladı. Onlara: “Benimle sizin durumunuz düşmanı görünce ailesini haberdar etmek üzere koşarak düşmandan önce ailesinin yanına gelmeye çalışan ve bu arada ‘Ey sabâhah’ diye bağıran adamın durumu gibidir. Şimdi ben size: “Şu dağın arkasındaki vadiden size zarar vermek, mallarınızı yağmalamak üzere gelen birtakım düşman atlılarının bulunduğunu söylesem, bana inanır mısınız?”

Onlardan pek çokları: “Evet, inanırız, sen yalan söylemezsin. Sen her zaman içimizde en emîn olanımızsın” dediler. O gün herhangi bir Mekkeli’ye O’nun hakkında sorulsaydı; muhakkak ki kimse onun yalancı, sahtekâr, dolandırıcı, kandırıcı, gayri ciddi, menfaatperest, sözünden dönen bir kimse olduğunu söylemezdi. Çünkü O çocukluğundan beri dürüst kaldı, dürüst davrandı, insanlara dürüst bir kişilik sundu. Bütün bir toplumun güvenini kazandı. Bundan dolayı o güne kadar hiç kimseye verilmeyen bu müstesna unvan sadece O’na verildi. Bu unvan da ne törenle verildi, ne de bir kurum tarafından ittifakla karar altına alındı. Bu unvan kendiliğinden, halk tarafından, benimsenerek verildi. İnsanlar erdemi ve dürüstlüğü, doğru olmayı ve ciddiyeti O’nda gördüler. Takdir ettiler ve O’na hiç kimsenin sahip olamadığı bu sıfatı verdiler: el-Emîn. Hem de belirlilik takısıyla. Yani sadece O, başkası değil. Başkaları da bazen, bazı hallerde, bazı konularda dürüst olabilir, doğru davranabilir. Ama her konuda, her zaman, her pozisyonda ve herkese karşı sadece O emîndi. Bütün erdemleri şahsında toplayan sadece O idi. Emîn sıfatının bütün unsurlarını, bütün yansımalarını sadece O bütün hayatı boyunca göstermişti. el-Emîn olan Muhammed (s) Peygamberlik görevini, yani ‘Risalet emanetini’ taşımaya ehil idi. Zira o olağanüstü emaneti taşıyacak sıfatlara sahipti. İşte bu el-Emîn olan Peygamberin tebliğ ettiği Din’de ‘emîn-güvenilir’ olmak önemli bir ahlâk ilkesi, önemli bir prensip ve önemli bir iman göstergesidir.

Emîn olmak sâdık olmaktır

Sıdk, sözlükte, yalanın (kizb’in) zıddı olan doğruluktur. Bu doğruluk geçmişte olduğu gibi gelecekte de olabilir. Söz vermede veya başka bir konuda doğru olmayı, sözünde durmayı da ifade eder. Sıdk, yalnızca konuşmada ve bir olayı veya bir haberi başkalarına aktarmada değil; kelâmın (sözün) bütün çeşitlerinde -ki buna yazı da dâhildir- doğru olmaktır. Sıdk, haber verilen ile saklanılan şey arasındaki uygunluktur. Bir başka deyişle, kişinin içinin ve dışının aynı olmasıdır. Bu şartlardan birisi olmazsa, sıdk (doğruluk) gerçekleşmez. Sıdk, doğruluk anlamında peygamberlerin diğer vazgeçilmez sıfatıdır. Bütün peygamberler doğru insanlardı. Buradan hareketle, peygamberlere ve hele son Peygamber’e inandığını söyleyen mü’minlerin de doğru olmaları gerekir. Kur’an ve Peygamber (s) farklı ifade ve vesilelerle mü’minlere doğru olmayı (sıdk’ı) tavsiye ediyorlar. Çok doğru olan, doğruluğun en güzelini yapanlara, Allah’tan gelen vahyi tereddütsüz kabul edenlere ‘sıddîk’ denir. Nitekim Hz. Ebu Bekir’in lakabı ‘es-Sıddîk’ idi. Sıddîk veya sâdık kimseler asla yalan söylemezler. Onlar, öncelikle itikatlarında (inançlarında) doğrudurlar, ciddidirler, sağlamdırlar. Onlar bu dürüstlüklerini fiilleriyle (amelleriyle) pekiştirirler. Tıpkı sadık olan peygamberler gibi: “Kitap’ta İbrahim’i de an. Çünkü O, sıddîk bir nebi idi.” (Meryem, 19/41, 56).

