ANALİZ

İKTİSADİ KRİZİN PERDE ARKASI

Melih OKTAY

 

  • Batı’nın özellikle son beş yüzyıllık tarihi faizci-tüccar bir tayfanın palazlanma serüvenidir. Dolayısıyla modern iktisat tarihi ancak bu sınıf ve çıkarları hesaba katıldığında layıkıyla anlaşılabilir. Bu süreçte iktisadın sihirbazları, önceleri hırsızlıkla bir tutulan faizi, ekonomiye can veren, onu geliştiren, dengeye getiren, topluma faydalı bir unsur olarak göstermeyi başarmışlardır. Yani cansız, ölü olan bir şeyi hayat sahibi gibi tahayyül ettirmişler ve bugün gelinen noktada Müslümanların bazıları dahi faizin ekonomiye ‘hayat, hareket’ sağladığına, onsuz bir ekonominin ‘duracağına/hareketsiz kalacağına’ inanır hale gelmişlerdir.

  • Öncelikle ekonomist kimdir ile başlayalım. Eko-nomi yani idare, yönetim. Neyin?  Evin. Hangi Evin? Tüm kâinat evinin. Ekonomist dolayısıyla kâinat evinin idaresine, yasalarına, kurallarına vakıf, insana-topluma dair kanunlarını bilen dolayısıyla yeryüzündeki hadiselerin nereye varacağını öngörebilen, hikmet sahibi yani Allah’ın muradını bilen, O’nun sözlerini, manasını anlayan kişinin adı. Mutlak fikre bağlıdır. Dolayısıyla kötü ile iyiyi, doğru ile yanlışı, çirkin ile güzeli ayırt edebilen kişidir ekonomist. Faizci sistem yüzünü türlü boyalar, en pahalı makyaj malzemeleri ile boyarsa boyasın, ekonomist onun gizlediği çirkinliği görebilen kişidir. Ekonomist sadece liranın, avronun, borsanın değerinin ne olacağını tahmin eden bir kâhin değildir. O aynı zamanda Makrızi gibi iktisadi bir krizin esasen ahlaki bir krizin gölgesi olduğunu da fark edebilen ve insanları öz-eleştiriye, kendilerini düzeltmeye davet eden biridir de.

  • Kapital-izm nedir? Kapital-izm borcu bir pazar/piyasa malı haline getiren sistemin adıdır. Pazar alanının özelliği buraya gelenlerin kâr amacı gütmeleridir. İşte borcun pazar malı haline gelmesi demek borcu kâr amaçlı kullanmak demektir. İslam’da borç, bir yardımlaşma-dayanışma aracıdır, karşılığında ücret beklenmeyen, müessese olarak da kâr amacı gütmeyen bir işlemdir. Vakfın, STK’ların faaliyet alanıdır, özel şirketlerin değil. Dolayısıyla faiz yasağı esasen kâr amacı güden özel kurumlara dayanan mevcut kredi sisteminin toptan ortadan kaldırılmasıdır. Nitekim bazı sorunları olsa da Osmanlı’da kredi işini para ‘vakıfları’ üstlenmişlerdi.

  • Kapital-izm, yani borcu pazar malı haline getiren sistemin adı. Dolayısıyla her tüccar gibi bu ‘borç tüccarlarının’ da temel amacı pazarlarını genişletmektir. İşte bunun için mikrodan makroya, ailelerden şirketlere ve devletlere kadar herkes borç alarak yaşamını sürdürmelidir. Nitekim modern iktisadın görevi bu tefecilere alan açmak- teorileriyle/zanlarıyla faizcinin cirit attığı piyasaları özellikle halkın gözünde meşrulaştırmak, zanlarını hakikatin ta kendisi olarak kabullendirip tüm akademik çalışmaları yutturdukları bu sözde hakikatin ‘analizine’ ‘ölçümüne’ vs..’ine adanmasını sağlamaktır. Bu durumda çoğu akademik çalışmanın amacı da esas soru(n)un üstünü kapatmaya dönüşür. Faizin meşruluğunu tartışmak yerine adeta bir ‘akide’ (adetası fazla bile) gibi faize ‘iman’ edilir. Bu onların küfrü, önyargısıdır. Postülası, aksiyomudur. Bu ön kabul üzerine tüm modeller, teoriler ve dolayısıyla politikalar inşa edilir. Altından faizi çeksek tüm bu yapı da çökecektir.

 

  • Sistemin İslamileştirilmesi ise mümkün gözükmemektedir. Çünkü; İslam’da borç ekonominin asli bir unsuru değildir. Hatta borç kaçınılması gereken ve ancak zaruret hallerinde başvurulması gereken bir şeydir. Her ne kadar borç, insan hayatının bir gerçeği olsa da tüm sistemin üzerine inşa edilebileceği bir şey değildir. Peygamber’in borçlu olmaktan Allah’a sığındığına hatta borç ile küfrü birlikte andığına dair rivayetler de bulunmaktadır. Hz. Peygamber’e atfedilen bir rivayette ise faizin en ufak günahını anne ile zinaya benzetmesindeki hikmet şu olsa gerekir: İki kişi nikahsız cinsel ilişkiye girerse bu zina olur. Fakat tevbe ederler ve nikah kıyarlarsa aralarındaki cinsel ilişki caiz olur. Öte yandan anne ile cinsel ilişki hiçbir şart ve şekilde caiz olması mümkün değildir. Yani nikah düşmez. İşte bugünkü sistemle de İslam’ın nikahı düşmez. Anne ile cinsel ilişki nasıl İslamileştirilemezse faiz de İslamileştirilemez dolayısıyla mevcut sistemden-piyasalardan çıkmak gerekmektedir. Hz. Peygamber’in Medine’ye hicret edildiğinde titiz bir şekilde pazar araştırması ve mevcut pazarların Müslümanlara uygun olmadığı kanaatine varıp sıfırdan yeni bir pazar kurmasının ardındaki hikmet bu olsa gerekir. İşte bugün de Müslümanların kendi piyasalarını, sistemlerini kurmaları elzemdir.

