Bilginin zirvesi tevhid, eylemin zirvesi istikamettir.
Mustafa İSLAMOĞLU

İnancın tarihi seyri hususunda farklı iki görüş ileri sürülür. Birincisi, insanlık kökeninde, bir bağlanma ihtiyacının yansıması olmak üzere, ay, güneş ve ateş gibi muhtelif varlıklara tapmıştır. Fikri tekâmül ile politeist (çok tanrılı) inanıştan, monoteist(tek tanrılı) bir anlayışa ulaştı. Buna göre; teklik, çokluktan çıkmış zihinsel/sanal/yapay bir olgudur. İkincisi, inançların temelinin Tek Tanrıya inanış olduğunu belirtir. Buna göre, insanlık temelde, aynı inanç üzere idi; ancak zamanla, değişik nedenlerle bu bütünlük bozulmuş; insanlar din namına değişik şeylere bağlanır ve tapınır olmuşlardır. Böylece aslolan ‘Tevhîd inancı’ yozlaşmış, bundan çok tanrıcılık (Zerdüştlük gibi) ya da, Budizm, Konfüçyüslük gibi, tanrısı olmayan ve soyut güçlere/erdemlere inanan dinler zuhur etmiştir. Öyleyse, asl olan, tevhîd inancıdır; diğer inanışlar ise, bir yozlaşma neticesidir. Kur’an inanç ve bağlanışların başlangıç anına dair çok kesin olarak şu hükmü vermektedir: “İnsanlar başlangıçta tek bir ümmet idi!” (Yunus, 19; Bakara, 213). İnsanlar nasıl, fizik olarak tek menşe’den neş’et etmişlerse, inanç bakımından da tek bir kaynaktan beslenmişlerdir.

Türkçede ‘birlemek’ şeklinde ifade edilen ‘tevhid’, Arapça ‘vahd’ kökünden türemiş bir mastardır. ‘Tevhid’ sözlükte, bir şeyin ‘bir’ olduğuna hükmetmek, onu ’bir’ olarak bilmek, bir şeyi diğerlerinden ayırarak onu tek kılmak, birlemek gibi anlamlara gelmektedir. Kavram olarak ‘tevhid’, Allah’ı yaratıcı, rızık veren, kanun koyucu (fiziksel, biyolojik ve toplumsal kanunlar), ibadet edilen, O’nu zat ve isim/sıfatlarında birlemek, muradı doğrultusunda O’na iman etmektir.

Tevhid; varlığı Allah referanslı okuyarak hayatımızı toplumu ve dünyayı ona göre tanzim etmek, Kur’an’ın üretilebilir evrensel ilkelerinin olduğunu, insanı kendine getiren bir dünya görüşü olduğuna inanıp yaşamaktır.

Bütün peygamberler Allah’ı anlatmak veya ispat etmek için değil; tevhidi şirk unsurlarından temizlemek için mücadele etmişlerdir. Fahrettin Razi, ahkâm âyetleri hariç Kur’an’ın hepsinin tevhidi işlediğini söyler. Gerçi ahkâm âyetleri de tevhidin yerleşmesi ve devam etmesi için, bireyin ve toplumun beslendiği ilahi sofranın nimetlerindendir.

Kur’an’ın bireye topluma ve insanlığa yerleştirmek istediği temel esaslar beştir: Tevhid, nübüvvet, ahiret, adalet ve ibadet. Kur’an’ın özeti iki kelime: Tevhid ve adalet. Tevhid; kulun Allah ile olan hukuku, adalet ise insanın mahlûkat ile olan hukukudur. Tevhid, Allah’ın kulları üzerindeki hakkıdır.

Oysa, Biz senden önce de peygamberleri yalnızca: “Benden başka tanrı yok, öyleyse (yalnızca) Bana kulluk edin!” diye vahyederek gönderdik (Enbiya, 25). Gerçek şu ki, Biz her toplumun içinden, “Allah’a kulluk edin, şer güçlerden kaçının!” (mesajıyla gönderdiğimiz) bir elçi çıkardık. O (geçmiş nesil)lerden bir kısmını Allah hidayetiyle doğru yola yöneltti; bir kısmı da sapıklık içinde bırakılmaya müstehak oldular: O halde, şimdi, yeryüzünde dolaşın ve hakkı yalanlayanların sonunun nasıl olduğunu görün! (Nahl, 36). Benzeri yüzlerce âyet peygamberlerin görevlerinin şirki kaldırıp tevhidi yerleştirmek olduğunu bildirmektedir.

Tevhid kelimesi Kur’an’da geçmez. Buna karşılık tevhid inancı çeşitli yönleriyle sayısız âyette dile getirilir. Tevhid ikiye ayrılır: İlmî tevhit ve amelî tevhit. İlmî tevhid ile amelî tevhid birbirinin zorunlu tamamlayıcısıdır. İlmi tevhid, teoriyi, ameli tevhid pratiği temsil eder. İki tevhid birleştirilmeden İslam’ın öngördüğü tevhid anlayışı gerçekleşmez. Sözgelimi, “Allah, tek yaratıcıdır” diyen kişi “la ilahe illallah” demiş sayılmaz. Bunu hayatında da ameliyle göstermesi gerekmektedir. Allah’ın emrettiği şeylerin sevilmesi, haram kıldığı şeylerin sevilmemesi, O’nun sevdiğine sevgi gösterilmesi, sevmediğinden yüz çevrilmesi ilmi tevhit ile ameli tevhidin tek vücut haline gelmesi demektir.

