İlahi İsimler Ve İktisat Bilimi

İktisat bilimi esasen O’nun er-Rezzak ismini anlamaya çalışma faaliyetidir. Er-Rezzak yani Rızıklandırılmayan Rızıklandırıcı. (Zariyat 51/57) Rızık nedir? Rızık, insanın faydalandığı şeydir. Fayda kavramına dikkat. Zira modern iktisat ilmi için de temel kavramlardan bir tanesidir ki bireylerin faydalarını maksimize etmek üzere hareket ettikleri varsayılır. Bireyler faydalarını veya memnuniyetlerini veya mutluluklarını veya hazlarını maksimize edecekler etmesine ama şöyle bir sorun var. Yeryüzündeki kaynaklar kıttır, kısıtlıdır. İnsanın sonsuz arzularına cevap veremeyecektir. O halde herkesin kendi çıkarını, faydasını maksimize etmek istediği bir ortamda barış, düzen nasıl sağlanacak, bireylerin mutlulukları peşinde koşmaları toplumun genel refahı ile örtüşebilecek midir?

Tarih : Agustos 04, 2017
Sayı : Temmuz-Ağustos 2017
Konu : İnceleme
Yazar :Melih OKTAY

 

Özet

1.       İnsanın sonsuz arzuları, istekleri vardır. Buna mukabil kaynaklar kıttır görüşü iktisat biliminin  temelini oluşturur.

2.       İnsanın bu sonsuz arzularını tatmin edecek tek Zat, tek Kaynak vardır. O da Allah’tır.

3.       O halde ‘rasyonel’ yani faydasını maksimize etmek isteyen, sonsuz arzusunu tam olarak tatmin etmek isteyen insan Allah’a ulaşmaya çalışmalıdır.

4.       O’na ulaşmanın yolu ise O’nun isimlerinin ahlakıyla ahlaklanmak, O’nun güzel isimleriyle isimlenip, güzelleşmek, güzel insan davranışları sergileyen bir ömür sürdürme gayretinde  olmaktan geçer.

5.       Bu yolda ıslah edici davranışlar sergileyenler ise sadece kendileri mutluluğa erişmekle kalmayacak tüm yeryüzündeki insanların, toplumların da refaha, barışa, huzura ermelerini sağlayacaklar, böylelikle yeryüzünde cehennemin kükürt kokusunun yerine cennet’in misk kokusunu yayacaklardır.

Giriş

İktisat bilimi esasen O’nun er-Rezzak ismini anlamaya çalışma faaliyetidir. Er-Rezzak yani Rızıklandırılmayan Rızıklandırıcı. (Zariyat 51/57) Rızık nedir? Rızık, insanın faydalandığı şeydir. Fayda kavramına dikkat. Zira modern iktisat ilmi için de temel kavramlardan bir tanesidir ki bireylerin faydalarını maksimize etmek üzere hareket ettikleri varsayılır. Bireyler faydalarını veya memnuniyetlerini veya mutluluklarını veya hazlarını maksimize edecekler etmesine ama şöyle bir sorun var. Yeryüzündeki kaynaklar kıttır, kısıtlıdır. İnsanın sonsuz arzularına cevap veremeyecektir. O halde herkesin kendi çıkarını, faydasını maksimize etmek istediği bir ortamda barış, düzen nasıl sağlanacak, bireylerin mutlulukları peşinde koşmaları toplumun genel refahı ile örtüşebilecek midir?

Öz-Çıkar (Self-Interest)

Hobbes insan insanın kurdudur derken bunu kastetmiştir. Doğa durumunda (state of nature) insan böyle bir haldedir.[1]Hobbes işte böyle bir durumdan geçerek bir toplumun nasıl meydana gelebileceğini araştırır. Toplum, içtimai sözleşme (social contract)[2]ile kurulur, insanlar kurtluklarından vazgeçerek Leviathan atarlar. Daha sonraları gelen iktisadın babası kabul edilen Adam Smith’te de göreceğimiz ‘kendi-öz-çıkarı’ manasındaki ‘self-interest’ kavramı burada kritik bir rol oynar. Yani insanın davranışlarındaki temel amaç kendi çıkarıdır. İnsan öncelikle kendini düşünür. Kendi varlığını sever, hayatta kalmayı arzular[3], eylemleri de bu amaca yöneliktir. O halde kendi çıkarını önemseyen bu insanlar nasıl biraraya gelir ve barış, düzen içinde yaşayabilirler.

Belli başlı ekoller bu soruya verdikleri cevaplara göre ayrılırlar. Liberaller kendiliğinden düzen savunucularıdır. (Spontenaous Order) Bırakınız Yapsınlar’cılar (Laissez-Faire), Görünmez El’ciler (Invisible Hand) bu soruya bir cevap niteliğindedir. Bırakınız insanlar öz-çıkarlarıyla hareket etsinler. Yani ben kasaba gideyim et alayım. Diğeri manava gitsin armut alsın. Sonuçta bu eylemlerin hiçbiri de aman elma alayım da içtimai düzen oluşsun diye değildir, lakin sonucunda bir düzen oluşmaktadır. Öte yandan anti-liberaller böyle birşeyin hayal olduğunu, bireylerin kendi haline bırakılmayıp tepeden kumanda edilerek sistemin düzenlenmesi gerektiğini düşünürler.

Meşhur ‘sosyalist hesaplama’ tartışmalarını hatırlayalım. ‘Piyasa’ denen şeyi bırakalım kendi haline fiyatlar dengeye gelsin mi, yoksa ‘piyasa’ dediğimiz iki-üç güçlü ‘kurt’-adamın/firmanın tekelindeki bir alan. Piyasayı serbest bırakmak demek onların insanları kendi çıkarları doğrultusunda sömürmesi demek. O halde kumanda ekonomisi halk için en iyi çare mi? Fakat temeldeki problem aynıdır. Sonsuz arzuları olan insanlar nasıl barış içinde birarada yaşayabilir? İnsan-toplum hayatında da hakim olan yerçekimi kanunları gibi kanunlar var mıdır? Kimi iktisatçılar demişlerdir ki insanın çıkarı ile hareket etmesi fizikte yer çekimi kanunu gibidir. Nasıl ki gök cisimleri kanunlar çerçevesinde hareket ediyor ve bir nizam, bir ahenk oluşuyorsa o halde insan teklerinin de tabi olduğu kanunlar vardır. Biz bunlara göre hareket edersek toplumda nizam oluşur. İnsanın çıkarına göre hareket etme arzusu da fıtridir, o halde bu çıkarlara karışmamak gerekir.