  • Kapital kavramı için Olivi’ye gidelim. On üçüncü yüzyılda yaşamış Fransisken tarikatına bağlı bir teologdur. Der ki; ‘iki tür para vardır. Tüketim amaçlı para normal paradır. Aristotelesçi geleneğe göre bu tip bir para kısırdır. Fakat tüccarın elindeki para böyle değildir. İçinde kâr tohumları taşır. Dolayısıyla bu kısır olmayan üretken bir paradır. Buna ‘kapital’ denir. İşte Batı’nın kapital-izmin yani borçtan kâr elde etmenin meşrulaşmasının temelleri burada atılır. (Bugün dahi faizin bir ‘üretim’ faktörü olarak iktisatta ele alınmasının köklerini buralarda aramak gerekir.) Tüccara verilen paranın potansiyel kâr içermesi ve bu kârın elde edilme olasılığının güçlü olmasından dolayı da sanki kâr gerçekleşmiş gibi kabul edilir. Aslında burada zekâta dayanak olan fikir, ters düz edilerek (şeytanın tersinden göstermesi) faize dayanak yapılır. Evet zekât ancak nemalana-bilen, nemalanma ‘potansiyeli’ olan mallardan alınır. İşte faizci zihniyet bunu tersinden göstererek bir malın(paranın) nemalanabilme özelliğinden dolayı faiz hakettiğini ileri sürmüşlerdir. Size borç vermeseydik ticaret yapar kâr elde ederdik veya devlete faizle borç verirdik gelir elde ederdik, o halde bize bunu telafi edeceksiniz derler. İşte tüm sistemin, kapitalizmin nirengi noktası burasıdır. Yani İslam, sadakaya-zekâta dayanan bir sistem kurarken, kapitalizm faize dayalı bir sistem kurar. Faizin karşıtı faizsiz değil, sadaka-zekattır. Mevcut sistemin panzehrini aramak için üzerinde tefekkür edilecek kelime ‘sadaka’dır. İktisadi kalkınmanın sırrı buradadır.

  • Yahudiler faizi, düşmanlarına, daha da genel olarak tüm yabancılara-Yahudi olmayanlara karşı bir savaş, bir savunma aracı, bir hayatta kalma olarak görmüşlerdir. (Özellikle Tesniye’nin tahrifi ile birlikte) Benzer düşünce Ambrose (Aurelius Ambrosius) tarafından 4. yüzyılda Hristiyanlığa da girmiş hatta haçlı seferleri sırasında düşman olarak Müslümanlardan faiz alınabileceğine dair fetvalar da verilmiştir.(Benzer fikirler dârü’l-harp’te faiz başlığı altında Müslümanlar tarafından da tartışılmıştır) Bu düşünce, 15.yüzyılda Hristiyanlığın Doğu’daki merkezi İstanbul’u kaybeden ve gözünü Hristiyanlığın Batı’daki merkezi Roma’ya diken Osmanlıların korkusuyla özellikle 16.yüzyılda Reform hareketinin de verdiği ivmeyle birlikte doğal halinde insan insanın kurdu, herkesin herkesle savaşta olduğu kabul edildiği Batı’ya tamamen sirayet etmiştir. Bir bakıma ‘faiz’ kurtların sakinleşmesi için önlerine atılmış bir yemdir. O yüzyıllardan sonra artık faizin meşruluğu pek tartışılmamış ve toplumsal hayatın meşru, faydalı bir faaliyeti olarak tanınmıştır. Bu faizci-tüccarlar ‘ordularıyla’ birlikte yeni yerler keşfedecek, sömürgeleştirecek, sömürecek, köleleştirecek ve zenginliklerin artması ile birlikte Osmanlı karşısında tekrardan güçlenecektir. Batı, İstanbul’un fethinin yarattığı travmayla kendisini faize tamamen kaptırmıştır (faiz gizli veya açık daha önce de vardır) aynı büyük bir acıyla sarsılan birinin kendisini alkole verip müptela olduğu gibi. İşte tefeci-tüccar azınlık Osmanlı tehdidini bu şekilde fırsata dönüştürmüştür, varoluşu risk altına girmiş Batı toplumunda bir şekilde kendisini muteber, meşru hale getirmiştir. Bu anlamda faiz, denize düşen Batılı tüccarın, devlet adamının, genel olarak halkın sarıldığı yılan olmuştur. (İbranice’de faiz anlamında kullanılan neshek kelimesi yılan gibi ısırmak-sokmak manasındadır)