Ameli tevhidin hayata geçirilmesi dört yolla mümkündür: İlmi tevhid, siyasette tevhid, ictimai (toplumsal) tevhid, ferdi (bireysel) tevhid. Bunu bir tesbihe benzetecek olursak, ilmî tevhid diğerlerinin imamesi hükmündedir. Diğerlerinin istikameti, imame olan ilmî tevhidin istikametine bağlıdır.

Kâinat, Allah’ın kudret isim/sıfatından gelen kitabıdır. Allah kevni tevhidin misallerini ve delillerini bize yeryüzünde de tevhidi gerçekleştirelim diye örnek olarak veriyor.  Kâinattaki her varlık bu inancı bize haber veriyor. Kur’an’da sık sık bu duruma dikkat çekilmekte, Allah’ın sonsuz kudretinin eserine bakmamız tavsiye edilmektedir. Kâinattaki her varlık kendine ait bir özelliğe sahiptir ve her biri kendi kulluğunu yerine getirmektedir. Arıya bal yaptırılması, koyuna süt verdirilmesi, dünyamıza verilen eksen eğikliğiyle ortaya çıkarılan nizam, kevni tevhid’in göstergesidir. Yedi göğü birbiriyle tam bir uyum içinde yaratan O, (ne yüce)dir: Rahmân’ın yaratışında hiçbir aksaklık göremezsin. Gözünü bir kez daha (ona) çevir: Hiç kusur görüyor musun? (Mülk, 3; bakınız: Zâriyât, 20-21; Âl-i İmrân, 190).

 Tevhidi ayakta tutan ilkeler vardır: Hilafet bilinci, ilim, adalet, ahlak, ümmet bilinci, emri bil maruf nehyi anil münker. Tevhid ilkelerle ayakta durur. Tıpkı insanın, ayaklarla durduğu gibi. Bu ilkeler hep birbirini takviye eder. Birinin yokluğu diğerlerinde de zafiyetine sebep olur.

Hilafet Bilinci

Allah Kur’an’da insanı yeryüzüne halife olarak atadığını bildirmektedir. Böylece onu tarihin öznesi olmakla görevlendirmiştir. Bununla insana, kendini ve toplumu ve tabiatı ilahi merkezli olarak dönüştürme yetkisi bahşetmiştir. Rabbin meleklere: “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım” dediği vakit onlar: “Â! Oradaki nizamı bozacak ve yeryüzünü kana bulayacak bir mahlûk mu yaratacaksın? Oysa biz sana devamlı hamd, ibadet yapıp, Sen’i tenzih etmekteyiz” dediler. Allah: “Ben, sizin bilmediğiniz pek çok şey bilirim” buyurdu (Bakara, 30). Müslüman tarihin mihveridir. Allah hilafet âyetiyle müslümanı hayatın merkezine yerleştirmiştir. Müslümanın dünyanın merkezinde olmadığı zamanlar, insanlığın nefes almakta zorlandığına dünya tarihindeki zulümler – Haçlı Seferleri, Japonya’ya atom bombasının atılması, Haricilerin ve Emevilerin zulümleri, ABD’nin zulümleri –şahittir.

Hz. Peygamber’in ashabının dünyanın dört bir yanına yürek fethini gerçekleştirmek için kanat çırpmaları bu hilafet ilkesini anlamalarından dolayıdır. Bu ilkenin Müslümana yüklediği misyon küresel bir misyondur.  Müslüman bu misyonu, yönetme egosu ve sermayeyi tekelleştirme gibi süfli kaygılarla değil; dini ve ahlaki kaygılarla yerine getirir. Benlik/egonun yanlış kulvarda koşmasıyla insan, tohuma benzeyen ene/benlik/egodan tevhid ağacını çıkaramayarak halifelik sırrını icra edememektedir. Benliğin etrafını saran heva ve heves, benliğin ruşeymine zararlı bir su/toprak veya derinlik olmuştur. Benlik bu suretle tevhit filizini veremeden çürümüştür. Böylece Ahzab: 72-73 deki gerçeklik öncekiler için vuku bulmuş, sonrakiler içinse vuku bulacaktır: “Gerçek şu ki, Biz (akıl ve irade: benlik) emaneti(ni) göklere, yere ve dağlara sunmuştuk; ama (sorumluluğundan) korktukları için onu yüklenmeyi reddettiler. O (emanet)i insan üstlendi; zaten o, daima haksızlığa ve akılsızlığa son derece meyyal biridir.(İşte böylece) Allah, ikiyüzlü (görevi alıp yapmayarak bozgunculuk çıkaran, bozgunculuğa ses çıkarmayan, görevi yapıyormuş gibi görünen) erkek ve kadınlara ve kendisine (egosunu ilahlaştırarak) eş koşan erkek ve kadınlara azap edecektir. Ve (benliği hilafete çeviren) mümin erkeklere ve mümin kadınlara rahmetiyle yönelecek olan (da) Allah’tır: Allah gerçekten çok bağışlayıcıdır, bir rahmet kaynağıdır!”.

İnsanın hilafet görevini yerine getirmesi ancak ilim ile gerçekleşir. İlim tevhidin ayağıdır.