Adem (as) ve Sonsuz Arzular

Adem(as) kıssasına baktığımızda şeytanın hilesinin de bu sonsuz arzular üzerinde olduğunu görmekteyiz. Adem’i (as)ağaca yakınlaştırmak için sonsuz mülk hayali kurdurmuştur. (Taha:120)

Yakınlaşma ağaca diyen Allah’ın kelamına karşı yakınlaş diyen şeytanın vesvesesi. Ve ortada insan. Adem birisinin arzusunu[4]taklit edecektir ki dost-düşman ayırımı yapamayan Adem yanlış zatın arzusunu taklit etmiştir. Halbuki ağaç sadece bir simgedir. Adem simgeyi doğru ‘okumamıştır.’ O Rabbin adıyla değil hevasına göre okuduğunda bir ayna olan ağaçta kendisini yanlış görmüştür. Tıpkı kişiyi olduğundan büyük, küçük veya yamuk bir şekilde gösteren hileli aynalar gibi. Yakınlaştığında ‘zalim’ ‘elem içinde’ olarak tahayyül etmesi gerekirken, yakınlaştığında ‘mutlu-mesut’ ‘haz içinde’ bir Adem olarak tahayyül etmiştir. Ve bu hayal ‘Söz’e göre oluşmaktadır. Bu da ‘dilin-lisanın’ önemini tekrar ortaya çıkarmaktadır. Ki Kur’an ‘dili’ ile eşyaya bakan biri neyi nasıl görmesi gerektiğini de bilecek ve ona göre hareket edecektir. Kur’an dilinden uzaklaşma ise bu durumda eşyanın- dolayısıyla insanın aynasının kaybolması ve dolayısıyla insanın kendini görememesi-gözden kaybolması demektir. Kendini göremeyen insan ise yönetilmeye, sürüleştirilmeye, tağutların esasen kendi çıkarlarına hizmet eden arzularını taklit edip sömürülmeye mahkumdur.

İnsan eğer Allah yerine fani varlıklardan medet ummaya[5]başlarsa kıtlık meydana gelir. Zira bu durumda herkesin arzusu doyurulamayacaktır. İnsanlar bu şekilde birbirleriyle kıt kaynaklar üzerinde savaşırlar ve bu savaşlar yabancılaşma ve dolayısıyla güvensizliği doğurur. Güvensizlik ise artık karz-ı hasenin imkanını yitirdiği bir ortamdır. Boşluğu ise Baba’yı yani Tanrı’yı öldüren![6]oğulların kurduğu ‘borç-kredi’ sistemi dolduracaktır. Aynı Freud’ün anlattığı gibi. Elbette oğullar sonradan ‘simgeler’ yoluyla babayı tekrardan onore edeceklerdir. İşte doların üstünde yazan ‘In God We Trust’ı (Biz Tanrı’ya İnanıyoruz) yazdıkları gibi. Artık Tanrı yaşayan değil sadece ‘sözde’ dile gelen/getirilen ölü bir tanrıdır. Merhumu nasıl bilirdiniz? İyi bilirdik demeleri gibi. Artık merhum iyi bilinir lakin iyilik yapacak gücü yoktur. Zira artık kuralları ile özellikle insanın işlerine karışamaz bir durumdadır. God Bless America (Tanrı Amerika’yı kutsasın) diyip tüm zulümleri işlemeye devam edeceklerdir.  Bu işte sembolik olarak yani dilde, öldürdükleri babanın anısını ‘topluma ayar vermek, birarada tutmak, icabında kendi çıkarları adına harekete geçirmek’ adına sürdürmeleridir. Varlığı ‘dilin/lisanın’ tabutuna sokulmuştur Tanrı’nın artık. O’nun sesi duyulmamaktadır. Altından imal ettikleri ‘buzağıların’ yani mesela medya aracılığıyla değerli kıldıkları, halkın gözünde yücelttikleri, ‘altın gibi’ parıldattıkları sözde biliminsanlarının, politikacıların, sanatçıların sesi duyulacak, toplum onların ‘böğürmelerine’ (Taha 20:88) göre şekillenecektir. Böğürme ile konuşma arasında fark vardır. Zira konuşma ancak hakikati konuşmaktır. Hakikat dışındaki tüm konuşmalar bu böğürmeden, ses çıkarmadan ibarettir ki bazılarının dilsiz olmaları bundandır. Hakikat dilini bilmeyen esasen konuşmuş sayılmamaktadır.(Bakara 2/18) Bu bakımdan faiz teorisini savunan sözde biliminsanı esasen konuşmamakta, böğürmekte, anlamsız sesler çıkarmaktadır.

Freud tüm medeniyetin, kültürlerin böyle bir katliam üzerine varolduğunu iddia eder. Halbuki medeniyet değil, o şekilde doğan, ‘Yahudileşen İsrailoğullarının’ zihniyetidir. İnsan/Adem medeniyeti katliam veya suç üzerine değil ‘tevbe’ üzerine ‘kurulmuştur’. (Bakara 2/37) Herhalde Freud’ün bilinçdışında ‘bastırılmış affedilme arzusu’ onun dilinden böyle bir teorinin, kendine ve halkına dair bir gerçekliğin sürçmesine neden olmuştur. Evet gerçekten de muharref Tevrat ‘Adem’e gönderilen kelimelerle tevbe ettiği ve tevbesinin kabul edildiği’ gerçeğinden mahrumdur. Oradaki hikaye Adem ve eşine verilen cezalarla son bulur. Oradaki tanrı tasavvuru sert, cezalandırıcı bir babadır adeta. Aynı Freud’un Oedipus’undaki veya ilkel baba ve oğullarındaki gibi. Sadece cezalandıran, mahrum bırakan, yasaklayan, her zevki kendisine saklayan bencil, fakir ve cimri bir baba. Daha kötüsü affetmeyen bir baba.

