“Söylenecek bir şey daha kaldı ama; onu
sana bensiz olarak Ruhu’l- Kudüs söylesin!”
Mevlânâ

Edebiyatçıların; ‘içe, gönle doğan şey’ anlamında sıkça kullandıkları ilham kavramına sözlükler, dinbilimsel karşılığı olarak da, ‘Tanrı’nın, peygamberlerin yüreğine doldurduğu tanrısal âleme özgü duygu ve düşünceler’, anlamını verir. Kelimeye verilen bu anlamlar, vahiyle ilhamın özdeşliğini göstermesi bakımından önemlidir. Sözlükçülerin bu iki kavramı özdeşleştirmelerinde birçok haklı gerekçeleri vardır. Zira vahyin ve ilhamın asıl anlamı, yan anlamları, çağrışımları üzerinde binlerce yılın birikimi vardır.

Aslında ilhama, ‘içe, gönle dolan şey, esin’ anlamı verilmesi, kavramın sahip olduğu binlerce yıllık vahyî çağrışımın üzerini örtmek yönünde bir işlev görmektedir. Bununla birlikte, vahiy çağrışımı her zaman silikleştirilmeye çalışılsa da alttan alta ‘Tanrısal boyutun’ imâ edilmesine özen gösterilmiştir. Çünkü insanın içine, gönlüne bir şeyin doğması açıktır ki harici, insanın dışındaki başka bir faille iletişime geçmek sayesinde mümkündür.

Edebiyattaki, tanrısal boyutu da ihmal edilmeyen ilham anlayışının kaynağı elbette mistisizmdir. İlhamın vahiyle özdeşleştirilmesi fikrini Şiî/Bâtınî geleneğe borçlu olduğumuzu biliyoruz. Zâhir/bâtın ayrımının zorunlu olarak doğurduğu ilham kavramı; daha çok bâtına dair bilgiye ulaşabilmenin tek yolu gibidir. Bâtınîlere göre, varlıkta olduğu gibi Kur’ân’da da zâhirî ve bâtınî taraflar vardır. İşte bu ayrım İslâm düşüncesinin yol ayrımlarından biri olmuş ve bu kavşaktan birçok anlayış doğmuştur.

Zâhirde sorun yoktur; çünkü açıktır, bilinebilirdir. Ama bâtını bilmenin yolu pek müşküldür, bu nedenle de her zaman bir bilene ihtiyaç vardır. Şiî geleneğinde Allah’ın hucceti olarak kabul edilen manevi varisler, işte tam da bu ihtiyaca cevap verirler. Onlar Allah’ın emînidirler, Allah adına insanlara cevap verirler ve insanlar onların vasıtasıyla Allah’a yaklaşabilirler. Onlar Kur’ân’ın gizli anlamları için varlığı zorunlu rehberler, mürşitlerdir; Kur’ân’ın kayyımıdırlar. Nübüvvet/velayet tartışmalarını da doğuran bu yaklaşıma göre, iki kavram arasındaki fark sadece şeriat getirip getirmemeye kadar indirgenmiştir; tıpkı vahiyle ilham arasındaki farkın sadece bilgiyi getiren meleğin görünüp görünmemesine kadar indirgenmesinde olduğu gibi.

Bâtınîlere göre teşri’î nübüvvetin kapanmasından sonra ancak ilham ve keşf ile bilme yolu açık kalmıştır. Aslında insanın idrakine kapalı, onun idrakini aşan şeylere yönelik bu tecessüsün kışkırttığı bilme iştiyakı, ilham ve keşf yolunu zorla açmaktadır. Çünkü gaybî olana yönelik bu iştiha, peygamberliğin de sona ermesiyle birlikte çaresiz kalmış ve çaresizliğini velayet yoluyla izale etmek için yol aramak zorunda kalmıştır. Şiî gelenekte Hz. Ali’nin Hz. Peygamber’den tevarüs ettiğine inanılan bu bâtınî bilgi; velayet yoluyla ‘imam’lar tarafından teselsülen tevarüs edilmektedir. Sahip olanı otorite kılan, onu seçkinleştiren bu bilgi, ancak ilham ve keşf marifetiyle elde edilebilmektedir. Hz. Ali’ye atfedilen bir söze göre, Kur’ân âyetlerinin zâhir, bâtın, had ve matla olmak üzere dört manası vardır. İbnü’l-Arabî’yse bu sözü hadis olarak rivayet eder ve bu hadisin manasını Hz. Peygamber’den keşf yoluyla aldığını söyler. Allah’ın ancak seçtiği kullarına birtakım sırları ve nurları anlamayı nasip ettiğini imâ eden bu anlayışa göre; Allah seçkin kullarına gaybî nurlarını açar; onlar bu konulara vâkıf ve muttali olurlar. Elbette bu vukufiyet ilham ve keşf yoluyla olur. Onlar da bu ilhamla Hak’tan konuşurlar; O’nun sırlarını ehline haber verirler, işaret ederler, açıklarlar. Onların her yaptığında ve söylediğinde hüküm Allah’a aittir.