İlim

İman, ilmin bedene ve ruha bürünmüş halidir. İlim tevhidin zirvesidir. İlim tevhide ulaşmak için hem araç, hem de tevhitte istikamet üzere kalabilmek için bitmeyen bir süreçtir. İlimle beslenmeyen tevhide şirk musallat olur. İstikamet ilimle olur. Fikir sahibi olmak için bilgi sahibi olmak gerekir. Maalesef müslümanlar bilgi sahibi olmadan fikir sahibi oluyorlar. Sanki şu âyet bu anlamı ifade ediyor gibi. “Hakkında bilgi sahibi olmadığın şeyin ardına düşme; çünkü, işitme duyusu, görme duyusu ve kalp, bunların hepsi (Hesap Günü’nde) bundan sorguya çekilecektir (İsra, 36)!

 Doğru bilginin insanda meydana getirdiği değişimi Voltaire güzel ifade etmiş: “Yanlış bilgi, dinsizleri meydana getirir; gerçek ilim ise insanı Tanrı’nın önünde dize getirir”. Doğru bilgi insanı inşa ettiği gibi, yanlış bilgi de insanı imha eder. Bilgiyi kimden aldığımız önemlidir; zira bilgi suya benzer; su geçip geldiği yerin özelliklerini yansıtır. Alak Sûresi bilgi ahlakını konu edinir. “İqra’ bismi rabbikellezi halaq” âyeti, Allah’tan bağımsız bir bilim ve bilim anlayışını kökten reddeder (Mustafa İslamoğlu). Varlığa Allah merkezli/vahiy gözlüğüyle bak/oku demektir.

Cehalet şirkin, ilim tevhidin arkadaşıdır.  İslâm kadar ilme önem veren başka bir din yoktur. Kur’an-ı Kerim’de sadece ilim kelimesi 105 defa zikredilir. Bu kökten gelen diğer kelimelerle birlikte bu sayı sekiz 859 dur. Ayrıca “akıl, fikir, zikr” gibi kelimeler Kur’an-ı Kerim’de çok zikredilir. Kur’an-ı Kerîm’in açıkça ifade ettiğine göre “Kulları içerisinde Allah’tan ancak âlimler korkar.” (Fâtır, 28). Kur’an-ı Kerîm’de ilmin her çeşidi övülmüş, bilenlerle bilmeyenlerin bir olamayacağı açıkça belirterek; “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” (Zümer, 39) âyetiyle bilgiyi imana dönüştürmüş olanları över. İslâm ilmin, âlimin ve ilim yolcusunun değerini yükseltmiştir. Kur’an-ı Kerîm’de “Allah, içinizden iman edenlerle kendilerine ilim verilenlerin değerini yükseltir” (Mücadele,15) buyurulur.

Hz. Peygamber “Faydasız ilimden Allah’a sığınırım.” (Tirmizî, Daavât: 68) buyurmuştur. Görülüyor ki, dünya ve ahret saadetinin anahtarı ilimdir. İlim amellerin en faziletlisidir. Yukarıdaki emir ve sözlerin ışığında tevhid (İslam) ile ilim birbirinden ayrılmaz iki şeydir demek mümkündür.

Elde edilen ilmin iyiye kullanılması için, ilim ahlakına ihtiyaç vardır. Ahlaksız ilim tarih boyunca insanlığın başına belalar açmıştır. Ahlak tevhidin yüreğidir. Yüreksiz insan yaşayamadığı gibi, ahlaksız tevhitte yaşayamaz. 

Ahlak 

Ahlakın pratik tarifi: iyiliğe iyilik, hemcinslerimize merhametle muamele, kendimiz dışındakilerin hukukuna riayet ederek menfaat elde etmektir.

Kur’an bütünüyle ahlaktır: Zira Hz. Peygamber “Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim” buyurmaktadır. Allah Rasulü güzel ahlakı Kur’an’la tamamlamıştır. Hz. Aişe validemizden O’nun ahlakından bahsetmesini isteyenlere siz Kur’an okumuyor musunuz diye karşılık vermesi de bunun delilidir.

Ahlak ilkesi tevhidin bütün ilkelerine su gibi sirayet eden bir ilkedir. Bilgi ahlakı bilgiye öncelenmelidir. Çünkü ahlaksız bilgi, ahlaksız yeryüzünün halifeliği, ahlaksız ekonomik güç insanlığa huzur yerine bela getirir, buna tarih şahittir.

Benliği ilim ile donatıp onun üzerine de ahlak elbisesi giydirilmiş şahsiyetli bireylerle toplum düzeni oluşturulur ve sağlanır. Kur’an, toplumsal düzeni sağlamak için prensipler vazetmiştir. Kuvvetin yerine hakkı koyarak kuvvetlinin haklı değil haklının kuvvetli olduğu ilkesini yerleştirir. Çünkü kuvvet hak ve adaletle imtizaç etmeyince başkalarının hakkına tecavüzü doğurur.

Allahın varlığa koyduğu gayelilik ilkesiyle, menfaatin yerine rızayı ilahiyi hedef gösterir. Menfaat, gayrın hukukuna riayet edilmeden insanları birbiriyle boğuşturur. Kuvvetin yerine hakkı, menfaatin yerine Allah’ın rızasını koyan böyle bir toplumdan ümmet ortaya çıkar. Ümmet insana benzeyen tevhidin organları gibidir. Eli, ayağı, gözleri olmayan da yaşar, ama bitkisel hayatta yaşar. Ümmet bilincinden yoksun bir ümmet, kendine bile faydası olmayan bitkisel hayattaki insan gibidir.