  • Liberalizm, neo-liberalizm ise -söyledikleri birçok doğru şeylere rağmen- esasen zekâta, servet vergisine karşı korunmanın, yoksulların hakkını yemenin ideolojisidir. (Elbette liberal entellektüellerin hepsinin böyle bir gayesi, amacı olduğunu iddia etmiyoruz. Burada kastedilen şey bir grup faizci-tüccarın ve kötü niyetli insanın ‘liberalizm’i savunurken, desteklerken ki niyetleridir, yoksa liberal entellektüellerin bir masa başında oturup yoksulun hakkını nasıl yeriz diye istişare ettiklerini ima etmiyoruz) Bu ideolojinin kökenine indiğimizde ise karşımıza Hristiyanlık özellikle de Katolik inancı çıkar. Yani yoksullara yardımı zenginlerin vicdanına terk eden inanç sistemi. İslam ise devlete görev verir. Zorla da olsa yoksulların hakkı alınacaktır. Kaçış yoktur. Bu Katoliklerin dediğinin aksine en başta ‘hayırseverlik’ değil, ‘adalet’ meselesidir. Elbette işin ‘hayırseverliğe’ de bakan bir boyutu vardır fakat zemininde ‘adalet’ vardır. Hakkı olanın hakkını alması icap eder. Zenginin servetinde yoksulun hakkı vardır. Bu bir bağış, lütuf değil hakkını almaktır. Vicdana terkedilmez ve insafına zenginlerin. Nasıl ki biri haksızlık gördüğünde karar suçluya bırakılmıyorsa aynı şekilde zenginlerin servetinde tasarrufları mutlak anlamda kendilerine bırakılmaz. Bu hak zorla da olsa yerini bulmalıdır. (Tefeci-tüccarların desteklediği anlamda) liberalizmin serbestlik savunuculuğunun ardında zekât karşıtlığı yatar. Özgürlük, özel mülkiyet derken zımnen şöyle der: ‘Ben malımı ister fakire veririm ister vermem. Sana ne.. Ben özgürüm. Malımı ne yaparsam yaparım bana karışma, servetimdeki fazlalığı ister faizli borç olarak daha da arttırırım, istersem bağış yaparım, bana karışamazsın demektir.’ İşte liberalizmin ‘tabiri’ budur.

​​

  • Emperyalizm ise borcu bir piyasa malı haline getiren tefeci-tüccarların faizli borç silahını kullanarak kendilerine yeni pazarlar açması, tekeller kurmasıdır. İçeride faizli borçlarla aşırı üretim yapan ve yoksullaştırdıkları halkın sürekli düşen alım gücü yüzünden mallarını satamayanların mallarını satacak insanlar bulma girişimidir. Elbette yerel üreticilerden ve halkın farklı giyim-yeme-içme gibi kültürlerinden de kurtulmak gerekecektir.

 

Anonim Şirketin Keşfi ve Faizcilerin Palazlanması

 

  • On altıncı yüzyılın sonunda ve on yedinci yüzyılın başında dünya tarihi açısından önemli bir buluş gerçekleşti. Bu anonim şirkettir. Anonim şirket tefeciler için çok kritik bir gelişmedir. Batı’nın şirketleşmeyi Müslümanlardan öğrendiği doğrudur. Faiz yasağı nedeniyle sermayesi olan Müslümanlar emek ile sermaye ortaklığı modelleri geliştirmişlerdir. Mudarabe, müşareke gibi ortaklıklarla faize girmemişlerdir. Lakin 1602 yılında binden fazla ortağın -bazı rakamlara göre bin iki yüz- sermayesinin katılımıyla bir anonim şirket kurulmuştur. Peki bankacılıkla, tefecilerle bunun ilgisi nedir? Şudur: Mesela on beşinci yüzyılda Medici Ailesi var. On altıncı yüzyılda Fugger ailesi. O dönemlerin en zengin faizci-tüccarları. Anonim şirket modeliyle banka kurulursa ne olur? Evet, binlerce aile bir araya gelir ve ‘tefecilik’ kuvvetlerini de bine katlamış olurlar. İşte Batı dünyasının sözde ‘kalkınması’ ‘büyümesi’ ‘emperyal gücünün kaynaklarının en önemlisi. Endüstriyel devrim vs. hepsi bunun türevidir. Ve bu model ilk defa İngiltere’de Merkez Bankası olarak ortaya çıkmıştır.

 

  • İngiltere’nin 1600’lerin sonunda ortaya çıkan Merkez Bankası yani devlete borç verecek anonim bir şirketin ortaya çıkmasından hemen önce başka bir dönüşüm de gerçekleşti 1688 yılında. Bundan önce kralların aldığı borç şahsiydi. Temsili demokrasi ile birlikte devlet başkanının aldığı borç esasen ‘halkın’ borcu haline geldi.