Sâdık olma sıfatı hem Zekeriyya (as) gibi peygamberlerin (Meryem, 19/54) hem de Allah’a ve O’nun Rasûlüne hakkıyla iman edenlerin, iman hakikatine sözleriyle ve canlarıyla şahitlik eden şehidlerin hakkıdır (Hadid, 57/19).

Sabredenler, sâdık olanlar, kunut yapanlar (boyun bükerek ibadet edenler), muttaki olanlar, seherlerde Rablerine günahlarından dolayı istiğfar edenler övülmeye layık insanlardır (Âli İmrân, 3/17). Dünyada iken sâdık olanların, İslâm’ı, Kur’an’ı ve O’nu tebliğ eden peygamberi tasdik edip, tam bir bağlılıkla ibadet edenlerin mükâfatını Rabbimiz verecektir. ‘Sıdk’tan uzak kalan iki yüzlü münafıklara ise azabını verecektir (Ahzab, 33/24). İman edenler ‘sıdk’ sahibi sâdıklardır. Onlar Allah’ın katından gelen ‘sâdık’ bir daveti ‘tasdik’ ettiler ve ‘musaddık-doğrulayan, doğru kimse’ oldular. Kur’an onları şöyle övüyor: “Kim Allah’a ve Rasûlüne itaat ederse işte onlar, Allah’ın kendilerine ni’met verdiği peygamberler, sâdık olanlar (doğrulayanlar), şehitler ve salihlerle beraberdirler. Onlar ne iyi arkadaştır.” (Nisâ, 4/69).

Ebi’l-Cevzai anlatıyor: “Hasan İbni Ali’ye (ra): “Rasûlullah’tan (s) ne ezberledin?” diye sordum. Şu cevabı verdi: Sana şüphe veren şeyi terket, emin olduğun şeye ulaşıncaya kadar git. Zira sıdk (doğruluk) kalbin itminanıdır, yalan ise şüphedir.” (Tirmizî, Kıyamet/61, no: 2520. Nesâî, Eşribe/50, no: 328).

Abdullah b. Amr (r) diyor ki Peygamber’e (s): “İnsanların en faziletlisi kimdir?” diye soruldu. Şöyle dedi: “Kalbi mahmûm olan, dili doğru olan herkes.” Orada olanlar: “Doğru sözlülüğün ne olduğunu biliyoruz. Fakat mahmûm kalp ne demektir?” diye sordular. Dedi ki: “O, Allah’tan korkan temiz kalptir, içinde günah yoktur, zulüm yoktur, kin yoktur, haset yoktur.” (İbni Mace, Zühd/24, no: 4216).

Ebû Sa’idi’l-Hudri (r), Rasûlullah’ın şöyle dediğini anlatıyor: “Âdemoğlu sabaha erdi mi, bütün azaları, dile gelip: ‘Bizim hakkımızda Allah’tan kork. Zira biz sana tâbiyiz. Sen istikamette olursan biz de istikâmette oluruz, sen sapıtırsan biz de sapıtırız!’ derler.” (Tirmizî, Zühd/61, no: 2409).