Ümmet Bilinci

Kur’an, İnsanları bir arada tutan değer olarak ırka dayalı unsur yerine ümmet olmayı nazara verir. Ümmet olmak millet olmaktır. Ulus olmak mimsiz millettir. kuran Hucurat Sûresi’ndeki âyetle farklı yaratılmanın birbirimizi inkâra ve yok saymaya neden olmadığını bildirilmektedir: Ey insanlar! Bakın, Biz sizi bir erkek ve bir kadından yarattık ve sizi kavimler ve kabileler haline getirdik ki birbirinizi tanıyabilesiniz. Şüphesiz, Allah katında en üstün olanınız, O’na karşı derin bir sorumluluk bilincine sahip olanınızdır. Allah her şeyi bilendir, her şeyden haberdar olandır (Hucurat, 13). Âyet, hayatın merkezine cedelleşme yerine toplumların birbirlerini tanımasını yerleştirmiştir. Toplumlar Maide, 2. âyetle de iyilikte yarışmaya teşvik edilmiştir. İyilik ve takva konusunda yardımlaşın, günah ve haddi aşmada yardımlaşmayın ve Allah’tan korkup-sakının. Gerçekten Allah (ceza ile) sonuçlandırması pek şiddetli olandır (Maide, 2).

Müslümanlar kâfirleri dost tanıyıp, hayırda yarışmazsa ümmet bilinci parçalanır, Müslümanlar dünyada nesne olarak kalırlar. Müslümanlar ümmet olma yolunda şu emirleri asla unutmamalı: “Ey iman edenler! Yahudilerle, Hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostlarıdır. İçinizden kim onları dost edinirse, o da onlardandır.” (Mâide 5/51). “Ey iman edenler! Ne sizden önce kitap verilenlerden dininizi oyuncak ve eğlence yerine tutanları, ne de diğer kâfirleri dost edinmeyin. Eğer gerçek müminlerden iseniz Allah’tan korkunuz.”  (Mâide 5/57). Ümmet olmak Kur’an’ın emridir. Bu emirler unutulursa, Allah’ın şu hükmü gerçekleşir: “Yoksa siz kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Sizden bunu yapanların cezası, dünyada rezillikten başka bir şey değildir. Kıyamet günü ise, en şiddetli azaba çarptırılacaktır. Allah yaptıklarınızdan gafil değildir.”  (Bakara 2/85).

Toplum vahyi referans alan bireyin eliyle inşa edilir. Fakat birey önce kendini dönüştürmelidir. Kur’an bu yasaya şu âyetiyle işaret eder. “Bir toplumun bireyleri kendilerini değiştirmedikçe Allah da o toplumu değiştirmez (Ra’d, 11). Kur’an topluma sırt çevirmeyi öngören uzletçi takva anlayışını bu âyetiyle reddeder.  Toplumu inşaya, -insanın heva ve hevesinin gayri meşru isteklerinden kurtararak ona ulvi gayelere teşvik ederek – bireyi inşadan başlar. Yeryüzüne adaleti ancak ümmet olmuş islam toplulukları sağlar. Hem adalet ümmet üzerindeki sorumluluklardan biridir. Ümmet adaletin eli ayağı mesabesindedir.

 Adalet

Adalet islam düşüncesinin iki kelimeyle özetinde tevhitten sonra gelir. Adaletsiz yapılar yağı alınmış süt misali kısa sürede kokuşmaya yüz tutar ve insanlar birbirlerine düşmeye başlar; dolayısıyla tevhidin diğer ilkelerini de sarsıntıya uğrar. İnsanların adaletli davranmamalarının çeşitli sebepleri vardır: Yakınları kayırma,  hevese uyma, kin ve öfke duyma, din ve inanç farkı.

Kayırma, toplumsal adaletin altına konmuş bir dinamit gibidir, bir gün mutlaka patlayacaktır. Siz ey imana ermiş olanlar! Sizin, ebeveyninizin ve akrabalarınızın aleyhine de olsa, Allah rızası için hakikate şahitlik yaparak adaleti gözetmeye azmedin. O kişi zengin de olsa fakir de olsa, Allahın hakkı onların her birinin (hakkının) önüne geçer. Öyleyse, kendi boş arzu ve heveslerinize uymayın ki adaletten uzaklaşmayasınız. Çünkü, eğer (hakikati) çarpıtırsanız, bilin ki Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır (Nisa, 135) âyeti yakınları kayırmanın insanı adaletten ayıracağını bildirirken; Ve rüşd yaşına erişmeden önce yetimin mal varlığına onun iyiliği için olmadıkça- dokunmayın”. (Bütün alış verişlerinizde) ölçü ve tartıya tam olarak, adaletle uyun; (Biz) hiçbir insana taşıyabileceğinden daha fazla yük yüklemeyiz ve bir görüş belirttiğinizde, yakın akrabanıza (karşı) olsa da, adil olun. Allaha karşı taahhütlerinize (daima) riayet edin: bunu Allah size emretti ki ders alabilesiniz (En’am, 15) âyeti de bir değerlendirme yapılacağı zaman yakınlarımız da olsa adil olmayı emretmektedir. Hz. Osman’ın yakınlarını kayırmasının müslümanlara açtığı sıkıntılar malumdur.

