İbrahim’e selam olsun!
Hacer’e selam olsun!
İsmail’e selam olsun!

Selim ve tertemiz bir kalp ile Rabb’ine yönelen ve teslim makamında, çetin imtihanlardan geçip, Âl-i İbrahim olan, İbrahim ailesine selam olsun. İbrahim Peygamber, Halil olan, Allah’ın dostlarından bir dost. Yanık yüreğiyle dualar gönderen, gözlerinden ığıl ığıl yaşlar süzülen, duyarlı, vefakâr, teslim olan… Halilullah’a selam olsun. O, hiç tereddütsüz, her şeyi ve herkesi cesurca karşısına alıp “Rabb’ine, tertemiz bir kalp ile yönelmişti”. (Saffat Sûresi, 37/84). Âyette apaçık belirtildiği gibi… Annesinin, onu, Nemrut zulmünden kaçırıp, tenha yerlerde büyütürken, yıldızları, ayı, güneşi kendine yâren bilip, yalnızlığı yüreğine içirirken, kutlu, dayanıklı, kavi, sağlam bir imanla donanıyordu içten içe… Doğduğu dünya, şirkin ve zulmün en büyük senaryolarının yaşandığı bir yerdi. Vahyi ağırlayacak olan yürek pak ve temiz kalmalıydı. Bunu biliyormuş gibi, anne, şefkatin ve sevginin ırmağına dualarını akıtarak tenha mağaralara taşıdı adı İbrahim olan çocuğu. İmtihanların çetin duraklarından bir duraktı Azer!

Yüreğini daraltan saldırılardan sonra, derinden, içli yakarışlarla sesleneceği Mabud’una; “Hasbunallah ve nimel vekil” diyerek, tek sığındığı Rabb’ine karşı Azer, putlar inşa ederken başkaldırının aşkın boyutlarında, son ümmetin babası olarak anılacak bir baba yüreği büyütüyordu oysa put yapan bir babaya karşı İbrahim.

Biliyordu çetin imtihanlar ancak kalplerde kazanılıp kaybedilir. Tenha mağaralarda incelik kazanmış yüreğiyle, müsterih, kararlı ve emin olarak yönelmişti Rabb’ine… Bu öyle bir yöneliştir ki, direnmenin ve inancın destanını tertemiz, muvahhit bir yürekle yazarken, tek başına bir millet olduğunu gösterecekti asırlar boyu.

Sağ eliyle ve tüm gücüyle devirdi putları. Şaşkınlıktan dona kalan inkârcı Azer’i, Nemrut’u ve halkı, adeta alaya alan bir ironi yüklüydü sözlerinde. “İlahlarımıza bunu sen mi yaptın ey İbrahim?” (Enbiya Sûresi, 21/62), diye sorguladılar. (İbrahim) ‘Hayır’ dedi, “Bunu yapsa yapsa, şu en iri yarı olanı yapmış olmalıdır, en iyisi mi siz kendilerine sorun, tabi ki eğer cevap verebilirse!” (Enbiya Sûresi 21/63).

“Getir, güneşi batıdan getir!” diye seslendi dimdik ve cesur duruşuyla İbrahim; herkesin önünde Nemrut’a… Eli ayağı birbirine dolanan Nemrut ölümleri çağırdı o zaman. Yalımlı, yakan kavuran ateşleri çağırdı. Ur kentinde, ateşlerin en büyüğü…

Kalabalık büyüdükçe büyüyor, ateş yükseldikçe yükseliyor. Yalımlı alevler aydınlık ve karanlık semalara kıvılcımlar dağıtıyor. Odunlar çoğaldıkça, ateş büyüdükçe, alevler yükseldikçe; İbrahim’in yüreği iman ateşiyle kaynadıkça kaynıyor. Gözlerinden içine yine ığıl ığıl yaşlar akıyor. Ve açıyor ellerini… Tekrar… Bir daha!…” Hasbunallah veni’mel vekil.”

Diye yalvarıyor Rabb’ine…

“Ey ateş! İbrahim’e karşı serin ve selamet ol.” (Enbiya Sûresi, 21/69) diye karşılık geliyor Rabb’inden. İşte o zaman, iman ve aşk ateşiyle kavrulan yüreğine serinlik ve esenlik taşıyor Nemrut’un ateşi.

Nemrut’un ateşi, gül bahçelerine dönüyor, cennetten bir köşe oluyor, yakaran dualarından, İbrahim’in yanan, kaynayan yüreğinden sonra. Önce yüreğini verdi İbrahim. Önce yüreğini kurban etti. En seven, Vedud olan Rabb’ine, sunulan bir yumruk et parçası değildi artık. ‘Selim bir kalp’ olmuştu Nemrut’un kor ateşleri içinde İbrahim’in yüreği…

Kurbanlar bitmiyordu. İmtihan demek, kurbanlar vermek, kurban olmak demekti… Halilullah olmanın, millet babası olmanın, İsmail’in babası olmanın, Muhammet’in atası olmanın yolu kurban olmaktan geçiyordu.

Yolculuk çöllereydi… Issız, yalnız, yakan, kavuran çöllere… İsmail’ini ve Hacer’ini, sakine rüzgârının savurduğu çöllere doğru götürürken, korku ve ümitle ihtiyar yüreği ürperiyor, gözlerinin nemlenmesine engel olamıyordu. Topuklarını yakan, kızgın kum taneleri çatlıyor, savruluyor, rüzgâr, kurban ailesini ısısız çöllere doğru adeta görünmez bir rehber gibi Cebrail soluğuyla sürüklüyordu. Ak saçlarından terler sızarken, yanan topuklarında takat kalmamıştı… Derin bir sükûtla adımları yavaşlayıp durunca öylece bekledi… Sonra birden:

– “Geldik” dedi.