Ebû Hureyre (r) anlatıyor: “Rasûlullah (s) buyurdu ki: “Allah’a ve ahiret gününe inanan kimse ya hayır konuşsun ya da sussun.” (Tirmizî, Kıyâmet/51, no: 2502). Emîn olmak ile sâdık (doğru olmak) arasında fazla fark yoktur. Birisi doğru olmayı, diğeri doğru olduğu için başkasına güven vermeyi anlatıyor. Birisi tasdik’in pratiği veya gereği, diğeri imanın. Birisi sâdıklardan olmanın zirvesi, diğeri el-Emîn olan Peygamberi izlemenin ve örnek almanın göstergesi. Birisi içeriye doğru samimiyetin itirafı, diğeri daha çok dışarıya doğru samimiyetin ortaya konulması. İman, dil ile ikrar olmakla birlikte, kalp ile tasdiktir. Tasdik doğrulamak, sıdk doğruluk, sadâkat, hem doğru olmak hem de doğruluğun sonucu olarak sözüne, ahdine, görevine, evine, eşine bağlı olmaktır. Sâdık ise; tasdik ettiği imandan aldığı şuur, terbiye ve ahlâk ile doğru olandır, sadâkat gösterendir. Emîn olma da yakın bir manaya gelmiyor mu? İmanın verdiği şuur ve anlayışla güvenilir insan olmak. Yani her işinde doğru olan, dürüst hareket eden, kendisine güvenilen ve itimat edilen kimse olmak. Yani hem sözü, hem davranışları, hem yazılı ahdi hem de bıraktığı intiba senet olan gerçek mü’min…

Mü’min üç yerde sadık olmalıdır: Yüreğinde, dilinde ve işinde.

1- Yüreğinde

Mü’min, terennüm ettiği imanın ilkelerini kalbinde tasdik eder. Böylece sâdıklardan olur. Sıdk’ın ilk aşaması budur. Bu hem Rabbine karşı, kendine karşı dürüstlüğü ve ciddiyeti ifade eder. Münafıkların tavrı dinde ikili oynamaktır. Dilleriyle iman ettiklerini iddia ederler ama kalpleriyle inkâr ederler. İnsanlara karşı dürüst olduklarını göstermeye çalışırlar, ama içlerinde sahtekârdırlar. Haktan yana oldukları imajını vermeye çalışırlar ama aslında kizb’den (yalandan) yanadırlar.

2- Dilinde

Ciddi ve vakûr bir Müslümanın dili ile yüreği bir olmalıdır. Yüreği en doğru olan (asdaku’lhadîs’i) tasdik ederken, dilin sâdık olmaması terstir. Yüreğinde “imanım var” derken, dilinde yalanın yer etmesi mü’min (emin olma) ahlakına uymaz. Yürekte yalanın haram, doğru olmanın farz olduğuna inanıyorum diye iddia edenin, diliyle kandırıcı, saptırıcı, kezzâp (çok yalancı) olması akıl alacak şey değildir. Mü’min doğru sözlü, dürüst insandır. İman insanı dürüst yapmak istiyor. İman iddiası doğruluğu beraberinde getirir. İbn-i Mes’ud (ra) anlatıyor: “Rasûlullah (s) buyurdu ki: “Sıdk insanı birr’e (Allah’ı razı edecek iyiliğe) götürür, birr de cennete götürür. Kişi, doğru söyler ve doğruyu arar da sonunda Allah’ın indinde sıddik (doğru sözlü) diye kaydedilir. Yalan da kişiyi haddi aşmaya götürür. Haddi aşmak da ateşe götürür. Kişi yalan söyler ve yalanın peşine deşer de sorunda Allah’ın indinde yalancı diye kaydedilir.” (Buharî, Edeb/69, no: 6094. Müslim, Birr/102, 103, no: 2606, 2607); Muvatta, Kelâm/16, (2, 989); Ebû Davud, Edeb/88, no: 4989); Tirmizî, Birr/46, no: 1972. Bir benzeri, İbni Mace, Dua/5, no: 3849). Süfyan İbn-i Abdillah (r) anlatıyor: “Ey Allah’ın Rasûlü! Bana uyacağım bir amel tavsiye et. Şu cevabı verdi: ‘Rabbim Allah’tır de, sonra doğru ol!’, ‘Ey Allah’ın Rasûlü Benim hakkımda en çok korktuğunuz şey nedir? Eliyle dilini tutup sonra: “İşte bu!” buyurdu.” (Tirmizî, Zühd 61, no: 2412). İmana yakışan doğruluktur. İmanın gereği doğruluk. İmanın ispatı ise emîn olmaktır. Safvân İbni Süleym (r) anlatıyor: Ey Allah’ın Rasûlü! Mü’min korkak olur mu?” diye sorduk. Rasûlullah: “Evet!” buyurdular. “Pekiyi cimri olur mu?” dedik, yine: “Evet!” buyurdular. Biz yine: “Peki yalancı olur mu?” diye sorduk. Bu sefer: “Hayır, asla mümin yalancı olmaz” buyurdular.” (Muvatta, Kelâm 19).