 

  • Halk borçlandırılarak savaşlar finanse edilir hale geldi. Peki bu savaşların amacı neydi? Devletin borç vermesine muhtaç olduğu tefeci-tüccarlara ucuz hammadde, işçilik sağlayacak, ticaretlerini geliştirecek savaşlar. Yani halkın tefeci-tüccarlara çalıştığı, adına ‘ticari toplum’ denilen bir toplum modeli. Toplumun merkezinde onlar var. ABD’nin ordusu Afganistan’a gidiyor. Halkın vergileri ile savaş finanse ediliyor. Helmand’da ordu karargâh kuruyor, uranyum ve diğer madenler uçaklarla kaçırılıyor. Irak’a gidiyor, petrol şirketleri ardından giriyor. Askerler canlarını ne uğruna veriyor? Tefeci-tüccar bir azınlık servetlerini arttırsın diye. Devletin görevi ise işte halkın bu gerçeği fark etmemesi için farklı yollarla (medya, karizmatik lider, endoktrinasyon, vs..) ahmaklaştırılması. Ve elbette sömürgeleştirme yoluyla içeride o kadar para/borç basmalarına rağmen içteki enflasyon dışarıdaki sömürgelere aktarılmış oluyor. Hammadde ihtiyacı sağlandığı gibi kölelerin/işçilerin ucuz emeği sayesinde ürünlerden elde edilen kârlar da artıyor. Görüyoruz ki modern devlet Firavun-Karun-Haman üçgenine dayanır. Haman vergileri toplar, dışarıda yeni yerler istila eder. Firavun siyasettir, halkı ahmaklaştırır, sistemin neye hizmet ettiğini göremez olurlar. Karun ise siyasi sistem aracılığıyla, faiz ödemelerini karşılayacak vergilerle perde arkasından halkı soyar. Bunun karşılığında ise siyasete, bürokrasiye kredi sağlayarak, finansman sağlayarak iktidarlarını muhafaza etmelerini yardımcı olur.

 

  • Dolayısıyla anonim şirketle birlikte bankalar birçok zengin ailenin gücünü bir araya getiriyordu. Buna bir de mevduat sahiplerini ekleyelim. Mevduat sahibi demek bankaya borç verenler demektir. Banka az faizle alır, çok faize satar. Böylece milyonlarca insan da bankanın sermaye gücüne katılmış olur. Bu sermayeler toplanır ve bunlarla mesela devlete faizle borç verilir. Yani şöyle bir durum hayal edin: Toplumun bir kesimi var vatanı korumak adına canlarını feda ediyorlar, hem de hiçbir karşılık beklemeden. Diğer bir kesimi var ki devletin askeri ihtiyaçları için bırak canlarını, mallarını vermeyi tam tersi oturdukları yerden bundan nemalanıyorlar, gelir elde ediyorlar. Bu hiç de adil gözükmüyor hakikaten.

 

Faizciler ve Merkez Bankası

 

  • Zengin bir azınlığın ellerindeki fazla servetin zekâtı alınmadığı takdirde bu fazlalığı değerlendirme yollarından en önemlilerinden biri faizciliktir. Hak-batıl mücadelesinin çağımızdaki en büyük tezahürü sadaka/zekât-faiz mücadelesidir. Vergisi alınmayan servetler insanoğlunun karşısına bir canavar gibi dikilmektedir. Tüm insanlığa rahmet olması Hz. Peygamber’in bu anlamdadır. İdeal servet vergisini ortaya koyması büyük bir rahmettir. Yoksa işte bugünkü gibi insanlık bir grup azınlığın kölesi haline gelmektedir. Her ne kadar Batı’da servet vergisi fikri var olsa da kimlerin, hangi mallarından, ne miktarlarda alınacak, nerelere sarf edilecek gibi bölümlerin yakınına bile gelinememiştir. İnsanlık vahye, Hz. Peygamber’in örnekliğine muhtaçtır bu anlamda.

 

  • Ticaretle zenginleşen bu kişiler ellerindeki serveti daha da çoğaltmanın, ticaretlerini daha da büyütmenin yolu olarak faizi tercih ederler. Faizli borç sayesinde sadece faiz kazancı elde etmez, kimi zaman faizsiz de borç vererek bazı ticari imtiyazlar elde ederler. Sonuçta bu durumda faiz, verdikleri borç karşılığında kendilerine vaad edilen bu imtiyazlar olmuş olur. Kimi zaman devlete bazı şartlar dayatırlar; gümrük vergisinden muafiyet veya rakiplerini alt etmelerini sağlayacak yeni kurallar, yasaklar, kısıtlamalar gibi. Devletler de borca muhtaç olduklarından onların bu isteklerine boyun eğerler. Krallar, prensler, hükümetler bu faizci-tüccarların en büyük müşterileri olmuştur bu yüzden. Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın kuruluşu bile buna bir örnektir. Faizcilerden borç alınarak kurulmuştur. American-Turkish Investment Corporation (Amerikan-Türk Yatırım Şirketi) kibrit imtiyazı karşılığında bu borcu vermiştir. Bu imtiyaz karşılığında borcu düşük faizle vermiş ama faizin geri kalan kısmını da kibrit üretiminde tekel güç haline gelme karşılığında almıştır. Artık tekel güçten gelecek olan kârlar da onun ‘faiz gelirinin’ bir parçasıdır. Başından beri tüccar-tefeci dememiz bundandır. Bunlar faizi ticari güçlerini arttırma aracı olarak kullanırlar daha çok. Faiz ticari gücü, tekelleşmeyi sağlamak için bir araçtır sadece.

