İKTİBAS

İBNİ TEYMİYE’DE ALLAH TASAVVURU-ELEŞTİREL BİR YAKLAŞIM-[1]

                                                                                             Tûba ERDEM

                                                                  te.editorial.stuff@gmail.com

 

Tanrı Tasavvurunda Yöntem Sorunu

Tanrı tasavvuru dinden dine, kültürden kültüre, çağdan çağa değişkenlik gösterebilmektedir. Tanrı’nın gerçek mahiyeti ne olursa olsun, açıktır ki her insan ancak kendi zamanının Tanrı’sını bilebilir; O’na kendi zamanının diliyle kendi zamanının kurumları, âdetleri, gelenekleri ve teolojileri aracılığıyla hitap eder. Burada vurgulamak istediğimiz husus Tanrı tasavvurunun bütünüyle değişmesi değil, algı ve anlayışımızdaki büyük değişikliklerdir. Tanrı’nın aynı niteliklerinin insana farklı anlamlar ifade etmesi ve değişik çağrışımlar yapmasıdır. Tarım toplumunun şartlarıyla sanayi toplumunun şartları bir olmadığı gibi bu şartların insanda oluşturduğu yaşayış ve anlayış da bir değildir. Salt şartların değişmesi insanı Tanrı’dan uzaklaştırmaz. Kendi döneminin şartlarına göre insan Tanrı inancının rolünü ve yerini doğru bir şekilde belirlemediği takdirde, inancının işlevselliğini yitirmesine dolaylı yoldan sebep olacaktır. Bugün biz modern çağda yine aynı problemle karşı karşıyayız. “Tanrı kavramı ve din modern dünya için neler ifade etmelidir?” sorusuna yeterli ya da ikna edici cevaplar verememenin sorumluluğu altında kalmaktayız.

Bu çalışmada İbn Teymiye’nin (v.728/1328) savunduğu Allah tasavvurunda değişikliği ilke olarak reddetmesi bakımından tipik bir örnek olan Selefiyye’nin sabit teolojik anlayışı ile kelâmcıların ve felsefecilerin savunduğu zamana, şartlara ve fikrî akımlara göre bir takım terminoloji kazandırılmış ve yeni bir şekle büründürülmüş teolojinin farklılıklarına değineceğiz. Her ne kadar reddetse de İbn Teymiye gerek kelâmcılardan gerekse de felsefecilerden yararlanmış Mütekaddimûn Selefiyyeden farklı görüşler ortaya koyabilmiştir. Bu itibarla Selef’in Allah tasavvurunu İbn Teymiye ekseninde ele almanın hem ekol içindeki değişikliği görmek hem de kelâmcılarla girdiği tartışmaları müzakere etmek açısından yararlı olacağı kanaatindeyiz. Hayatın, zamanın dışına savrularak ve sürekli Selef’e gönderme yaparak Allah inancını hayatın her vechesinde etkin, dinamik tutmak güçtür. Tarihi, sosyal, kültürel şartlar ve epistemolojileri dikkate alıp Kur’ân ve sünnette belirlenen Allah inancı temel alınarak Allah tasavvurunun bize neler ifade etmesi gerektiği sürekli müzakere edilmelidir. Kur’ân’ın bize sunduğu Allah tasavvuru ve bununla ilgili getirdiği ilkeler günümüz insanının dünyasını düzenleyen dinamik bir tasavvur haline getirilmelidir. Zira İslâm inançları Allah merkezli olup, diğer tüm ahlâk ve amelin de bu öze inşa edildiği bir sistemdir. İbn Teymiye’nin Selefin Teolojisini aynen sürdürmediği halde ilke olarak tüm zamanlar için muhafaza edilmesi gereken değişmez bir teoloji olarak savunmasını inceleme konusu yapacağız.

Elbette ki biz Selef ile aynı Allah’a iman ediyoruz, ancak onlar kendi dönemlerinin şartlarını iyi okumuş ve sahip oldukları Allah tasavvuru kendi dünyalarını her yönden kuşatmıştı. Biz şayet bugün Selef’in yolundan gitmek istiyorsak kendi dünyamızı kuşatan bir Allah tasavvuru ile bunu başarabiliriz. Selef’e uymak onların sözlerinin tarihî ve sosyal şartlarını dikkate almadan olduğu gibi taklit etmek olmamalıdır.