İbni Mes’ud (r) şöyle demiştir: “Kul yalan söylemeye ve yalan söyleme niyetini taşımaya devam edince bir an gelir ki, kalbinde önce siyah bir nokta belirir. Sonra bu nokta büyür ve kalbinin tamamı simsiyah olur. Sonunda Allah nezdinde ‘yalancılar’ arasına kaydedilir.” (Muvatta, Kelâm/18).

3- İşinde

Mü’min işinde de doğrudur, dürüsttür. Hangi işi yaparsa yapsın, bütün işlerine (amellerine) imanı yön verir. İmanın izin vermediği işi yapmadığı gibi, işini yaparken de imanına uymayan tarzda yapmaz. O bilir ki imanına uygun olan her iş (amel) salih sıfatını kazanır ve Allah katında makbûldur. Gizlide ve açıkta, gecede ve gündüzde, yalnız başına veya insanlar arasında, her nerede olursa olsun işini düzgün yapar. Doğruluktan ayrılmaz. Zira o imanından aldığı şuurla emîndir, tasdikinden aldığı ahlâkla sâdıktır, doğrudur. İşinde emîn olmak aynı zamanda mü’minin topluma karşı görevidir. Onların hukuklarını gözetmek, onları aldatmamak, onların arasını ıslah edip düzeltmek, laf getirip götürmemek, malında onların hakkı olan zekâtı vermek, mü’minlerin gıybetini yapmamak, mü’minlere yapılan saldırılara karşı birlik olup karşı koymak, onların ırzlarını korumak, eşlerine karşı adaletli olmak, çocukların fıtratlarının bozulmaması için çalışmak, yalan şahitlikte bulunmamak gibi hayırlar toplum emanetidir. İmanın filolojik açıdan iki anlamı olduğunu tekrar hatırlayalım: Başkalarına güven vermek, güven içinde olmak. İman sahibi kişi, yani mü’min, hem inandığı gücün sağladığı güvenin içinde emîn olan; hem de kendisi başkalarına güven veren demektir. Mü’min iman ederek dağların, göklerin ve yerin taşımaktan kaçındığı emânet’i, yani yeryüzünde halife olma, kulluk yapma, yaratılış amacını gerçekleştirme görevine talip olur. İmanı güçlendikçe emînlik sıfatı da güçlenir. Emînlik sıfatı kuvvetlendikçe, emâneti korumada daha titiz olur.

Bir kimse imandan mahrumsa, emîn olma sıfatını kolay kolay kazanamaz. Emîn olmayan da emâneti taşımaya ehil değildir. Zira öylesi, emanetin kıymetini bilmez. Emâneti taşımakla neler kazanacağından, onu taşımamakla neleri kaybedeceşinden gafildir. Dahası emânet böylelerinden kaçar. Onun omuzuna yüklenmek istemez. Yere düşeceğinden, değerini kaybedeceğinden, kendisiyle amaç edinilen hedefin kaybolacağından, işlevsiz kalacağından korkar. Belki Allah (c) böylelerinin emâneti yüklenmesine izin vermez. Zımnen denir ki: “Git önce ‘emînlik’ sıfatını kazan, sonra da gel bu göreve, ya da bu ulvî makama talip ol. Hak edersen, alırsın.” İslâm büyük ve ilahî bir emânettir. İslâmî hayat da öyle. Ki insan bununla hem dünya hayatını düzene koyar, hem dareyn saadeti kazanır. İnsanlar arasında da örnek olur. Hayırlı ümmet arasına karışır (Âl-i İmrân, 3/110).