 

  • Belirttiğimiz üzere ulus devletin özelliği, varlığının tefeci-tüccarların vereceği borca bağlı olmasıdır. Türkiye de halen bu modele bağlıdır. O yüzden varlığınızı tehdit etmek istediklerinde bunu kullanırlar. Bugünlerde faiz oranlarının yükselişine dikkat edelim. ABD’nin mesela anayasasının yapılmasından görevli elli beş kişinin kırkı devlete borç verenlerin oluşturması zaten modern devleti kuranların ve kime hizmet için kurulduğunun da ipucunu taşımaktadır.

 

  • Hükümete borç verilince elbette bu borcun faizinin kimden geleceği açıktır. Temsili demokrasi bunu mümkün hale getirmiştir. Eskiden krala verilen borç kralın şahsına idi. Fakat bugün hükümete, devlete verilen borç halkın borçlanmasıdır, hükümetin başındaki şahsın değil. Baştaki sorumsuz, ihtiraslı yöneticiler şahıslarına ait bir borç olmadığından dolayı iktidarlarını, şöhretlerini korumak için yüksek miktarlarda borç alabilirler. Bir sonraki seçimi kazanmak adına bütçeyi aşan lüzumsuz projelere imza atabilir, silah şirketlerine yaranmak ve böylece iktidarlarını korumak için desteklerini almak uğruna masum ülkelere savaş açabilirler. Hem savaşla silah şirketleri zengin olur hem bankalar hem de istila edilen ülkelerdeki kaynaklarda gözü olan diğer şirketler. Hem de bu yöneticiler daha geniş topraklar üzerinde tahakküm arzularını tatmin ederler. Ulusunun tarihinde adı övgüyle anılsın, tarih kitaplarında adı geçsin diye kendi ulusundan olmayanları tavuk keser gibi kesebilirler. Bu büyük projeler, savaşlarda kazanılan zaferler halkı cezbeder ve diğer ülkelere barış, demokrasi götürdüklerini zannederek mutlu olabilirler bir süre fakat sürekli borç ile büyünmez, faiz ile hiç büyünmez, bu büyüme aldatıcıdır. Zekât, sadaka ruhu ile büyür. Faiz ise daraltır. Bu gerçek yüz yıl sonra da olsa ansızın ortaya çıkar ve o toplum nereden geldiğini anlamadığı büyük bir buhrana girer. Zaten sürekli her 5-10 yılda bir buhranlar gelip yoklar ve halkı adeta ikaz eder gidişatın iyi olmadığı, bir şeylerin yanlış olduğu hususunda. Fakat medya gücü ile bu azınlık hep bir günah keçisi ortaya atar ve günah keçisini uçuruma yuvarlayarak halkı teskin eder. Geçen krizde Lehman Brothers bir bakıma krizin günah keçisi, sistemin sürekliliğini sağlayan bir kurbandır.

 

  • Merkez Bankası bankaların bankasıdır, dolayısıyla tüm bir kredi-bankacılık sistemini temsil eder. Varoluş sebebi ise batıl bir inanca dayanır. Bu inanca göre faiz, ekonomiyi dengeye getiren bir unsurdur. O yüzden faizlerle oynayarak ekonominin ince ayarlarını yapmaya çalışırlar. Bir bakıma bu ‘cifircilik’tir. Kabalavaridir. Yani sayılarla oynayarak (faiz sayılarıyla) tüm bir rızık sistemine ayar vermektedirler kendilerine göre. Esasen perde arkasında olan şudur: Eğer bize daha fazla haraç yani faiz vermezseniz sizi batırırız. Olayın aslı budur fakat bu konuşma ‘iktisadi bir dille’ saklanır vatandaşlardan. Tabi esas sorun devletin bu insanlara muhtaç olması, mecbur hale gelmesidir. İşte bu noktada öz-eleştiri yapmak gerekir. Bu başımıza neden geldi diye sormak gerekir zira 19.yüzyılın ortasından itibaren özellikle Osmanlı’nın muhtaç ve mecbur hale geldiği faizli borç halen büyük bir sorun olmaya devam etmektedir. Yani 150 yıldan fazla bir süredir bu toprakların insanlarının içine düştüğü bir bataktır bu denilebilir. Bu batak öylesine derinleşmiştir ki cumhuriyet döneminde insanları faizcilerin ağına düşürebilmek için çocuklar bile kullanılmıştır. Eline kumbara verilen çocuklar ebeveynlerini adeta bankaya taşımışlardır. Bir ara hatta bankaya mevduat açılsın yani bankaya borç verilsin diye evler hediye edilmiştir kuralarla.

 

  • Son dönemlerde özellikle Merkez Bankasının bağımsızlığı kelimesi sıkça duyulur oldu. Neymiş? Devlet sadece onlara enflasyon hedefi verirmiş ama araçlarına karışamazmış. Bağımsızlık istemelerinin tabiri ise şudur: ‘faizime’ karışma, ya da benim faizle ekonomiye ayar verme sistemime karışma, benim seni bankalara yem yapmama karışma, bankalara ucuz para verip de senin/halkının da daha pahalıya alıp bankaların aradaki farkı ceplerine indirmelerine karışma demektir.