Şunu hatırlatmak gerek: Adem kıssası gerek iktisat biliminin gerekse Batı’da modern bilimin gelişmesinde önemli bir rol oynamıştır. Özellikle Augustin’ci asli günah tezi. Lakin bu konuyu başka bir makalede ele almamız gerekecektir. Sadece işaretlemekle yetinelim. Burada müslüman iktisatçının ve diğer biliminsanlarının çıkartacağı ders şu olsa gerek: Adem kıssasını ne kadar iyi ‘okursak’, insana dair (astronomi, fizik gibi doğa bilimleri de insana dairdir) tüm çalışmalarda isabet şansımız da artacaktır. Batı tecrübesi bize bunu öğretmektedir.

Oedipus Kompleksi ve Yahudiler/Yahudileşenler

Anne arketipi merhameti temsil ederken baba arketipi gücü, otoriteyi ve bunun yanında rızık temin etmeyi temsil eder. Nitekim ayette ailenin erkeğinin kavvamlık görevinin içinde rızık temin edicilik olduğu beyan edilir. (Nisa 4/34) Allah’ın sıfatları ikiye ayrılır denir. Celali ve cemali olmak üzere. Bu durumda celali sıfatları baba arketipi, cemali ise anne arketipi ile özdeşleştirirsek(üzerinde tecelli etmesi bakımından) er-Rezzak isminin baba arketipinde daha şiddetli olduğunu gözleriz. Yine Kur’anda Yahudiler’in er-Rezzak ile sorunları olduğu gözükmektedir. Ki zaten sapmalar ki en büyük sapma şirktir öncelikle Allah’ın isimlerinde ortaya çıkar. Yahudiler er-Rezzak’a iftira ederek bir yerde O’nun cimri,(Maide 5/64) başka bir yerde ise fakir (Al-i İmran 3/181) olduğunu söylerler. Buradan çıkacak muhtemel bir sonuç; onların er-Rezzak veya psikanalizin simgesel dilinde ‘baba’ ile sorunları olduğudur. Aynı Oedipus Kompleksinde olduğu gibi. Çocuk babayı öldürmek ister. Neden? Anne ile birlikte olmak için. Anne neyin simgesi. Merhametin, koşulsuz sevginin. İlginçtir ki faizciler, Allah ve peygamber ile harp halindedirler.(Bakara 2/279) Harbin ise en bariz sonucu ‘ölümdür’. Faizci bir bakıma er-Rezzak’ı devre dışı bırakıp -öldürüp- iktisadi/rızık sistemini ele geçirmek ister. Rızıklandırılmayan Rızıklandırıcı demiştir ki ‘yarın kimi ne zaman kazanacağını kimse bilmez.’ (Lokman 31/34) İktisadi düzen böyle oluşmasına rağmen faizci bu sistemi yıkarak yeni bir sistem kurar. Yarın kimin ne kazanacağına kendinin karar verdiği bir sistem. Bu anlamda faiz Yahudileşen’in fallus’udur. Zanneder ki onunla eksik bırakıldığı sevgiyi, saygıyı, izzeti, gücü kazanabilecek.

Peygambere atfedilen bir hadiste faizin en ufak günahının kişinin annesiyle zina yapması gibidir demesi manidardır.  Soru ise şudur: Anneyle cinsel ilişki ne demektir? Anneye yakın olmak. Anneye yakınlık ise sevgiye, merhamete yakınlaşmak demektir. Lanet neydi? Merhametten dışlanmak. İşte yaptıkları suçlar, azgınlıklar nedeniyle merhametten dışlanan bu kişiler merhameti, sevgiyi kazanmak için faizcilik yaparlar bir bakıma. Yani insanların sevgilerini, saygılarını ahlaklı, şahsiyetli kişilikleri elde edemeyenler, faizcilik sayesinde finans kapitale sahip olup kurdukları ihtişamlı düzenle insanlar tarafından sevgiyi, saygıyı, izzeti elde etmeye çalışırlar. Bir bakıma tesettür ile cinsel kimliklerini örtüp de şahsiyetleri ile erkeklerin kalbini, toplumdaki izzetini kazanacağından ümitlerini kaybedenler gibi. (Hatırlayın Karun’un servetini, ihtişamını görünce saygıdan eğilenleri Kasas 28:79) Yahudi tipi insan, kaybettiği arzu ‘öznesi’[7]yerine ‘faizi’, savaşı, kaosu, düzen bozuculuğu ikame etmiş, arzu öznesine[8]yönelip özneleşmek yerine arzu nesnelerini[9]seçip nesneleşen kişidir. Şeytan da aynı şekilde yapmıştır ki kaybettiği mevkiden dolayı (onurlandırılma arzusu) tüm şeytani dediğimiz davranışları ikame etmiştir.

Son soru: Babasını öldürüp annesiyle birlikte olan kişi kendisinin nesi olur? Babası. Böylece baba ile kendisi eşitlenmiş olur. Ben bana yeterim anlayışının bir temsili. Beni büyüten, eğiten, rızık veren bir babaya ihtiyacım yok. Zira baba kural koyucu, yasaklayıcı. Bu esasen yeni bir rab atama sürecidir. Yani iktisadi hayatın kurallarını kendisinin koyma girişimi. Zira ‘hevasına’ göre kurallar koyarak mülkiyet üzerinde sözde tam tasarruf sahibi olarak kimseyi yaklaştırmaz mülküne. Biri ticaretine zarar getirecek bir hamle yapsa hemen putlarına sarılır ve o putları ‘böğürttürerek’ hazzını çalacak kişiyi uzaklaştırır ‘haz kaynağı olarak gördüğü nesneden.’ Herkes er-Rezzak’ı arar da kimi buna ulaşmak için -yani sonsuz rızık arzusunu doyurmak için- daha yakınındaki faize başvurur. Ne yaban çelişki. Faiz bir anlamda ‘şefaatçidir’.