Kişi olarak bu emâneti yüklenmenin şartı iman ve buna bağlı olarak emîn olma sıfatı ise, toplu (cemaat) olarak da yüklenmenin şartı aynıdır. Bir toplumun İslâm toplumu adını alabilmesi için, iman etmenin sonucu olan emînlik ahlâkının o toplumun belirgin özelliği olması gerekir. İslâmî hayat, İslâmî yönetim, İslâm hâkimiyeti gibi taleplerin şartı da bunun gibidir.

Emîn olmak görevi

Kur’an’ın inşâ ettiği bir akıl, kendisine bahşedilmiş tüm nimetlere birer emânet gözüyle bakar. Buna göre servet bir emânettir, sıhhat bir emânettir, hayat bir emânettir, şöhret bir emânettir, evlât bir emânettir, devlet ve iktidar bir emânettir, bilgi, beceri, akıl; hepsi birer emânettir. Emânet, gerçek sahibi tarafından geçici bir süre bir başkasının hizmetine sunulan değerdir. Emânet eden, emânet edilene ya güvenmiştir, ya da güvenilir olup olmadığını sınamaktadır. Emânet edilen kimse, emânet karşısında iki farklı tavır takınabilir: Ya ihânet eder, ya da sadâkat gösterir. İhânet ederse hâin, sadâkat gösterirse sâdık olur. Allah’ın emânet ettiklerine ihânet etmek, verdiğini O’nun rızâsı hilâfına kullanmaktır. Bu nedenledir ki her günah “emânete ihânet”tir. Ve ihânetin en dehşet sonucu ise, Allah’ın insana olan güvenini zedelemektir.

Emîn mü’min başkalarının kendisine her açıdan itimat edebildikleri kimsedir. Peygamber (s) mü’mini, diğer insanların onun elinden ve dilinden emîn olduğu, kimseye zarar vermeyen, herkesin ve her şeyin hakkını veren, kendisine her konuda güven duyulan kimse diye tanımlıyor (Müslim, İman/64-66, no: 40-42). Gerçek mü’min kendisi için isteyip arzu ettiği şeyi diğer Müslüman kardeşleri için de isteyip arzu eder (Müslim, İman/71-72, no: 45). İnsanlar onun hakkında emniyettedir. Ondan gelebilecek zarar konusunda korkuları gitmiş, yerine güven gelmiştir. Emîn insana mal da teslim edilir, sır da. Mülk de teslim edilir, devlet de. Ama emânete hıyânet edene bir iğne, bir tavuk bile teslim edilmez. Emîn insana bir iş emanet edilirse, o işin gereğini yapar. Ona gece ve gündüz, gizlide ve açıkta itimat edilir. Ona hazineler teslim edilir de endişe duyulmaz. Zira emîn insan dürüstlüğü madde ile değiştirmez. Onunla yola gidilebilir. Onunla ticaret yapılabilir, onunla borç alınıp verilebilir. Onunla arkadaş olunabilir, onunla en zor hedefe birlikte yürünebilir. Emîn insanların bulunduğu toplum açık bir toplumdur. Onlar arasında gizli planlar, gizli gündemler, perde arkası hesaplar yoktur. Onlar insanları arkadan vurmazlar, gizli tuzaklar kurmazlar. Onlar yerine getiremedikleri sözleri vermezler. Söz verdikleri zaman da sözlerinde dururlar. Randevularına sadıktırlar. Onlar bilirler ki, söz de emânettir, vaat de emânettir.