 

  • Lira’nın mevcut faizci sistemden kurtarılması gerekir. Yani Lira’nın mevcut merkez bankacılığı-bankacılık sisteminden ‘bağımsızlaştırılması’ gerekmektedir. Merkez Bankasının bağımsızlığı değildir arzulanan fakat liranın merkez bankasının esaretinden bağımsızlaşmasıdır. Zira mevcut sistemde paranın basılması için devletin faizle borç alması gerekir. Para piyasaya ancak böyle girmektedir. Ve para piyasaya girer girmez faizle birlikte girdiğinden ve faiz oranı bankalar için az olduğundan dolayı eşitsizliği derinleştirici bir etki yapar. Zira zenginler, banka sahipleri, hissedarları paraları ucuza alır ve böylece daha en başta zenginliklerini daha da güçlenme, zenginleşme aracı olarak kullanırlar. Evet Merkez Bankası parayı bankalara neden ucuza veriyordur? Bankalar ayrıcalıklı statülerini ‘zengin olmaları’ dışında neye borçludurlar? Onların ayrıcalıkları nedir ki halk onlardan daha pahalıya parayı almaktadırlar? Bu ayrıcalık sayesinde bu adamlar -sadece zengin olduklarından dolayı- üretimden, ekonomiden pay almaktadırlar. Ben zenginim, param var o halde sadece bu gücümüzden dolayı bize haraç vereceksiniz demektedirler. Zaten bu bile toplumun bölünmesi- kast sisteminin ortaya çıkması demektir. Bu, birilerinin kendisini diğerlerinden ‘üstün’ görmesidir. Bu bir Yahudileşme temayülüdür. Yani bir grup insanın kendilerini ‘özel, seçilmiş ve üstün’ bir sınıf olarak görmeleri ve sırf bundan dolayı da bazı imtiyazlar beklemeleridir. Bu anlamda bankaların ‘merkez bankalarından aldıkları ucuz para’ faizci-tüccar grubun ‘seçilmiş’ olmasından dolayı bir haraçtır. (Aradaki faiz farkı) Ve faiz silahıyla ise ele geçirmeyi hedeflerindeki yer, onlara vaadedilen ‘kutsal topraklar’, Kudüs değildir artık. Bu bugün yapılan bir sihirdir. Gözleri Kudüs’e, Ortadoğu’ya, İsrail’e çevirip esas numaralarını yapmaktadırlar. Artık onların gözünde tüm yeryüzü kutsal, vaadedilmiş topraklar haline gelmiştir. Küreselciler denen tüccar-tefeci grup Yahudiliği yerellikten evrenselliğe taşımışlardır. Bunların ırkı, bir ulusa bağlılığı da aslında yoktur. O yüzden ABD’ye karşı olmak vs. de günlük siyasettir. Son beş-altı yüzyılda bu ‘küreselciler’ sürekli yer değiştirmişlerdir. Önce İtalya, sonra Hollanda, İngiltere, ABD ve şimdi de Çin’e doğru hareket etmektedirler. Yani Mustafa Özel’in deyimiyle zaten ‘Amerikan Yüzyılının Sonu’ gelmektedir. Ama esas sorun Abd’nin kendisi de değildir bu anlamda. ABD ve daha doğrusu Amerikan halkı bir maşadır, araçtır. Meseleyi en az 500 yıllık geniş bir perspektifle ele almak gerekmektedir. Aksi halde bugün Abd deriz, yarın Çin. Sürekli çıkan yangının peşinden koşmaya devam ederiz. Bu uzun vadeli perspektif ise bize bir sonraki yangın çıkmadan önlem almayı öğretebilir.

 

  • Modern ulus-devlet demek faizciyi dost bilmek demektir. Halbuki Kur’an’ın ifadesiyle faizci dost değil düşmandır. Birçok faizci böylesi bir düşmanlığın içinde olduğunun belki farkında bile değil, hatta belki birçokları insanlığa hizmet ettiklerini zannetmektedirler. Fakat işin gerçeği maalesef budur. Buradaki ifadeler, aynı zamanda yaptığı işin kötülüğünün farkında olmayan, kötülük sıradanlaştığı için mevzunun vahametini kavramakta güçlük çeken faizcilere de bir ayna olabilmeyi hedeflemektedir. Eminiz ki bankalarda çalışıp veya mevduatlardan faiz geliri elde eden çok sayıda kişi tüm bunların, Kur’an’daki faiz ile ilgili ayetlerin farkında bile değildir. Dolayısıyla yazının amacı o kişilere de bir ayna olabilmek, işin gerçeğiyle karşılaşabilmelerini sağlamaktır. Evet, devletin dost olarak gördüğü faizci de elbette o ulus-devletin sınırları içinde bir dost olarak kabul edildiğinde dostluğunun bir ifadesi olan faizcilik faaliyetlerine de izin verecek şekilde kanunlar yapılacaktır. Borçlar kanunu bu dostluğa göre düzenlenecektir. Bazılarının dine karşı olmaları, pozitif hukuka sığınmaları, hukuk devleti gibi söylemlerinin ardındaki saik budur. Arzuladıkları hukuk sistemi, adaleti sağlayacak değil kendi menfaatlerini koruyacak bir hukuk sistemidir.