Homoseksüel ve Faizci

Faizcinin özellikle Yahudi tipin-Yahudileşenlerin baba ile sorun yaşadığını gördük. Dante’nin cehenneminde ilginçtir tefecilerin koğuş arkadaşı homoseksüellerdir. Zira her ikisi de üreme konusunda verimsiz-kısır bir yol tercih etmiştir. Biri neslin, diğeri paranın üremesinde. Öte yandan yapılan araştırmalar bu ikisi arasında başka bir ortak özellik de olduğunu ortaya koymaktadır ki erkek homoseksüellerin geçmişlerinde babaları ile ilgili ciddi sorunları vardır. Baba ile alakalı sorunlar erkek homoseksüeli riskten, rekabetten, zorluktan kaçınmaya sevk eder der Joseph Nicolosi ‘Onarım Terapisi’ kitabında. Ki faizci de böyledir. Ticaretin riski yerine daha garanti bir kazanç yeğler. Öte yandan bir başka özellik de eksik kalan erkekliğinin dış görüntüyle tamamlama girişimidir.Kovboy, polis kıyafetleri, deri ceketler, pala bıyıklar. Burada faiz hileleri akla geliyor. Ticaret süsü verilip faizciliğin gizlenmesi. Bugünkü finans dili nasıl da ele veriyor bu yapıyı. Bono ‘ihracı’, tahvil ‘alım-satımı’. Ve ne yazık ki birçok ‘islami’ finans aracı var ki alışveriş gibi gösterip esasen faizcilik yapıyorlar. Aynı homoseksüllerin eksik erkekliklerini dış görünüşte süsleyip kapatmaya çalışmaları gibi, onlarda eksik ‘tüccar’ kimliklerini yani faizciliklerini süslü kelimelerle gizliyorlar.

Arzuyu Tatmin Edemeyecek Hesaba Gelmez ‘Şeyler’

Sonsuz arzuları sonlu şeyler nasıl doyurur? Hiç mi akletmezler? Sonsuz sevgi arzusu vardır insanın. Annesini seviyordur ama sonuç ayrılık olacaktır. Eşini seviyordur yine ayrılacaktır. Zira ya kendisi önce zeval bulacaktır, ya da sevdiği, tarafından sevildiği. Her iki durum da elem sebebidir. Hatta ayrılacak olmanın düşüncesi bile en lezzetli anlara bile elem katacaktır. Lezzetin biteceğini bilmek bile elem sebebidir. Sahip olarak mutlu olacağını zannedenlere bu nesneler ‘süslenmiştir.’ Süs nedir? Bir nesneye sonradan eklenen şey. Evet bu anlamda sahip olunan nesneye ‘mutluluk’ fikrinin eklenmesi süstür. Şeytanın süslemesi. Zira insan esasen sahip olsa da olmasa da elem çeker. Sahip olamazsa sahip olamadığının elemi, sahip olsa bu sefer elinden çıkacağı korkusunun elemi. Ölümün her an geleceğini bilmek yeterlidir o anki lezzeti öldürmeye. O halde ancak ölümü, Son saat’i, kıyameti unutanlar ‘şen’ bir şekilde dolaşırlar. İnsanlığın tüketim kölesi haline getirilmesi için o halde öncelikle ölümü, son saat’i, büyük buluşmayı unutması, göz ardı etmesi gerekir. Tüketim ‘köleliği’ yani tüketmesine rağmen sürekli yoksullaşması, sürekli artan ihtiyaçların kendisinin tüm boş-zamanını ele geçirmesi ve hatta boş-zamanını tüketip de gelecekten zaman ödünç alması.Peygamber’imizin Vakıa suresini her gece okumamızı tavsiye etmesi bundan olsa gerek. Ve bu sureyi okuyana fakirlik gelmeyeceği, zenginleşeceği. İşte demek ki Son Saat’e, Kıyamet’e iman ile bir toplumun zenginliği arasında bir münasebet var.

Süreksizlikler dünyasında hazzı sürekli kılmak mümkün müdür? Ki arzu tatmini mutluluktur, mutluluk ise hazzın sürekliliğidir denir. Romantik aşkların hızlı bitmesi de bundandır. Sevilme arzusunu tatmin edeceğini düşündüğü fani varlığı elde ettiği zaman, arzusuyla arasındaki sonsuz boşluğu farkeder ve soğuma başlar.  Cehennemi bir histir bu. Kişi kendisini yalnız hisseder. Bu yüzden gün geçtikçe iletişim de azalır, kişiler birbirleriyle konuşmaz olurlar. Ne de olsa artık aralarında büyük bir uçurum vardır. Bu esasen her ikisinin de arzularının yar-at-tığı bir boşluk, bir yarıktır. Ya televizyon, ya internet. Biriyle meşgul olup esasen evdeki cehennemi yalnızlığın, gayya kuyusunun üzeri kapatılmaya çalışılır.  Zira kendisi tarafından sevilmeyi arzu ettiği varlığın özellikleri (özellikle evlenince daha yakinen tanımaya başlar) ile hayalindekiler uyuşmamakta, aradaki çatlak büyümektedir.