Sonsöz

Allah’tan gelen ‘emânet’i yüklenerek mü’min sıfatı kazanan Müslümanlar, iman ettikleri İslâm’dan aldıkları şuur ve ahlâkla bu ‘emânet’i taşıma görevini hakkıyla yerine getirmek, her yerde bu azîz ve hassas ‘emânet’i korumak, insanlar arasında ‘emânet’ sahibi, yani emîn (güvenilir) kimseler olarak herkese güzel örnek olmak zorundadırlar. Onlar aynı zamanda bu en büyük ‘emânet’i ona hiç bir zarar vermeden, olduğu gibi koruyarak başkalarına ve gelecek nesillere devretmelidirler.

Huzeyfe (r) şöyle demiştir: “Bize Rasûlullah (s) (emânet konusunda) iki hadis söyledi. Ben bunların birini gördüm; ötekini bekliyorum. Rasûlullah (s) bize, (evvelâ) emânet insanların kalplerinin derinliğine indiğini, sonra Kur’an inerek ondan ve sünnetten bir şeyler öğrendiklerini anlattı. Sonra da bu emânetin kaldırılmasından bahsetti. Buyurdu ki: “İnsan uykusunu uyur. (Bu esnâda) emânet kalbinden alınıverir de ufacık bir siyah leke halinde eseri kalır. Sonra (yine) uykuya dalar. (Bu sefer) kalbinden emânet(in kalan kısmı da) alınır. Bunun eseri de kabarcık gibi kalır. Ayağının üzerine bir kor yuvarlanıp da nasıl kabarcık hâsıl olur ve içinde bir şey olmadığı halde onu kabarmış görürsün! Onun gibi bir şey.” Sonra ufak taşlar alarak onları ayağının üzerinde yuvarladı (ve şöyle devam etti): “İnsanlar (o hâle gelecek ki) alışveriş yapacaklar; birinin doğru dürüst hareket ettiği görülür görülmez: ‘Filân oğullarında emîn bir adam var!’ denecek. Hatta bir kişinin kalbinde hardal tanesi kadar iman olmadığı halde onun hakkında: ‘O ne metin! O ne zarif! O ne akıllı adamdır!’ denecek.” (Huzeyfe sözüne devamla:) ‘Vallahi, öyle günler gördüm ki, sizin hanginizden alış-veriş yapacağım diye hiç gam yemezdim. (Çünkü alışverişte bulunduğum kimse) müslümansa bana hıyânetten onu dini men ederdi. Hıristiyan veya yahûdi ise ona da âmiri aman vermezdi. Bu gün ise, sizlerden falan ve filândan başka kimseden alışveriş yapamaz oldum.” (Müslim, İman 143, hadis no: 230; Buhârî Rikak, Fiten; Tirmizî, Fiten; İbn Mâce, Fiten).

Bugün Müslümanlar arasında bile emîn kimseler, yani doğru ve güvenilir insanlar parmakla gösteriliyorsa, Vahyin ve imanın hayata taşınmasında ciddi eksiklikler var demektir. İslâm toplumunda emâneti hakkıyla taşıyanlar, dürüst insanlar, doğrular değil; nadirattan olmaları gerektiği için hıyânette bulunanlar parmakla gösterilmeli değil midir?

Emîn veya sâdık olmak imanın kaynağı Vahy’e sımsıkı yapışmaktan, onu hayat ve ahlâk haline getirmekten, el-Emîn olan Muhammed’i (s) örnek almaktan geçer. Başka yerlerde emîn olma reçetesi yoktur. Peygamber (s) şöyle buyuruyor: “Size iki şey bırakıyorum ki, onlara sarıldığınız müddetçe sapıklığa düşmezsiniz. Onlar, Allah’ın Kitabı ve O’nun elçisinin Sünneti‘dİr.” (Müslim, Hacc/147, no: 1218, Fezailu’s Sahabe/36, no: 2408. İbni Mace, Menasik/84, no: 3074. Buharî, (Tecrid, 1654). S. İbni Hişam, 4/251. Ahmed b. Hanbel, 5/181).

“İnsana sadâkat yakışır görse de ikrâh,

Doğruların yardımcısıdır Hazreti Allah.” (Ziya Paşa)