 

  • İsa’yı (as) sözde çarmıha gerdiren şey insanlığın günahları yani borcudur. İsa bu günahların kefareti, bir kurban olarak çarmıhı, yani insanlığın günahını, borcunu sırtlamıştır. Evet işte bu hikâye başka bir formda bugün devam etmektedir. Sözde gelişmişlerin borcunu diğer gelişmemiş uluslar ödeyecektir. Nitekim boyun eğdirilen Almanlar, Suudiler, Japonlar, Koreliler silah zoruyla adeta Abd’ye borç verirler. Bu bir anlamda Abd’nin finanse edilmesidir, dolara güç verilmesi ve doların aşırı basılmasına rağmen içte olabilecek enflasyon yükünü/günahını dışarıya atmak, başkalarına yüklemektir. Yani Abd’lilerin günahını bu halklar yüklenecek, onlar borç çarmıhında acı çektikçe diğerleri rahat edeceklerdir. Bugünkü Batı modeli, sömürgenin mantığı da buna dayanır. Batılılar, günahını/borcunu Hristiyanlaştırdıkları Afrikalılara, Korelilere, Güney Amerikalılara yüklerler. Yoksa zaten Abd mahvolur, giderdi. Sistemin devamı için İsa gibi kurbanlar gerekir. Modern dünyanın kurbanları işte sistemin günahları adına borç çarmıhına gerilen milyonlar hatta milyarlarca insanlardır. Ulus-devlet sistemi ile bebekler bile borçlu doğmaktadır. (Ulus-devlet merkez bankası-bankacılık sistemiyle birlikte gelen bir paket programdır) IMF, Dünya Bankası işte kurban arayışındaki kurumlardır. Iraklı, Afganistanlılar kurbandır, günah keçileridir. Aşırı fazla para yani borç (basılan para esasen gelecekte devletin ödemeyi vaat ettiği bir borç senedidir) içteki pazar için aşırı üretime neden olur. Bu kadar üretim ise iç piyasada tüketilemeyeceğinden dolayı bu malları kabul edecek pazarlar gerekir. Bu pazarlara girilmesi için ama oradaki yerel üreticilerin, adetlerin, geleneklerin hatta inançların yok edilmesi gerekir. Oradaki halk fazla üretimi tüketecek şekilde yeniden inşa edilir. Yerel üreticiler çarmıhta kurban edildikçe bu kurbanlar küresel tefeci-tüccarlara hayat olur.

 

  • Böylesine zehirli bir sistemin panzehiri de olmalıdır elbet. İşte zekât faizli sistemin tam anlamıyla panzehiridir. Zira biri fazlalığı fakirlere, borçlulara dağıtırken, diğeri ise tam tersi fazlalığını faiz ile değerlendirerek fakirleri daha fakir hale getirerek uçurumu derinleştirir. (Zira bu faizler yoksul-zengin ayırt etmeden tüm halktan toplanan vergilerle ödenecektir. Bu durumda devlete verilen faizli borçla yoksul daha da yoksullaşacaktır). Veya zekâtı alınmamış ticaret malları ile şirketlerini hormonlu bir şekilde büyütür ve insanların girişimciliğinin, ticaretinin önünü keser piyasalarda aşırı fazla güçlenip tekel hale gelirler. Halbuki zekât bu güçlenmenin önünü keserek bir toplumun ekonomisi için hayati önem taşıyan girişimcilik faaliyetinin de önünü açmış olur ve servet bazılarının ellerinde devlete dönüşmez. Daha da zekâtın birçok iktisadi açıdan faize panzehir olabilecek etkisi vardır. Mesela bir terzi var. Çok yetenekli ama dükkân açacak sermayesi yok. İşte zekât fonundan bu kişiye dükkân açılır, makinesi, alet-edevatları temin edilir ve hatta işini yürütebileceği işletme sermayesi de verilir. Böylelikle üretmeye başlar ve bu şekilde zekâta muhtaçken zekât verebilecek konuma yükseltilir. Zaten zekâtın da amacı budur. Zekât yoksul birkaç gün karnını doyursun diye verilen bir bağış değil, yoksulu zenginleştirmeyi hedefleyen bir müessesedir. Aynı terzi kapitalist sistemde ise ya üç kuruş maaşla çalışan bir işçiye ya da bankadan alacağı faizli krediyle borçlu bir esnafa dönüşür. Faiz ve bunun sistematik hali kapitalizm, bir mülksüzleştirme, mülkiyeti piramitin zirvesinde toplama projesidir. Zekât ise mülkiyeti ve serbest girişimciliği tüm tabana yaymayı hedefler. Yeteneği olan, çalışmak isteyen herkesin zekât sistemiyle önü açılırken faiz sistemi tekelci tabiatıyla buna engel olur. Birkaç ailenin tüm mülkiyeti elinde toplayıp diğerlerini işçileştirdiği, köleleştirdiği sistemin adıdır bu. Yani kapitalizm bu anlamda serbest piyasayı savunmaz, tam tersi piyasanın esaslı bir düşmanıdır. Dolayısıyla komünizmden de bir farkı yoktur. Her ikisi de mülksüzleştirme projesidir. Zekât ise tam tersine mülkü tüm topluma yayma, herkesi mülklüleştirme projesidir. Mülk Allah’ındır kelimesi; ortak mülkiyeti, komünizmi değil, mülkün tabana yayılarak tüm kullarının mülk sahibi olması manasına geliyor olsa gerektir. Yeryüzünün mülkü tüm kulların istifadesi içindir. Bunun tam karşıt kutbunda Firavun gibi ‘benim mülküm’ diyenler ise diğerlerinin mülksüzleşerek mülkün ellerinde tekelleşmesini arzu ederler. Yani Rahman’ı inkâr edip kendi kendilerine yetme arzuları onların şiddetle, zorla da olsa tüm mülkü ele geçirmeye iter. Faiz işte bu hedefin aracıdır.