Gaybî olanı bilmenin tecessüsüyle kıvrananlara, tek çıkar yol olarak takdim edilen ilham ve keşf yolu, tasavvufî öğretide öylesine istismar edilmiştir ki, yazdıkları metinler kimilerine fetih olarak gelir; kimilerine fısıltı olarak; rüyada olduğu gibi verilenleri, Hz. Peygamber’in hatta Rûhu’l-Kudüs’ün kelime kelime dikte ettirdiklerini de unutmamak gerekir. Elbette böylesi bir tutum sadece tasavvufî öğreti için geçerli değildir; tasavvuf edebiyatında da bolca örneklerini gördüğümüz ilham sağanağı o kadar istismar edilmiştir ki, eserin, kendisine satır satır, noktasına virgülüne kadar yazdırıldığını iddia edenlerden tutun da suhuf olarak verildiğine kadar birçok örnek bulmak mümkündür. Kur’ân gaybî konulara yönelik bu iştihayı, “Ne yani, onlara özel (göklere uzanan bir) merdiveni var da orada olup biteni mi dinliyorlar? Öyleyse, haydi açık ve inandırıcı delillerle birlikte dinlediklerini getirsinler de görelim!” (Tûr, 52/38) gibi birçok âyette reddetse de, onlar bu reddiyelerde de bâtınî bir boyut bularak ‘aşırı-yoruma’ gitmekte bir sakınca görmezler. Ancak burada tuhaf olan, sahip oldukları bu bâtınî bilgiyi sadece ehline açmalarıdır. Ehl-i bâtından olmayanların anlayamayacağını söyledikleri bu bilgiyle dinin vaz’ında mündemiç gördükleri bilginin yarısını gizlediklerinin farkında bile değildirler.

Bu yazıda amacımız ehl-i bâtının ilham ve keşf anlayışını teşrih etmek ve sonuçları üzerinde durmak değildir. Edebiyatın temel, vazgeçilemez argümanlarından biri haline gelen bu sorunu hatırlamaktan ibarettir. Çünkü Mekke müşrikleri de benzer iddialara sahiptiler ve bu iddialarından dolayı da Hz. Peygamber’in tebliğini şiddetle reddetmişlerdi. Onlara göre, Hz. Peygamber de İslam öncesi dönem Arap şairleri gibi ‘mecnun’du; onun da özel cinleri vardı ve cinlerin getirdiği fısıltıları âyet olarak tebliğ ediyordu.

Bilindiği gibi şairlik ve kâhinlik Cahiliyye döneminde bir statüydü ve onlar bu statülerini mecnunluklarından dolayı alıyorlardı. Mecnun, bir cinnin özel olarak, kendisi için seçtiği kişiye denirdi. Cin zaman zaman gelip şaire ilham verirdi. Bu ilişki öylesine özeldi ki, şairin özel cinni onun halilidir, yani dostudur ve şair ona özel bir isim de koyardı. Buradan itibaren İzutsu’nun Kur’ân’da Allah ve İnsan kitabından mülhem devam edelim: Şair bu cinnin ilhamını yukarıdan, mesela gökten aşağı gelen bir şey (ses) şeklinde hissederdi. Şiir ilhamının bu özelliğini anlatmak için genellikle aşağı inme manasına gelen ‘nüzul’ kelimesi kullanılırdı. Elbette böylesine ‘seçilmiş’ birinin kabilesindeki statüsü de oldukça yüksekti; cinninden aldığı özel bilgiden dolayı kabilede sözü dinlenen hatta toplumsal ve bireysel sorunların kendisine götürüldüğü bir hakemdi.

Mekke müşriklerinin gözünde Hz. Peygamber, görülmez âlemin bilgisine sahip olduğunu iddia eden biriydi. Bu bilginin tabiatüstü bir varlık tarafından indirildiğini söylüyordu. Bu tabiatüstü varlık, Allah olsun, melek olsun ya da şeytan olsun onlara göre neticede pek fark yoktu; çünkü neticede hepsi cindi: “Bir de O’nunla görünmez ve ruhani varlıklar arasında bir soy bağı vehmettiler” (Sâffât 37/158). Bir anlamda Hz. Peygamber’le cahiliye şiirinin aynı kaynaktan beslendiğini imâ ediyorlardı. İşte bu imâ, ehl-i bâtının ilhamla vahyi özdeşleştirmesinden farklı değildir. Bir farkla ki; ehl-i bâtın, vahyin ve ilhamın kaynağını Allah olarak görür; Cahiliyye ise tabiatüstü varlıklar olarak telakki ediyordu. Bu bağlamda “Sana ruh hakkında soruyorlar” (İsra 17/85) âyeti manidardır. İslâmoğlu Meal’inde mezkûr âyete, ‘vahyin insan idrakine kapalı sırlarla dolu kaynağı’ şeklinde dipnot düşer.