Hevese uyma adaletin önündeki en büyük engeldir. Nisa, 135. âyeti  “Öyleyse, kendi boş arzu ve heveslerinize uymayın ki adaletten uzaklaşmayasınız”  ve Sad, 26. âyet insanın kendi hevesine uymamasını emreder.  “İşte bunun için sen (bütün insanlığa) çağrıda bulun ve (Allah tarafından) emrolunduğun gibi dosdoğru ol; onların heva ve heveslerine uyma ve de ki: “Ben, Allah’ın bütün vahyettiklerine inanırım: sizin değişik görüşleriniz arasında adaleti gözetmekle emrolundum. Allah benim de, sizin de Rabbinizdir. Bizim yaptıklarımızın hesabı bize çıkacaktır, sizin yaptıklarınız da size. Bizimle sizin aranızda bir çekişme olmamalı: Allah hepimizi bir araya toplayacaktır; çünkü varış O’nadır.” (Şûra, 15) âyeti de insanın başkalarının hevesine uymamayı emreder.

 Kin ve öfke düşünceyi dolayısıyla da adaleti kilitleyen bir unsurdur. “Siz ey imana ermiş olanlar! İnsaf ile hakikate şahitlik yaparak Allaha bağlılığınızda sıkı durun ve herhangi bir kimseye karşı nefretiniz, sizi adaletten sapma günahına itmesin. Adil olun: bu, Allaha karşı sorumluluk bilinci duymaya en yakın olan (davranış)tır. Ve Allaha karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun: şüphe yok ki Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır.” (Maide, 8) âyeti bir kişiye karşı nefretin mümini adaletten ayırmamasını emrediyor. Hucurat 6. âyeti ise insanın bu yanılgıya düşmemesi için muhakemesini kullanmasını bildiriyor. “Siz ey imana ermiş olanlar! Yoldan çıkmışın biri size (yalan) bir haber getirirse, muhakemenizi kullanın; yoksa istemeden insanları incitir ve sonra yaptığınızdan pişmanlık duyarsınız.” (Hucurat, 6).

 “Dinde zorlama yoktur” farklı din ve inançlara adaletli davranmak Kur’an’ın emridir. “İnanc(ınız)dan dolayı size karşı savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan sürmeyen (inkarcılara) gelince, Allah onlara nezaketle ve adaletle davranmanızı yasaklamaz: çünkü Allah adil davrananları sever.” (Mümtehine, 8) âyeti inancından dolayı müslümana hiç kimseye zulmetme izni vermez.

Emr bi’l-Ma’rûf ve Nehy ani’l-Münker

Emr bi’l-Ma’rûf ve Nehy ani’l-Münker; İyiliği emretme ve kötülüğü yasaklayıp ondan alıkoyma demektir. Ma’rûf, dinin emrettiği; münker de, dinin yasakladığı şey demektir. Başka bir deyimle Kur’an ve sünnete uygun düşen şeye ma’rûf; Allah’ın râzı olmadığı, inkâr edilmiş, haram ve günah olan şeye de münker denilir (Râğıb el-İsfahânı, el-Müfredât, M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, IV, 2357-2358; V, 3118). Yani ma’rûfu emretmek, iman ve itaate çağırmak; münkerden nehyetmek de, küfür ve Allah’a başkaldırmaya karşı durmaktır (Kadı Beydâvî, Envârü’t-Tenzîl, 2/232).

Kur’ân-ı Kerîm’de, “Sizden, hayra da’vet eden, emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker yapan (iyiliği emredip kötülüğü men eden) bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.” (Âl-i İmrân, 3/104) buyurulmaktadır. Bu âyetle ma’rûfun emredilmesi ve münkerden menedilmesi işi bütün İslâm ümmetine farz kılınmıştır. İslâm ulemâsı bu görevi ümmet içinden bir grubun yapmasıyla diğerlerinden sorumluluğun kalkacağını, ancak hiç kimsenin yapmaması durumunda da bütün müslümanların sorumlu ve günahkâr olacağını söylemiştir (Elmalılı,  II/1155). Başka bir âyet-i kerîmede Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Siz, insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; çünkü emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker yapar ve Allah’a iman edersiniz.” (Âl-i İmrân, 3/110)

Mü’minler, dünyadaki en hayırlı toplumdur ve iyiliği emreden, kötülükten alıkoyan en güzel ahlâkla yetişmiş bir ümmettir. Bu toplumun korunması için bu âyetlerle dinin en önemli ilkeleri olan iyiliğe, doğruluğa, güzelliğe çağırmak emredilmiştir. Hz. Peygamber (s) şöyle buyurmuştur: “Sizden kim bir kötülük görürse onu eliyle değiştirsin; buna gücü yetmezse diliyle onun kötülüğünü söylesin; buna da gücü yetmezse kalbiyle ona buğzetsin. Bu ise imanın en zayıf derecesidir.” (Müslim, İman 78; Tirmizî Fiten 1I; Nesâî, İman 17; İbn Mâce, Fiten 20).