Çocuk ve Arzu

Derler ki çocuk aynadaki yansımasını gördüğünde tam, bütünlük arzusu doğar ve hayatı boyunca bunun peşinde koşar. Esasen çocuk rahme düştükten itibaren ayrılıklar dünyası başlar. Önce koruyucu, kuşatıcı, besleyici anne karnından göç eder. Artık dünyadadır, anneden uzaklaşmıştır, göbek bağı kesilmiş rızkın gelmesi için biraz daha efor sarfetmesi gerekmektedir.  Sonra memeye yapışır ama ondan da ayrılmak zorunda kalır. Çokluk dünyası besinlerin çeşitlenmesiyle kendisini gösterir. Artık sadece süte değil çeşitli besinlere ihtiyacı vardır. İhtiyaçlar artmakta, tehlikeler çoğalmaktadır. Geçiş nesnesine yapışır bir süre. Bu araba, bebek veya herhangi bir oyuncak olabilir. Zira güven arar. Sonsuz güven arzusu gelişir. Sonra onu da bırakır. Benim bir emziğim varmış. Ona yapışmışım, ne kadar eskise de hiçbir şeyi onun yerine kabul etmemişim. Sonunda paramparça olunca ‘mecburen’ ayrılmışım. Konuşmaya başlar, sürekli konuşur, soru sorar, anlatır. Dinlenilmek ister. İşte esasen çocuk varlığa gelişinden itibaren kendisini yanında ‘güvende hissedecek’, ‘sevilecek’ ‘ihtiyaçlarını hemen ve hızlı bir şekilde görecek bir varlığı arar. Ve esas korkusu işte böyle bir varlığın yokluğudur, bundan uzak düşmektir. Arzusu ise ona ‘sürekli’ besin, güvenlik, sevgi, şefkat verecek bir varlığa kavuşmaktır ve hayat sürekli olarak önce anne, sonra baba, sonra nesneler dünyası vs.. hiçbirinin bu arzusunu tatmin edemeyeceğini öğretir ve sonunda esasen Tevhid’in kapısına getirir şahsı. İlgilenilme, konuşulma yani muhatap alınma, tanınma, onanma arzusunu tatmin edecek Zat’ın kapısına. Ki bu muhabbet arzusu sonsuzdur. Öyle bir zat arar ki sürekli kendisini dinlesin. Dinlemekle kalmasın çözüm de bulsun. Korusun, kollasın sürekli. Sürekli ilgilensin. İhtiyaçlarını gidersin. Ve elbette böyle bir Zat’tan uzak kalmak da elemlerin en büyüğüdür. (Al-i İmran 3/77) Ve işte o aynadaki tamlık, bütünlük ancak böyle bir Zat’a ulaşınca sağlanır. Yani şarkıdaki gibi ‘Sen yoksan herşey eksik, Sen varsan herşey tamam’.

Tüketim Kültürü veya Arzu Üretimi

  1. Hız ve haz kültürü dedikleri veya başka bir tabirle tüketim kültürü dedikleri budur işte. Arzu nesnelerini sürekli ve hızlı tüketme yoluyla arzularıyla kendileri arasındaki mesafeyi kapatmak, hazzı sürekli kılmak. Araya sayısız ‘put’ koyup[10]insanın gerçek arzusu (yani arzusunu tatmin edecek ‘şey’) ile arasındaki uzak görülen mesafeyi kapatmak. Bir sayısını sürekli ikiye bölseniz de sıfıra erişemeyeceğiniz gibi işte ayrılıklar, oluş-bozuluş, bölünme dünyasında da o mesafe kapatılamaz. Yani insan bu arzu nesnelerine tatmin olmak amacıyla ulaşmaya çabaladığında, hayatını buna adadığında esasen ‘hareket etmiş’ olmamaktadır. Zira hiç ulaşamaz ki bu hedefe. Zaman da harekete bağlı olduğundan bu insanlar hiç yaşamamış gibi olacaklardır. (Rum 30/55, A’raf 7/92, Hud 11/95, Hud11/67,A’raf 7/92) O yüzden ancak O’na ulaşmak için hareket edenler, yani fıtratlarındaki iyilikleri, cömertlikleri eylemleri yoluyla ortaya çıkartanlar, kendiliğinden değil kendinden zuhur edenler ancak hareket etmiş sayılırlar. Hareket ettiklerinden dolayı yaşamış sayılarlar. Diğerleri ise hareketsiz bir ölü gibidir.

Erkeklerin Arzu Köleliği

Bazılarıdişi putlara, tanrıçalara yalvarıp yakarırlar. (Nisa 4/117) Esasen bugün de aynı şekilde kadın bedenini, cinselliğini putlaştırılarak zenginlik elde etmeye çalışıyor bazıları. Mesela, yarı çıplak kadın mankenler kullanmaları araba reklamlarında ve diğerlerinde. Burada esasen sorun manken kadının cansızlaştırılmasıdır. Zira insanlığından, şahsiyetinden, vicdanından soyutladığınızda onu sadece bedene indirgediğinizde cansızlaştırmış, daha doğru bir terimle ruhsuzlaştırmış oluyorsunuz. Oradaki kadınlar böylece  somut-zahiri varlık alanına hapsedilmiş oluyor. Bunun anlamı, put yapıcılara malzeme olmaları yani yeniden şekillendirilme sürecinin başlaması. Put yapıcı hammadeyi alacak ve ‘estetik’ bir görünümle insanların özellikle erkek müşterileri puta rağbetleri yoluyla pazara çekecektir. Bu bakımdan putlar her zaman estetik alanın konusudur aynı zamanda. Zira insan güzeli sever, güzeli ister. Mesela sert bakışlar, dolgun dudaklar, botokslar, estetik operasyonlar, fotoşop tekniği ile daha nice ‘şekillendirmeler’. Bir put yapıcının taşını yonttuğu gibi yontuyorlar sadece bedene indirgedikleri kadını. Ve bu işlemlerden sonra puthaneye yani ‘piyasaya’ çıkartılıyorlar. Put yapıcılar zenginlik arzularına ulaşmak için bu putları kullanarak (kınanan tip)mustazaf erkeklerin arzusundan yararlanıyorlar. Mustazaflar zira şehvani arzularının altında eziliyorlar, üstüne binip uçabilecekken.  Bir bakıma arzu emiciler olarak çalışarak erkeklerin yaşam arzusunu-birlik-birleşme arzusunu kendi ‘hayırlarına’ kanalize ederek güç kazanıyorlar. Bu simya süreci sonucunda erkeğin cinsel arzusu manken kadının servet-şöhret arzusu ile birleşip altına yani servete dönüştürülüyor. Böylece sonsuz bir haz potansiyeline sahip olan arzular bir grubun tekeline giriyor ve ‘karın tokluğuna’ ‘kısa vadeli az bir haz ücreti’ karşılığı çalıştırılarak muazzam bir potansiyel heba edilmiş oluyor.