Esmer çehresinin her kıvrımında acının ve yalnızlığın derin izleri, hüzünlü ve korku dolu bir tebessümle Hacer sordu:

– “Ey İbrahim! Bizi kimlere emanet ediyorsun?”

– “Sizi Allah’a emanet ediyorum…”

Peygamber konuşunca susmuştu Hacer. Asırlarca kurban psikolojisinin destanını yazacak, yanık yüzünde acı bir tebessümle susmuş, yavrusuna daha bir sıkı sarılarak, gözleri uzaklara düğümlü ilk teslim olanların, eşsiz şuurunu susarak kazımıştı silinmemecesine…

Gerçek sahibine emanet ve teslim olduğu bilinciyle susmuştu… İşte o zaman, susuzluktan dudakları çatlayan yavrusunu, bağrına bastırıp, yol verdi Halil olan Peygambere. Kölelikten azat olurken de, İbrahim’e eş olurken de, Sare’den ayrılırken de bu suskunluğu vardı üzerinde. Kurban etmişti Hacer… Kadınlığını, zayıflığını, acizliğini, sevdasını, kurban etmişti. O da eşi gibi selim bir kalp ile Rabb’ine teslim olmuştu.

Kızgın çöllerde yanan ayaklarıyla, kavurucu güneşin altında, seraplara koşarken de, üşüten çöl gecelerinde, yıldızlar bir bir avuçlarına dökülürken de, hicret gelini olup, gurbetlere göçerken de biliyordu teslim olduğu Rabb’i hep yanında… Siyahî bir köle olarak, aydınlık ve sabır yüklü imanı kuşandığında, Merve ve Safa tepelerine doğru eteklerini savurarak, koştuğunda, dünyanın merkezinde iman ateşi fokurdamaya başlamıştı bile… Bu nasıl bir ateştir ki, siyahî bir köleyi aşkın ve ulaşılmaz zirvelere taşıyacak, asırlarca insanlık, bu siyahî kölenin eteklerinde secdelere kapanacak. Ve Rabb’i onu Beyt’ine konuk edecek. Ayağına milyarca misafir taşıyacak… Böyleydi işte. Rabb’i Hacer’in teslimiyetini, kurban oluşunu, kurban edişini karşılıksız bırakmamıştı.

İsmail sevilesi olunca, bal damlayınca dudaklarından, sevilen nar tanesi nur tanesi olunca Hacer’in avuçlarında, çetin imtihanların gölgesi düşecekti düşlerine İbrahim’in… İsmail göz aydınlığı, İsmail taze fidan, al yanaklı, ayva tüylü toy delikanlı… İsmail sevdalara durmuş, anne yavrusu. Rüyalar, arkası kesilmeyen rüyalar, İsmail’in gül yüzünün gölgesine düşüyor… Rüyalar ilham olacak, kurban alacak. İbrahim’in baba yüreği titrerken, özlemle, duayla, nice semerelerle bulduğu evladı kurban olacak… İstenen bu… Hasretle yaptığı dualar ve adaklar aklına geliyor. Emanet sahibi, emanetini istiyor.

“Ey yavrucuğum! Rüyamda seni kurban ettiğimi gördüm; bir düşün, ne dersin?”

“Ey babacığım, sana emredilen neyse onu yap; inşallah beni sıkıntıya göğüs gerenler arasında bulacaksın.” (Saffat Sûresi, 37/102).

Teslim olan baba, teslim olan anne ve teslim olan ‘uyumlu, olgun’ bir evlat… Kurban ailesinden, emre itaatin, destansı bir hikâyesi… Bir baba yüreğinin, bir anne yüreğinin ve evladın, adanmışlığı, teslim oluşu ve kurban oluşuyla terbiyesi…

Can parçasını veren İbrahim’in, Hacer’in, canını veren İsmail’in yanında bizler modern çağın sakinleri, neyimizi kurban ediyoruz? Gönül aynamıza, kurban izdüşümü nasıl düşer? Teslimiyet ve kurban ateşinde kavrulup terbiye olan, bir yumruk et parçası olmaktan azat olan “selim bir kalbe” dönüşen, kurban ailesinin yürekleri… Sonra bizim yüreklerimiz, bizim kurbanlarımız?.. Safa ve Merve arasında, yavrusuna su arayan Hacer’e uyarak, katılaşmış kalplerimize iman arayışımız?.. Onların kurbanı kabul olmuş, makamda ağırlanmış bir kurban… Bizim kabul olmuş kurbanlarımız nerede? Bir avuç et parçasını tepsilerde taşıyarak, hayvanları devirip, bol geğirtili sofralarda katık mı yapmak?

Makama, değerli ve kabul gören kurbanlar göndermek için bir daha dönelim âyetlere:

“Onların ne etleri, ne de kanları Allah’a ulaşır; fakat sizden O’na ulaşan yalnızca O’na karşı gösterdiğiniz derin sorumluluk bilincidir.” (Hac Sûresi, 22/37)

Makama sunma vakti geldiğinde, derin sorumluluk bilinciyle kuşanıp, İbrahim gibi, Hacer gibi, İsmail gibi, Habil gibi gönülden, kabul olmuş kurbanlar sunmayı nasip eyle Rabb’im.

SELVİGÜL KANDOĞMUŞ ŞAHİN