Kur’ân’da, “Dahası ben size, ‘Allah’ın hazineleri benim gözetimimdedir’ demiyorum; görünmezin bilgisine sahip de değilim. Üstelik asla ‘Ben meleğim’ de demiyorum”(Hud 11/31) diye peygamberlerin dahi gaybı bilemeyeceği açıkça beyan edilip gaybın insan idrakine kapalı, onun idrakini aşan bir şey olduğu, “De ki: ‘Göklerde ve yerde Allah’tan başka hiç kimse, idraki aşan hakikatleri asla kavrayamaz” (Neml 27/65) âyetinin ve buna benzer birçok âyetin açık bürhanıyla defaatle vurgulanmışsa da, insanlar sürekli olarak tecessüslerine yenik düşmüşler; hatta bu gibi apaçık âyetlerde de bâtınî bir yan bulup îşarî bir dille âyetin anlamını alabildiğine müphemleştirmişlerdir.

Burada sadece atıflarla hatırlamaya çalıştığımız ilham-vahiy özdeşliği ve mecnunlara gaybî haberlerin indirilmesi, bilginin kaynağıyla ilgili temel bir problematiktir. Bilgi ilahî bir kaynaktan beslendiği müddetçe peşinen hakkı dile getireceği için sorgulanamaz bir niteliğe bürünmekte ve meşrulaşmaktadır! Dolayısıyla böyle bir bilgiye sahip olanlara da kıymet biçilemez bir statü sağlamaktadır. Bugün modern edebiyatımızda bile rahatlıkla görebileceğimiz ilham vurguları, yazımızın başında da belirttiğimiz gibi ‘içe doğan şey, esin’ anlamı öncelenerek kullanılsa da, böylesi üdeba hiçbir zaman kavramın binlerce yıllık yükünden vazgeçmez. Bu vazgeçmeyişi onların söyleşilerinde bulmak mümkündür: Hiç düşünmediği bir konuyu birkaç günde yazıvermiştir; okumak düşünmek beyhudedir, ona veriliyordur… filan.

Ehl-i bâtın için ilhamın, keşfin anlaşılabilir yanları vardır. Çünkü onlar zühd, riyazet, zikir, çile gibi bazı pratikleri deneyimlemektedirler. Bu deneyimler neticesinde de birtakım ‘psikolojik haller’ yaşamaları olağandır. Burada garip olan böylesine bir bağlanma ve deneyimden uzak olan modern yazarların -ki bunların bazıları Müslüman bile değildir- sanki İbn Arabî’ymiş gibi, Mevlânâ’ymış gibi yaparak metinler üretmeleridir. Müşterisi bol olan aşk pazarı; mistisizmin esrar dolu îşarî dili; tabiatüstü kimi müdebbir güçlerin tasarrufta bulunduğu fantastik hülyalar her zaman ‘…mış gibi’, ‘…miş gibi’ yapan yazarları cezbetmektedir.

Hakikati öldüren postmodern dünyanın; gerçekliği kötülemesiyle birlikte, imgeden imge üreten yüksekgerçeklik marifetiyle kurduğu simülasyon, aslına bakılırsa bu gibi seçkin yazarların ‘…mış gibi’, ‘…miş gibi’ yapan metinlerini beslemektedir. Onlar, yüzlerce yılın hatıralarıyla yüklü metinleri önüne koyup oradan yeni metinler üretmekte; bunu yaparken de sanki ‘kendisine verilmiş’ gibi, ‘yazdırılmış’ gibi yapmakta hiçbir sakınca görmemektedirler. Hakikatin değerleri belirleme hakkının çoktan yok sayıldığı postmodern bir dünyada; metnin gerçeklikle tekabüliyeti keyfiyetinin sorgulanamazlığından aldıkları cesaretle postmodern yazarlar, bütün tarihsel birikimi sadece ürettikleri mala müşteri bulabilme telaşıyla rahatlıkla bir malzeme mesabesine indirgeyebilmektedirler. Bunu başarabilmelerinin bir yolu da ilham ve keşif iddiasından geçmektedir. Statü ve çıkar sağlamanın, kendilerini seçkinleştirmenin kısa yolu…

İnsanın idrakine kapalı, onun idrakini aşan şeylere yönelik bu tecessüsün kışkırttığı bilme iştiyakı, ilham ve keşf yolunu zorla açmaktadır. Çünkü gaybî olana yönelik bu iştiha, peygamberliğin de sona ermesiyle birlikte çaresiz kalmış ve çaresizliğini velayet yoluyla izale etmek için yol aramak zorunda kalmıştır.

CEMAL ŞAKAR