Arzuları Tatmin Edebilecek tek ‘Şey’

Sonuçta anlaşılıyor ki fani, geçici şeyler insanın sonsuz arzularını tatmin edemiyor. O halde ne yapmak gerek? Ya insan bunları bastıracak, görmezlikten gelecek, kendisini inkar edecek -ki arzularımız bizi biz yapan şeylerdir- arzulamıyormuş gibi yapacak[11], üstünü örtecek ve dolayısıyla esasen varlığından vazgeçecektir. Yada acaba bu arzular tatmin edilebilir mi?

Batı’nın uzun yüzyıllardır içinden çıkamadığı bu sorun yani ferdin mutluluğu ve toplumun mutluluğu arasındaki karşıtlık İslam tarafından çözülmektedir. Bu ise tüm arzuların tek bir ‘Şey’e yönelmesi ve tüm arzuları tatmin edecek kaynağın birliğinde olur. Peki bu ‘Şey’ ne gibi özelliklere sahip olmalıdır? Sonsuz, mutlak, kusursuz, lekesiz, hatasız, noksansız, eksiksiz, ihtiyaçsız, mükemmel bir Şey. Allah tüm arzuların yöneldiği Özne olduğunda bir arz sıkıntısı yaşanmaz. Halbuki fani varlıklarda talep arzı geçebilir. Bu ise fiyatların yükselmesi demektir. Yani daha az insanın o arzulanan şeye ulaşması. Allah’ta ise hiçbir zaman arz kıtlığı yaşanmaz. Herkes talebini ne kadar arttırırsa arttırsın arz sürekli talebin sonsuz kat üstündedir. İşte böyle ancak kurtulunur dünyevi ‘kıtlığın şerrinden’. Sünnetullah gereği dünyanın böyle bir yapısı vardır lakin Allah’a ulaşmaya gayret edenler ve bu yolda salih amellerde bulunanlar bu şerden korunurlar. Bir anlamda ahlaklı, dürüst, iffetli olan toplumları ‘krizler teğet geçer.’Ayrıca Allah’a ulaşma yolundaki rekabet vahşi kapitalizmi, savaşı değil tam tersi barışı temin eder. Çünkü O’na ulaşmanın yolu O’nun güzel isimleriyle ahlaklanmaktan geçer. Arzulanan Özne mükemmel merhametlidir. Kendisine ulaşmanın yolunu öyle bir çizmiştir ki bu yola adananlar sadece kendilerine değil tüm insanlığa faydalıdırlar.

Evet sonsuz zenginlik arzusu olanın arzusunu sadece Mükemmel Zengin’e ulaşmak tatmin edebilir. Sonsuz rızık ihtiyacı olanın arzusunu sadece bir ‘Rızıklandırılmayan Rızıklandırıcı’ya  ulaşmak tatmin edebilir. İşte dünya hayatı esasen bu ulaşmaya, kavuşmaya giden yolun adıdır. Bu-ara-da insan ulaşmak adına eyleyecektir. İslam’ın mucizeliği ise buradadır. Zira İslam der ki ey mükemmel Zengin’e ulaşmaya çalışan kişi, buna ancak zenginliğinden paylaşarak, fakiri, muhtacı, borçluya yardım ederek erişebilirsin. Ey mükemmel Merhametli’ye ulaşmaya çalışan, merhamete sonsuz muhtaç fakir kişi, buna ancak başkalarına merhamet ederek ulaşabilirsin. Ve bu ilahi isimleri bu şekilde devam ettirdiğimiz zaman gözükür ki İslam ne ferdin sonsuz arzularını inkar eder, onları kötüler, ne de bununla toplumun refahı arasında bir karşıtlık görür. Tam tersi bu arzuların tatmini ancak başkalarına giderek yani sosyalleşerek mümkündür. Yani kişinin öz-çıkarı (self-interest) -ki bu sonsuz arzularının doyurulmasıdır- işte ancak ve ancak iyilikler, hayırlar yapma yoluyla mümkün olduğundan artık oradaki kişilerin sonsuz arzuları toplumdaki kavga ve gürültüye değil barış ve huzura yol açacak bir tür nükleer santral haline gelir. Öte yandan arzuların kontrol edilmediği yani arzuların tek bir noktada toplanmadığı, arzuların mutlak arzu doyurucusu özne’ye yönelmediği fakat sayısız arzu nesneleri, putlar peyda edildiği şirk toplumu ise atom bombasına benzer. Sadece kavga, gürültü, gözyaşı, kan ve gündelik hayatta sürekli şikayet-şükürsüzlük. Burada önemli bir hatırlatmanın yeridir ki ahirete iman etmeyen biri bunları yapamaz. Zira likaullah (İnşikak:6), O’na kavuşma ölümden sonra gerçekleşecektir. Yani hem Allah’a hem de ahirete iman etmek gerek. Zira ahireti inkar edenler veya ikircikli bir tavır takınanlar ki bunun en açık örneği faizcilerdir, Yahudileşenlerdir (ateş bizi yakmaz diyenler) sonsuz arzularını tatmin etmek adına yeryüzünün büyük bölümünü sefalete, yokluğa iteceklerdir.

