Bakara sûre-i celîlesinin 124 ila 129ncu âyetleri arasında İbrahim (as)’ın imtihanı, Kâbe-i Muazzama’nın inşâsı anlatılır. Hz. İbrahim’in ve oğlu-yardımcısı İsmail’in (as) duaları da bu pasajda önemli bir yer tutar. Hz. İbrahim’in ve Kâbe’nin burada anlatılan kıssasını bir eğitim hatta daha da öte bir “olma” süreci olarak okuyabilir miyiz? Deneyelim:

Sınav

124ncü âyet ‘sınav’la başlıyor. Sınav, öğrenci, Rabb. Sıralama böyle. Engeller, meydan okumalar, sınavlar insanı geliştirir. Sınav yoksa hedef de yoktur. Kriz varsa fırsat da vardır. Öğrenci İbrahim (as). Öğrenen, isteyen, talip olan, “olma süreci”ne gönüllü olarak katılan insan. Allah ise bu sürece “Rabb” olarak katılıyor. Mürebbi, terbiye eden, görüp gözeten, destek sağlayan, ortam oluşturan, rehberlik eden, potansiyeli ortaya çıkarıp geliştiren, zenginleştiren… Cehd ü gayret insandan, yardım ve imdat Rabb’den. Ey insan, sen olmak istiyorsun, sen olmak için yaratıldın; iste, yola çık Rabb’in seni yarı yolda bırakmayacak, senin hedefe varman için bütün bir evreni seferber edecektir

Sınama ‘kelimeler’ üzerinden gerçekleşti ve sınanan bu ‘kelimeler’i ‘itmam’ etti, yani tamamına erdirdi. Musâ (as) “Kelîmullah”, İsâ (as) “Kelimetullah”, Kur’an-ı Azîmü’ş-şân ise “Kelâmullah”tır. Öyleyse İbrahim (as)’ın sınavının kelimelerle olmasına şaşmamalı. Kelimeyi yerine oturtmak hayatı yerine oturtmaya eşdeğer. Kelimenin yerinden kayması hayatın kayması…

Sınav Hz. İbrahim’in ‘imam’ kılınmasıyla neticelendi. Önder ve prototip. İbrahim (as) ‘zürriyeti’ için de aynı talepte bulundu. Neticenin kalıcı bir semereye dönüşmesini arzu etti. Talep kabul gördü; ama ehliyet şartına bağlı olarak… Zalimler, yani şeyleri yerinden edenler bu taahhüdün kapsamına girmezler. “Kendisine kötülük eden biri, insanlara önderlik ve yöneticilik yapmaya lâyık değildir.” (İslamoğlu, Hayat Kitabı Kur’an: Gerekçeli Meal-Tefsir).

Teşbihte hata olmazsa önce prototip “ol”uyor; test edilip onaylanıyor. Sonra seri üretim gündeme geliyor. Bu aşamada kalite kontrol mekanizmaları devreye giriyor.

Zorluklar, meydan okumalar yâ Muhammed (s) ve ey ümmet-i Muhammed, sizin “olma” sürecinizin bir parçası. Başınıza gelen her belâ müfredâta dâhil. Biriniz önden yürüyerek hendekten atlayacak, sûru aşacak, ateşlerden geçecek de gül bahçelerine erecek. Diğerleri de bunun mümkün olduğunu görerek kendi imkânlarını keşfedecekler. Kendilerini “gösterecek”ler. En azim sınavlarla sarsılacak olanlar peygamberler, sonra sırasıyla diğer ‘imam’lar.

Mekân

Eğitimin sosyalleşme ve kurumsallaşma aşamasında mekân boyutu önem kazanıyor. 125nci âyet. Mekân huzur veren, sükûneti sağlayan, güvenli bir toplanma yeri, bir namazgâh. Mekân evdir, ev Kâbedir, Kâbe gönül. Gönül evini temiz eylemeli, “Dost gelicek kondurmaya”. Kâbeyi temiz tutmalı… Kimileri tavâf edecek, gelip arınıp dönecek. Kimisi bir süre kalıp kaplarını dolduracak: i’tikâf. Kimisi rükû ve secde edecek. Eğitim mekânı, birlikte “olma” sinerjisini yakalamaya elverişli, çok fonksiyonlu bir sığınaktır. Allah’ın Kâbe’ye veya kalbe “evim” demesi orada başkasına rükû edilmeyecek, başkasına secde edilmeyecek demektir. Ağyârın gölgesi düştü mü, otomatik olarak Allah’ın evi olmaktan çıkıverir.

Bu ‘toplanma’ yerinde insan derlenip toparlanır, kendine döner. İşte bu İbrahim’in makâmı. Sen de bu makamın hakkını ver ey insan. Duruşun, oluşun, dua ile yönelişin hakkını ver.

Artık İbrahim (as) tek başına değil. Yanında asistanı, çırağı, oğlu, öğrencisi, vârisi de var. Hayatın başka hayatlara da değecek. Öğrenciliğin yeni bir aşaması öğretmenlik…

İmam

Birinci aşamada bildiğini hatırlarsın, görürsün. İkinci aşamada hatırladığını yaşarsın; eylemlerinle, performansınla gösterirsin. Üçüncü aşamada başkalarının da senin gördüğünü görmeleri, senin olduğunu olmaları için ışık, rehber, bahçıvan, imam olursun.