Bilgi Teorisi ve Allah Tasavvuru

İslâm düşüncesinin en büyük münekkitlerinden biri olan İbn Teymiye’nin, eserlerinde değindiği konular arasında belki en önemlisi akıl-nakil ilişkisi üzerindeki görüşleridir. Her ne kadar nasçı bir tavır alsa da aklı sorgulama ve aklın mutlaklığına itiraz etme bakımından olumlu bir görev üstlenmiştir. Zira modern dönemde olduğu gibi insanlar zaman zaman aklı mutlaklaştırma, dogmalaştırma gibi koyu rasyonalist bir akıma kapılmışlardır. Böyle zamanlarda aklı sorgulamak birçok kez ihmal edilebilmektedir. Koyu akılcılık bir yandan tecrübî bilgiyi hafife alırken diğer yandan vahyin bilgisine açık kapı bırakmaz.

İbn Teymiye aklî delil için nakle muhalif olmama şartı arar. Zira ona göre nakil karşısında akıl zayıf ve âcizdir, üstelik ona birçok şüphe ârız olur. Hal böyle olunca şer‘ karşısında akla güvenilmez.

Allah ile yaratıklar arasında ortaklığa neden olur düşüncesiyle küllî bilgiyi, dolayısıyla kıyası reddederek, onun yerine Allah ile mahlukat arasında ortaklığa neden olmadığını düşündüğü ve yine bu tür akıl yürütmeye bağlı olan evlâ kıyası kullanır. Tikellerden tikele intikal ederek elde edilen bilgide herhangi bir ortak nokta yoktur. Zira tikeller dış dünyada belirli bir şekilde varolan varlıklardır. Bundan dolayı Allah’ın varlığının ispatı kıyasla ortaya konamaz. Bilakis Allah’a delâlet eden ve O’nunla diğer varlıklar arasında ortaklığı gerektirmeyen âyetlerle bilinir.

Her şeyin şu dört varlık alanı bulunur: 1-zatta, hakikatte, 2-bilgide, zihinde, 3-dilde, 4-yazıda. Zatî vücut, her şeyin kendinde varolmasıdır, zihnî ise kalplerde olan epistemik varoluştur. Lisanî olan ibarede varolandır. Yazıda olan resim ve hatta varolandır. Hattın öğretimi, ifadenin öğrenimini, ifadenin öğretimi ise bilgiyi doğurur.

İbn Teymiye’ye göre bilgi iki türlüdür. 1-Pratik bilgi; meydana gelmesinde amelin şart olduğu bilgi. 2-Nazarî ve ihbarî bilgi; meydana gelmesinde pratiğine ihtiyaç duyulmayan bilgi. Allah’ın birliğini, isimlerini, sıfatlarını, peygamberlerin doğruluğunu, melekleri ve kitapları bilmek gibi. Bu kısımda şer‘ ve akıl bilgiye kaynaklık eder.

İbn Teymiye aklî delillerin Allah’ın varlığı ve nübüvvet müessesesinin gerekliliği ile ilgili bize bilgi verdiği halde Allah’ın zâtı ve sıfatları ile peygamberin şahsiyeti hakkında bilgi vermeyeceğini söylemektedir. O, kelâmcıların Allah’ın varlığını temellendirmek için geliştirdikleri varlık görüşünden hareketle Allah’ın sıfatları hakkında fikir yürütmelerine karşıdır. Zira akıl Allah’ın varlığını elçinin gerekliliğini ispat edebilir ama ötesine geçemez. Zira bu noktadan itibaren sem‘ bize bilgi verir. Nübüvveti akılla ispat ettikten sonra bir zatın şahsında elçiliğinin ispatı için akıldan vahye sıçramak mahzurlu görülmemelidir. Zira vahiy akla hitap eder. Vahyin sunduğu aklî delillere bakarak bir insanın elçiliğine inanmak, göstereceği maddî mucizeleri temel almaktan daha sağlıklıdır. İbn Teymiye bu noktada maddi mucizeye değil sem‘î aklî delile itibar eder. Hıristiyanlıkta ise nübüvvet müessesesi atlanarak Hz. İsa’nın içinde yer aldığı bir tanrı tasavvuruna gidilir. Bu durumun doğal bir sonucu olarak da teoloji yerine İsaloji yapılır. Halbuki İslâm’da teolojinin temeli akılla kurulur, oradan nübüvvet müessesesinin imkanı akıl yoluyla ispatlanır. Herhangi bir insanın şahsında risalet görevi hem aklî hem naklî delillerle ispatlanır. Bu durumda Hıristiyan teoloji daha başında aklî temelden yoksun kalır. Zira İsa’nın (a.s.) ulûhiyetini ispat edebilecek aklî delil bulmanın güçlüğü ortadadır.