Ma’rûfu emretmek, münkerden alıkoymak sorumluluğunun ağır bir yük olduğunu Hz. Peygamber (s) şöyle beyan eder: “Bana hayat bahşeden Allah’a andolsun ki, siz ya iyiliği emreder kötülükten alıkoyarsınız ya da Allah kendi katından sizin üzerinize bir azap gönderir. O zaman duâ edersiniz, fakat duânız kabul edilmez.” (Ebû Dâvûd, Melâhim 16; Tirmizî, Fiten 9; Ahmed bin Hanbel, V/388).

Ma’rûfun emredilmeyip, münkerden alıkonulmayan toplumların nasıl helâk edildiği, nasıl Allah’ın azâbının onları kuşattığı Kur’ân-ı Kerîm’de hemen her sûrede zikredilmektedir (bkz. A’râf, 7/163 vd.).

Ma’rûfu emretmek, münkerden alıkoymak görevini İslâm Ümmeti içinden öncelikle âlim olanlar üstlenir; yoksa bu iş câhillere bırakılmaz. Çünkü câhiller her şeyi altüst edebilirler, kavram ve değer kargaşasına yol açarlar. Görevin yerine getirilmesinde ana ilke her müslümanın âhirette hesap vereceğini bilmesi şuurudur.  Rabbin yoluna hikmetle, güzel öğütle çağırmak, insanlarla en güzel şekilde tartışmak, azgınlara bile yumuşak söz söylemektir (Nahl, 16/125; Tâhâ, 20/43).

Adalete zulüm bulaşınca, ümmet bilincine ırkçılık sızınca, ilme inat atalar dinine kucak açınca, hilafet sırrını benlik işgal edince,  emr bilmaruf nehy anilmünker terkedilip dünyevileşince tevhidin ekseninde sapmalar meydana gelmiştir. Merkezdeki bir derecelik sapma açısı muhitte kapanmaz yaralar açmıştır.

Tevhidi bozan unsurlar vardır: Kavram kargaşası, ecdatperestlik, teferruata dalmak, âlimlerin azlığı.

Kavram Kargaşası

Kavram; bir nesnenin zihindeki soyut ve genel tasarımı, duyularla gözlenen veya gözlenmeyen şeyler hakkında zihnimizde oluşan soyut ve genel fikirlere denir (Türkçe Sözlük, TDK; Sosyal Bilimler Ansiklopedisi).

İnsan, kavramlarla düşünür. Hayatını ve dünya görüşünü ilahi veya beşeri referanslı öğretilerle tanzim eder.  Muaviye’nin hilafeti ele geçirmesiyle başlayan, hicri 4. asra kadar devam eden siyasi oluşumlar İslam düşüncesinde derin yaralar açmıştır. Bundan; cihat, hilafet, kader, mezhep, hadis-sünnet, fetih, Kur’an kavramları başta olmak üzere daha pek çok kavram etkilenmiş ve İslam Dünyasında kavram kargaşası yaşanmaya başlamıştır. Kavramların anlam sahasının Kur’an referans alınmayarak tanımlanmaları kafa karışıklığına sebep teşkil etmiştir. Kavramlar üzerindeki çok farklı anlayışlar kavgayı/savaşı, bunun sonucu olarak da derin ayrışmaları doğurmuştur (kader, Haricilik, Şia, Mürcie gibi).

Kavramları altüst edilen insanlar ilkelerin rehberliğini bırakırlar. Böylece yöneten erk insanları ırk ve kabile gibi unsurlarla bir arada tutmaya başlarlar, böylece ecdatperestlik ortaya çıkar.

 Ecdatperestlik

İnsanlar, düşünce ve hayat tarzlarını büyük ölçüde tarihlerinden devraldıkları kültürle şekillendirmektedirler. Çünkü insan, doğduğu andan itibaren, -doğru ya da yanlış- atalarının kültür ve geleneğiyle iç içedir. İnsan, içinde bulunduğu kültürün bir parçası olur. Onu, sonraki nesle devredecek olan bu câhiliyye çarkının (din ve düzeninin) bir dişlisi haline gelir. Rolünün yanlışlığını düşünmek bir yana, çoğu zaman yaşatmaya çalıştığı kültürünün doğruluğundan asla şüphe etmez. Ona göre, kendisinin görevi; devraldığı kültürü yaşatmak, sonraki nesillere devretme görevini yerine getirmektir. Bunun için toplum veya grup baskısıyla kendisini bu noktada bilinçsizce zorunlu hisseder.  Bu durum zamanla bireyi ve toplumu iliklerine varıncaya kadar kuşatır. İnsanın bu kuşatmadan kurtulması için, ya çevre değiştirmesi (hicret) ya da bilinçlenerek toplumunun geleneğine başkaldırması gerekir. Bu iki yoldan birisi insanın ruh ve anlam dünyasına girmezse, geleneksel çark dönmeye devam edecektir. Antropoloji buna  “historizm/tarihselcilik”, Kur’ân ise “atalar dini” der. İşte insan bu iki yoldan birisiyle hidayeti arar, Allah da ona hidayeti nasip eder. Hidayet aramaktır. Çünkü ancak arayanlar bulur.

Kur’an’ın tevhit mücadelesinde üzerinde durduğu konulardan birisi de ecdatperestlik/ atalar dinidir. Ecdatperestlik, ataların inançlarını ve eylemlerini yüzde yüz doğru kabul ederek onları dokunulmaz kabul etmektir. Yani ecdatperestlik bir dindir. Veya ecdatperestlik “dine karşı din”in mücadelesidir.