126ncı âyet dua. Mekân genişleyerek evden, beytten şehre ve ülkeye dönüşüyor: “Beled”. İbrahim (as) duasında memleket için güvenlik, halk için ekonomik özgürlük istiyor. Ekonomik özgürlüğü sadece iman edenler için istemiş olduğu halde, Rabbi bu isteği düzeltiyor. Öğrenme süreci devam ediyor.

Demin İbrahim (as) genel bir dua yapmıştı, Rabbi onu sınırlandırdı; şimdi özel bir dua yapmıştı, Rabbi onu genelleştirdi. Önderlik liyâkate bağlı, oysa güvenlik ve özgürlük herkese en baştan veriliyor. Hava gibi, su gibi.

Dua

Nihayet İbrahim Beyt’in temellerini yükseltti, İsmail’le birlikte… Dua ettiler. Önce bir eylem ve performans ortaya koydular. Eser ortaya çıkmaya başlayınca kemâl-i edeple, kemâl-i tevazu ile “kabul buyur” dediler. İmrân’ın Kadını da çocuğuna hamile iken aynı tavırla sunmuştu hediyesini: “kabul buyur!” Artık İbrahim’in duaları aynen aktarılıyor Kur’an’da… Tahsis veya tamim edilmeksizin:

“Rabbimiz! Bizi iki müslim eyle!” Teslim olmuş iki kişi. Kayıtsız şartsız itaat eden, uyumlu iki kişi… Barış ve harmoni içinde iki kişi… Kendisiyle, Allah’la, evrenle barışık iki kişi… Kurtulmuş iki kişi. Bağlanarak azâde olmuş iki kişi.

“Neslimizden de müslim bir ümmet.” Ümmet: öncü topluluk…

Bize kulluk yollarımızı göster. Biz sana döndüğümüzde sen de bize dön!

“Rabbimiz, onların içinde bir Resûl ba’s et kendilerinden!” Onlara bir peygamber gönder, kendi cinslerinden. Onların içindeki peygamberi de dirilt. “Senin âyetlerini bir bir okuyacak onlara.” Kur’an’daki, insandaki ve evrendeki âyetlerini onlara tilavet edecek. “Onlara Kitabı ve Hikmeti öğretecek” böylece onları “tezkiye” edecek, arındıracak bir Resûl.

İbrahim’in duası ve İsmail’in âmini insanın “olma”, özüne dönme, var oluş amacını gerçekleştirme sürecinin programı ve yol haritası gibi. Mustafâ (sav) bu programı uyguladı, bu yol haritasını takip etti. Hz. Mustafâ şöyle buyurdu: “Ben atam İbrahim’in duasıyım.” (Ahmed, IV/127, V/262).

FATİH OKUMUŞ

“Cennetim Olur Musun?”

elini tutsam, dünyanın öbür ucuna
benimle birlikte gelir misin? bekle desem,
dünyanın bir ucunda beni bekler misin?

denizimde fırtınalar çıktığında limanım
olur musun? karanlık bastırdığında deniz
fenerim, hava açınca yıldızlarım olur musun;
bulutlar göğü kapladığında pusulam?

mihengim, turnusol kâğıdım olur
musun? yüreğimin suyu bulandıkça
onu durultacak iksirim?

kapılar kapandığında kapım, yollar aşındığı
vakit yolum, saklanmak istesem duvarım
olur musun? özgürlüğüm ve mapusanem?

üşürsem evim olur musun? yorganım,
ana kucağım? çölümde vaha olur
musun? vahamda hurma ağacım?

dağın tavşanı, çölün ceylanı, gecenin hayalleri
bağrına bastığı gibi beni bağrına basar
mısın? şak şak yarılsa bile gökten umudunu
kesmeyen kıraç tarlalar gibi umut bağlar
mısın bana? gitmek istersem kanatlarım olur
musun? kalmak istersem ayağımda prangam?

hurilerim olur musun? kudret helvam ve
bıldırcınım? soğanda sarımsakta gözüm
yok, tih çölü sürgününde gözüm yok. ateş
almaya gidersem, kırk vakit sonra dönsem
bile aynı yerde beni bekliyor olur musun?

kavmim beni terk ederse ve ben
kavmimden kaçarsam, bir kez arkana
bakmadan arkamdan gelir misin?

ot bitmeyen bir vadide yalnızca Allah’a
emanet edip gidersem, sen de beni
kınamaksızın O’na güvenir ve sa’y eder misin?

ümidimi kaybettiğim anda ümidim,
neş’emi kaybettiğim zamanlarda
coşkum, kalbim işgale uğrarsa
halaskârım ve rehberim olur musun?

arkadaşım, yoldaşım, sırdaşım, enîsim,
huzûrum, sürûrum, nûrum, zînetim,
nîmetim, cennetim olur musun?
(Fatih Okumuş, “Cennetim Olur
Musun?”)