Hasılı ‘ahiret’e iman edip etmeme kişinin şahsında ‘kapalı’ bir faaliyet değil, tüm dünyaya açılan ‘açık’ bir faaliyettir ve etkileri sadece şahsı değil tüm dünyayı sarar. Burada ayrıca Son Saat’i inkar eden kibirli, ben bana yeterim diyen mantık vardır. Esasen son saati inkar etmek, kendisinin gücünün, servetinin bir sonu olmayacağına inanmaktır. Bu tip o kadar azmıştır ki zaten bir son olsa bile kendisinin daha fazlasıyla ödüllendirileceğini düşünür. Yani ben bana yeterim derken esasen dayandığı şey ‘putudur’ yani güvendiği sistemi, malı-mülkü, vs. Bu sistem sayesinde o kadar güçlüdür ki kimseye ihtiyacı yok zanneder. Bu bir anlamda ‘son saati’ inkar etmektir. Zira ölümü hatırlayan kişi kendisinin ne kadar aciz olduğunu bilir ve malına, mülküne, makamına, ilmine güvenmez.

Arzular, Allah ve Ahlak

Allah’ın isimleri insandaki sonsuz arzulara tekabül eder. Bu yüzden bazı filozoflar çıkmış, insanın arzularına göre bir tanrı yarattığını iddia etmiştir. Şeytan’ın tersten göstermesi bu olsa gerek. O kişi tabiata baksa hiçbir şeyin israf olmadığını görür ve derdi ki benim bu kadar arzu ile donatılmam da israf olamaz demek ki arzularımı tatmin edecek bir Zat ve bir zaman-mekan (ahiret) olmalı. Öte yandan bu filozofun haklılık payı vardır. Allah’ın astlarının yani putların hepsi bu şekilde meydana gelmiştir. Müşrikler arzularına kavuşmak için bu putları aracı kılmışlar, kendi elleriyle yontmuşlardır. Bu filozofun sorunu tevhid ile şirki ayırt edememesidir.

Allah insanı öyle bir yaratmayla yaratmıştır ki insan kendini tanıdığında esasen kime ait olduğunu, yolculuğun kime doğru olduğunun da farkına varır. Böylece aynı zamanda ahlak da kökenini bulmuş olur.

1.                    İnsanın sonsuz arzuları vardır.

2.                    Bu sonsuz arzuları tatmin edecek tek zat vardır. O da Allah’tır.

3.                    O halde insan Allah’a ulaşmak için çabalamalıdır.

4.                    Bunun için ise O’nun esmasının ahlakıyla ahlaklanmalıdır. Bu bir anlamda O’nun isimleriyle isimlenmektir ki kişinin esasen kimliği de bu şekilde oluşmaktadır.

Çağımızda da fertler kimliklerini farklı isimler üzerinde oluşturmaktadırlar. Mesela mezun olduğu okulun ismi ile izzet arzusunu gidermeye çalışırken kimi, bir başkası kullandığı arabanın markasının ismiyle şeref arzusunu tatmin eder (ettiğini zanneder). Sorun ise ismiyle isimlendikleri nesnelerin fani olmalarıdır. Bunun sonucu ise ‘kimliksizleşme’, ‘tanınmaz hale gelmedir.’ Ki ahirette Allah’ın onlarla konuşmayacak olması(Al-i İmran 3/77) onların kendilerini ‘isimsiz’ dolayısıyla hitabete konu olmaktan çıkarmış bir şekilde bırakmalarından olsa gerek. İsimleriyle kendilerini tam hissettikleri tüm şeyler fani olduklarından yok olup gitmişlerdir. Ne o çok övündüğü şirketin ismi, ne okulun ismi, ne de markanın ismi, ne de o köklü ailesinin ismi kalmıştır. Hepsi yok olmuş, bir tek O kalmıştır geriye övülecek.(Kasas 28/88) Kimlikleri eriyip gitmiştir. Zira öyle bir ateş vardır ki o gün tüm sahtelikleri, maskeleri eritir. Maskeler eriyince ise tüm hayatı bu renkli maskelerden ibaret olanların varlıkları ‘karanlıktan’ başka bir şey olmaz. Artık onlar orada ‘ışık’ dilencileri durumundadır. İsimlerinin parlak ışıklarıyla ‘yollarını buldukları’[12]hayat kaybolmuştur. Hasılı, isimler ‘dıştan’ gelir. Nitekim insana kendi ismi bile dışarıdan-ebeveynleri tarafından verilmiştir. İnsan işte hayatta eylemleri, amelleri ile ‘isim’lenmeye çalışmaktadır.

Esasen insan özne değildir dünyada. Özneliği ‘inşaat’ halindedir, bir amele gibi amelleriyle ‘Özneliğini’ inşa etmektedir insan. Bu anlamda insanın benliği, özneliği, arzularının bedeni olan nefsi rehindir. Rehin olan benliğini ise arzu ticareti-alışverişi ile kurtarır insan. Sonsuz zenginlik arzusuna ulaşmak için sonlu zenginlikten verecektir. Sonsuz izzete ulaşmak için yeri geldiğinde hakikat uğruna peygamberler gibi yüksek konumlarını, toplum içindeki saygınlığı elinden çıkaracak, satacaktır. Sonlu izzetten verip sonsuz izzete kavuşacaktır. Yada şehitler gibi sonlu yaşamı verip sonsuz yaşam arzusuna ulaşacaktır.

Sonuç

Sonuç itibariyle, yeryüzündeki maksimum barış ancak maksimum iman ve salih amelle gerçekleşebilir. Ancak insanlar sonsuz arzularını tatmin etmek için tüm putlardan yüz çevirip -yani sahte arzu-nesnelerinden- gerçek, tek, benzersiz, eşsiz Arzu Doyurucu Mutlak Özne’ye döndükleri zaman işte hem ferdi mutluluk hem de toplumsal barış ve huzur gelecek, göğün bereket kapıları sonuna kadar açılarak iktisadi sorun da çözülmüş olacaktır. Ve işte cennete, yeryüzünü cennet gibi bir barış, mutluluk, huzur yurdu yapmaya adamışlar, evlerini, mahallelerini, şehirlerini ‘cennetleştirme’ gayretinde olanlar varis olacaklardır.[13]



[1]Bakara 2:30 aklıma geldi. Meleklerin itirazı. Belki de böyle bir durumdan bahsediyordur Hobbes. Yani beşer cinsinden (dış görünümü ile insana benzeyen ama ruhsuz dolayısıyla vicdansız, iradesiz bir mahlukun) sadece arzularını/şehvani hislerini hızlı ve çabuk bir şekilde, ertelemeden tatmin peşinde olduğu bir dönem. İnsanın henüz mesuliyet kazanmadığı bebeklik yani bedeni unsurların ruhun emirlerini yerine getirebilecek kıvama doğru hızlıca şekillenme evresi gibi.