Tarihteki bütün ekoller bugün isim değiştirerek varlıklarını devam ettirdiği gibi, ecdatperestlik de günümüzde muhafazakârlık/gelenekçilik maskesi altında hayatını sürdürmektedir.  Ecdat perestlik “Doğru sözlüler iseniz atalarımızdan delil getirin (Duhan: 36, Casiye:25)” ile istikamet/sıratı mustakim için atalarının söz ve fiillerini delil getirirken; Kur’an onlara Eğer iddianızda haklı iseniz bilgi ve belgeye (nebbiûnî bi ilmin) dayanarak bana haber verin! (En’am: 143) ile ilmi ilke olarak getirmektedir. Aşağıdaki âyetler ecdatperestlerin mantıklarını ortaya koymaktadır:

 Ama onlara, “Allah’ın indirdiğine uyun!” denildiğinde bazıları: “Hayır, biz (yalnız) atalarımızdan gördüğümüz (inanç ve eylemler)e uyarız!” diye cevap verirler. Ya ataları akıllarını hiç kullanmamış ve hidayetten nasip almamış iseler? (Bakara, 170 ve Maide, 104).

ALLAH’IN göklerdeki ve yerdeki her şeyi emrinize verdiğini, nimetlerini açıkça veya gizlice önünüze alabildiğine serdiğini görmez misiniz? Yine de insanlar arasında öylesi var ki, (Allah hakkında) hiçbir bilgisi, bir rehberi ve aydınlatıcı bir vahiy olmadan O’nunla ilgili tartışmalara girer; ve böyle (insanlara) Allah’ın bahşettiğine tâbi olmaları söylendiğinde, “Hayır, biz, atalarımızdan gördüğümüz (inanç ve eylem biçimlerin)e uyarız!” derler. Öyle mi, ya Şeytan onları yakıcı ateşin azabına çağırmışsa? (Lokman, 20-21).

 Yoksa biz, bundan önce, kendilerine, hâlâ sıkı sıkıya sarıldıkları (aykırı) bir vahiy mi gönderdik? Hayır! Ama şöyle derler: “Biz atalarımızı (belli) bir inanç üzerinde bulduk ve ancak onların izinden giderek doğru yolu buluruz!” (Zuhruf, 21-22).

Sebe: 43, A’raf: 28, 70, Hud: 62, 87, İbrahim: 10, Muminun: 66-70, Sâd: 4-8, Rum: 58, Şuara: 69-77. Enbiya, 53-55. âyetlere de bakılabilir.

Ecdatperestlikle mücadeleyi, sadece Rasul-i Ekrem Aleyhissalatu Vesselam’ın Mekke’deki inanç guruplarına karşı verdiği mücadele olarak anlamak Kur’an’ı tarihselleştirmenin başka bir yönüdür. Ecdatperestlik bütün peygamberlerin de mücadelesidir. Ecdatperestlik; tefsir, hadis, fıkıh ve kelam ilimlerine de sızmıştır. Ecdadın bu ilimlere dair vermiş olduğu değerli eserlerin hepsini doğru kabul etmekte bir tür ecdatperestliktir. Bu toptancı/süpürücü anlayış ilmin dondurulmasını, âlimin nakilci olmasını netice vermiştir. Bu algı/anlayış çok değerli âlimlerimizi övgü perdesi altında tüketmek değersizleştirmektir. Büyük Müfessir Taberi tefsirinde zamanına kadar tefsire dair doğru-yanlış bütün rivayetleri eserinde kaybolmasın diye topladığını bildirir. O görevini yerine getirmiş, sonrakilere düşen de onları ayıklayıp yeniden tanzim ederek istifadeye sunmaktır, nakletmek değildir.

Her âlim ibnuzzaman/ zamanın oğludur. Yorumlarına yaşadıkları zamanın siyasi ve kültürel anlayışları etki etmiştir. Haleflerine düşen bunları ortaya koyup islamın safiyetini devam ettirmektir, yanlışlara hikmet aramak değildir. Yönetici erk, ecdatperestlikle dinin asıllarını rafa kaldırıp, teferruat meselelerle halkları oyalarlar ki, düzenleri devam etsin.

Teferruata Dalmak

Dinin asılları var, teferruatı var. Asılları farzlar, teferruatı mendup ve müstehaplardır. Farzlar din binasının direkleri, müstehap ve menduplar ise boyası gibidir. Direkleri yıkıp boyaları parlatmaya çalışmak neyse, farzları terk edip menduba müstehaba sarılmak; ittifak edilen asıl meseleleri bırakıp ayrıntı şeylere sapmak aynı şeydir, tevhidi yozlaştıran unsurlardır.