 

Modern Ekonominin Örnek İnsanı Olarak Faizci

 

  • Homo-ekonomikus denen insan modeli faizcinin ta kendisidir. Soyut bir varlık değil, bizzat somut, aramızda dolaşan bir varlıktır bu. Yani kapitalist sistemde peygamberin yerini ‘şehrin servetiyle önde gidenlerinden’ olan faizci-tefeci almıştır. Tefecinin karakteri, ahlakı, yaşam biçimi diğer insanlar için örnek- model alınmıştır. Refah ancak onu örnek alıp onun yolunda ilerleyerek sağlanacaktır. Herkes tefeci gibi olmaya özenecek, ona benzeyecektir. Ferdin hakikati olarak kendisini takdim eden faizci-tüccarın örnekliği çevresinde böylece yeni bir topluluk da ortaya çıkmış olur. Fert olarak faizci-tüccarı taklit eden, onun gibi olmak isteyen ve hep birlikte paralarını vadeli mevduatlara yatırarak aynı faizciler gibi zenginleşeceğini zanneden, halbuki tefeci-tüccarları daha da zenginleştirip kendisini yoksullaştıran bir halk modeli. Unutmamak gerekir faizci-tüccarların asıl zenginleşme sebebi faizden ziyade ticarettir. Faiz ise ticaretlerini büyütmek için kullandıkları en önemli silahtır. Özellikle 19.yüzyılın ikinci yarısında bazı Osmanlı esnafının dükkanını satıp bu sermayeyi faize yatırdıkları aktarılır. Sözde faiz geliriyle hayatlarını rahat bir şekilde yaşayacaklardır.

 

  • Mevduatlara verilen faiz miktarı üreticilere verilen faiz miktarından hep daha azdır. Dolayısıyla mevduattaki para miktar olarak artsa da gün geçtikçe satın alma gücü düşer. Aynı parayla daha az mal satın alınabilir. Bu güç ‘faizci-tüccarlar’ın kasasına aktarılmıştır. Bankada paran yüzde 10 artarken, o parayla satın alacağın malların üretimi için banka üreticiye diyelim yüzde 15 faizle borç verir. Alacağın malların fiyatı en az yüzde 15 artarken, senin para ancak yüzde 10 artmıştır. Yani sen eskiye göre aynı maldan daha az alabilirsin. Bankadaki paran artmamış; azalmıştır. Bu tam anlamıyla bir sihir, illüzyondur. Parası büyüyecek diye aldatılan milyonlarca insanın parası azalmıştır. Peki bu para nereye gitmiştir? İşte zengin-yoksul arasındaki uçurumun derinleşmesinin sırrı buradadır.

 

  • Kapitalizmin esas iç çelişkisi budur. Satın almasına muhtaç olduğu, mallarını sattığı halkı ve üzerinden bonosunu satın alarak/faizli borç vererek kâr elde ettiği devleti fakirleştirir gün geçtikçe. Yani esasen kendilerine karşı kurdukları bir tuzaktır bu. Şu zamana kadar küresel bir sistem olmadığı için sürekli yer değiştirerek kurtuldular. Önce İtalya, sonra Hollanda, İngiltere ve şimdi de ABD. Hep sömürecek, diğerlerini sömürmelerine alet olarak yeni ülkeler buldular.

 

Sonuç

 

İslam’ın faiz yasağı bugünkü haliyle kredi sisteminin yasaklanması, ortadan kaldırılmasıdır. Zira kredi, borç bir pazar malı değildir. Yardımlaşma, dayanışma esasına dayanan bir hayır faaliyetidir. Birinin krediden kâr sağlaması demek onun tüm yeryüzü sistemindeki eşitliği kendi lehine bozması demektir. Ben sizden servetimden dolayı üstünüm demektir. Sınıflı toplumun oluşumu böyledir. Servete sahip olanlar artık sadece zengin olmalarından dolayı toplumdan faiz adında bir ücret, adeta bir mafya gibi haraç almaya başlarlar. Bu eşitsizliğin merkezi ise merkez bankalarıdır. Onlar parayı bankalara ucuza verirler. Halk ise daha pahalıya alır. Tüm iktisadi sistem böylece temelinde böylesi bir eşitsizliğin üzerine kurulmuş olur. Neden bir grup insan için para daha ucuzdur? Nedir bunların ayrıcalıkları? İşte gün geçtikçe bu azınlık bu yolla sürekli ‘bedava’ servet biriktirmektedir. Yan tüm ülke bu azınlığa sürekli olarak ürettiklerinden haraç verir. İşte modern dünyada, mülkün temeli olan adaleti daha en başta sarsan sebep bu faizdir ve vergisi hakkıyla, adil bir şekilde alınmamış, dolayısıyla arınmamış zehirli servetlerdir.