[2]Bir anlamda ‘içtimai sözleşme’ üflenen ruhtur veya o ruhun bir tezahürüdür. Dillenen, isim koyabilme kabiliyeti kazanıp böylece akit yapabilme becerisi kazanmıştır insan denilebilir mi? Zira irade olmazsa akit de olmaz- ki aktin rüknu icab ve kabul, yani irade beyanıdır. Üflenen ruhla birlikte irade sahibi, sorumluluk sahibi, yeryüzünde halife kılınan insan vardır artık. Ve nice sözleşmeler kan dökülmesini önleyecek, insan yürekleri bu sözleşmelerin getirdiği barış sayesinde fethedebilecektir. Nesiller bu akitlerle (nikah) devam edecektir sağlıklı bir şekilde ki toplumun temeli de bir anlamda yine bir akte dayanmış olacaktır. Buradan belki şöyle de bir çıkarım yapılabilir nikahsız ilişkilerin yani zinanın arttığı bir toplumda kavga, gürültü, huzursuzluk eksik olmayacaktır.

[3]bkz. Spinoza’nın Conatus kavramı, bkz. Rousseau’nun Amour Propre/Amour de Soi kavramları.
 

[4]Burada önemli bir fark vardır. Allah insanın iyiyi arzulamasını arzularken, Şeytan insanın kötüyü arzulamasını arzular. Her iki durumda da insan esasen kendisinin dışında, başkasının kendisi için olan arzusunu öğrenecek, tatbik edecektir. Ayrıca Allah’ın arzusu ile yaratılmışların arzusu arasında fark vardır. Yaratılmışların arzusu eksiklik ifade eder denir, O’nunkisi ise bundan münezzehtir.

[5]O varlıklar ‘vesilesiyle’ arzularının doyuma ulaşacağına.

[6]Burada Freud’ün bir teorisine atıf vardır. Artık bu öldürme sonucu kimse O’na borç veremez. Öldürme bunu temsil eder. Ölü birine borç verilmez. Halbuki O’na borç kamuya, halka insanlığa karşılıksız borçtur. Yani bir grup oğul O’nu öldürerek ‘karşılıksız borç’u ortadan kaldırmıştır. Mesela O’nun kelamındaki yasak olan faizi yasaklıktan çıkarma bir anlamda söz’ün tahrifi, benzetmedeki baba’nın öldürülmesidir.
 

[7]Bu durumda ilahi rahmetten uzaklaştırılma ile tatmin etmekten uzaklaştığı merhamet edilme arzusu.

[8]Özne, kişinin arzusunu tam doyuma ulaştıracak makamın adıdır.

[9]Nesne burada kendileri de tatmin edilmek, hayattan kalmak, varlıklarını devam ettirebilmek için başka bir varlığa muhtaç olanlardır.
 

[10]
Unutmamak gerekir ki modern insan ‘nesneleri’ zahiri özelliklerinden ziyade onların simgeledikleri soyut arzularına ulaşmak için satın almaktadır. Bir araba sadece konforu için değil kişiye sağlayacağı statü, şeref, gösteriş için de alınır. Put bu yüzden diyoruz. Uzak tanrı yani Arzu’sunu tatmin edecek Zat’ın uzakta bilmesinden dolayı bu kişi sonsuz arzusunu ‘yakındaki’ (kafa gözüyle gördüğü, işittiği) şeylerle kapamaya girişir. Reklamların evlerin içine kadar sızması- bir anlamda gözümüzün, kulağımızın içine kadar girmesi bundandır. Yakınlık sağlamak. Şahdamarından yakınım diye hatırlatması Allah’ın bir anlamda gelecekte reklamlardaki gibi ‘ayartmaların’ belli tekniklerle insanın en içlerine kadar sızıp kendisinde ‘arzular’ üreteceğine işarettir.

[11]Bazılarının tesettüre karşı çıkarken yarı çıplak kadınlardan etkilenmiyormuş, onlardan tahrik olmuyormuş  yaptıkları gibi.
 

[12]Falanca cemiyetin, cemaatin, partinin ‘ismiyle’ iş görüp birçok ihtiyacını bu isimlere ‘yakın’ olarak gideren; izzet, şöhret, rızık gibi arzularını bu yolla tatmin eden ve onlara yakın olmak adına her türlü ahlaki değeri hiçe sayan hatta değerlerini tamamen menfaatlerinin estiği yöne göre belirleyen, ahlaki gözüken eylemlerinin bile esasında gerçekten eylemin iyiliğine inandığından değil de yakınlaşmaya çalıştığı ‘isimlerin’ yakınlığını kazanmak için yapan ikiyüzlü tiplerin durumu.

[13]Bu anlamda cennet ayetleri ideal bir yaşam verir insan zihnine ve dünyayı imar eden insana bir model sunar. Ki insan esasen bu modele göre inşa etmeye çalışır dünyayı da. Öte yandan bir grup insan da cehennemi model olarak alır ve dünyayı o modele göre inşa eder. Kim hangisi için daha fazla çalışırsa elbette onu haketmiş olacaktır. Nitekim baktığımız zaman insanlık tarihi boyunca kurumlar dünyayı ideal cennet yaşamına yakınlaştırmak için ortaya çıkmıştır. Polis-asker güvenliği sağlamak için vardır. Cennet güvenliğin tam olduğu yerdir. Hastane sağlık için vardır. Cennet sağlığın tam olduğu yerdir. Aile huzur ve sükunet için vardır. Cennet bunun tam olduğu yerdir.