İki elin parmaklarını geçmeyen abdesti bozan hususları, imanı bozan unsurlara öncelemeleri; namaz, oruç, hac ve zekât gibi temel ibadetleri içi doldurulduğu zaman müslümanı ve ümmeti ayakta tutacak temel ibadetlerin felsefesi ve insanı dirilten derin anlamlarını terk etmek, içte başlayan derin yıkımları adeta örtme gayretidir. Cenaze ve mevlit merasimlerine aşırı önem, beş vakiti kılmayıp teravihi kaçırmamak, kandil gecelerini ve şeb-i arûsu kutlamak, Kur’an okuma yarışmaları ve dini turizm düzenlemek temeli yıkılan binanın boyalarıyla uğraşılması ve bunların günden güne daha da öne çıkarılması tevhidin yozlaşmasıdır. Bu inanç ve yaşantı öyle içselleştirilmiş ki; bunların dinin aslından olmadığını izaha çalışanlara, aşırı dinci yaftası kolayca vurulmaktadır. Teferruatı hayatları boyunca din zanneden kitlelerin muvahhit âlimleri dinlemeleri artık güçleşir. Âlimin ölümü âlemin ölümü gibidir.

 Âlimlerin Azlığı

 Tevhidin yozlaşmasının nedenlerinden biri de âlimlerin azlığı ve geniş kitlelere ulaşamamalarıdır. Âlimler peygamberlerin varisleridir. Peygamberler ümmetlerinin içinde olduğu müddetçe ümmet nasıl istikametten sapmıyorsa, muvahhid âlimler de müslümanların içinde olduğu sürece tevhitten sapmazlar.

Âlimler ümmetin anaları gibidir. Ümmet yürümeyi, düştüğünde nasıl kalkılacağını, neyin zararlı neyin faydalı olduğunu onlardan öğrenirler. Annesiz çocuk ideal anlamda nasıl gelişmezse, ümmetin âlimsiz gelişmesi de mümkün değildir. Bir âlimin rahle-i tedrisinde yetişmeyen nesillerden, mealden hüküm çıkarma, meale göre fetva verme cür’etinden başka bir şey beklenmez. Dünya için güneş neyse, ümmet için de âlim odur. Güneşsiz dünya karanlıkta kaldığı gibi, âlimsiz ümmet de istikametini kaybeder. Âlimin değerini Ragıp İsfehani’nin şu veciz sözü ifade eder: İnsanların hizmetinde olan âlim, aya ışık veren güneş gibidir. Aya ışık verir, fakat kendi ziyasını kaybetmez.

Âlimler ümmeti ifrat ve tefrit hastalığından kurtarırlar. Âlimsizlik yüzünden mezhep konusunda müslümanlardan kimileri, mezhebi hiç kabul etmeyerek tefrite, kimileri de mezhebi dinleştirerek ifrata düşmüşlerdir. Böylece de hayat kolaylaştıran ve ufuk gösteren yorumlar mezhepçilik yüzünden unutulmaya yüz tutmuştur.

Âlimlerin azlığı yüzünden islam dünyası sanat, kültür, tefekkür, bilim, yönetim, hukuk, kısacası insanlığa örneklik edecek vasıftan yoksun kalmıştır. Onların azlığıyla; tefekkürün yerini taklit, telif eserlerin yerini haşiye ve şerhler, mezhebin yerini mezhepçilik almıştır. Türkiye’deki Elmalılı mealinin sadeleştirmelerinin meallerin sayısının yarısına yaklaşması bunun bir örneğidir.

Allah’tan başkasına emretme, yasaklama, helal ve haram kılma, kanun koyma ve hakimiyet hakkını verme gibi hallerin tevhidi bozacağını âlimlerden başkası izah etmez edemez. Gerçek âlimler yetişmeyince sahteleri meydanları doldururlar. Böylece bunların dedikleri din haline gelir, Allah’ın verdiği haber tahakkuk eder:“Onlar Allah’ı bırakıp bilginlerini, rahiplerini, Meryem’in oğlu Mesih’i Rabler edindiler. Halbuki onlar da bir olan Allah’tan başkasına ibadet etmekle emrolunmamışlardı. O, bunların eş tutageldikleri her şeyden münezzehtir.”  (Tevbe: 9/31).

Sağlam bir düşünme metodolojisi sunan İslam’ın evrensel ilkeleri, her çağı kuşatacak bir dinamizme sahiptir. Dinin ilkeleri eskimez. Tefekkürün taklide yenilmesiyle körleşen algımız, bilgimiz ve hakikatlere olan bağlılığımız eskir. Tevhidin bütün boyutlarıyla yeniden diriltilip dünyaya nefes aldırması insan eliyle gerçekleştirilebilir. Bu da Müslümanların kendini yenilemesiyle mümkündür. Yenilenme insanlar için olduğu kadar kurumlar için de gereklidir. Eğer kurumlar yenilenmeye ve değişime direnirlerse, sürekliliklerini ve canlılıklarını kaybederler. Bu meyanda müslümanların zihinlerindeki sorun üreten; adalet kurumları, eğitim kurumları ve hayatın devamı için gerekli kurumların tevhid eksenli olarak tanzim edilmeleri gerekir. Bir öğretinin devamı, sürdürülebilirliğine ve üretilebilirliğine bağlıdır. Tevhid bu iç dinamiğe sahiptir. Toplumsal değişimlere göre kendilerini yenileyemeyen kurumlar çağın gerisinde kalırlar. Ancak bu değişim sürecinde sabite ve ilkelerini iyi üretmeleri lazımdır. Aksi yabancılaşmayı doğurur.  Tevhid asla dönmek, fıtratta kalmaktır. Tevhitten sapma insanın kendine yabancılaşmasıdır. Ne mutlu muvahhit kalanlara…

HAYDAR ÖZTÜRK