Gerek Aristo’nun “Tanrı kendisinden başkasını bilmez” şeklindeki görüşü olsun, gerekse de İbn Sina’nın “Tanrı tikelleri ancak tümel kanunları içinde bilir” şeklindeki yargısı olsun, Tanrı’nın bilgisini kısıtlayıcı mahiyetteki bu yargıları Kur’ân’daki Allah tasavvuru ile bağdaştırmak oldukça zordur. Nitekim Gazâlî gibi İbn Teymiye de filozofların ilim sıfatıyla ilgili kısıtlayıcı yargılarını İslâm’daki ulûhiyet inancıyla bağdaştırılamaz bulmuştur. Tikelleri dışta bırakan bir tümel bilgi, etkin (fiilî) bir bilgi de sayılmaz; dolayısıyla bu bilgi ne bir şeyin varolmasına ne de yapılmasına etki edebilir. Bu nedenle İbn Teymiye, filozofların bir yandan tikelleri Tanrı’nın bilgisinin dışında tutmalarını, bir yandan da O’nun bilgisinin etkin bir bilgi olduğunu, yani Tanrı için bilmenin aynı zamanda yapmak demek olduğunu savunmalarını bir çelişki kabul etmiştir.

İbn Teymiye’ye göre Allah’ın zât ve sıfatlarının hakikatini kavramada bir metot yanlışlığı yapılmakta; Allah’ın nitelikleri hiçbir zaman başkaları için, yaratıkların nitelikleri de hiçbir zaman O’nun hakkında söz konusu edilmemelidir. Ona göre Allah duyu organlarıyla duyulabilir nesneler gibi algılanmak istenmekte, yer kaplayan ve belli bir zaman diliminde varolan, cins ve nev‘i olan, cevher ve arazlardan meydana gelmiş diğer varlıklar araştırılır gibi araştırılmaktadır. Metottaki bu yanlışlık ise, insan zihnini doğru olmayan birtakım neticelere, Allah hakkında yanlış bazı kanaatlere götürmektedir.

Analoji ve dedüksiyon gibi kıyaslarla O’nunla yaratıkları arasında ortaklık kurulamaz. Onun hakkında en mükemmel sıfatlar söz konusudur. Yaratıkların vasıflandığı her kemal ile nitelenmeye, daha layıktır. Yine yaratıklar için noksanlık sayılabilecek her şeyden de O’nun öncelikle tenzih edilmesi gerekir. Yaratıklar isimde uyuşmakla birlikte benzerlikten uzak olabiliyorsa, yaratıcının isimde uyuşmakla birlikte yaratıklara benzemekten münezzeh olması öncelikle sabittir.

İbn Teymiye’ye göre bir şeyin ispatı onun tasavvur edilebilmesinden çıkarılır. İspatı tasavvur edilemeyenin ispatı mümkün değildir. Mesela Hıristiyanlar uknum, teslis ve ittihad konularında tasavvur edilemeyen şeyler söylemeleri bakımından ispattan uzaktırlar. Ancak peygamber, tasavvur edemediğimiz bir şeyi dahi söylese tasdiki zorunludur. Akıl ile ispat edilen konularda ise sahibinin bunu tasavvur edebiliyor olması şart koşulur. Aksi halde bilgisiz durumuna düşülür. İbn Teymiye kelâmcı ve felsefecileri tasavvur olunamayan şeyleri söylemekle eleştirirken kendisi de haberî sıfatları te’vil etmemekle tasavvur olunamayan şeylerden bahsetmektedir. Peygamber için bu kuralın geçerli olmadığı kaydını herhangi bir sınırlama yapmadan koymak da izah edilebilir gözükmemektedir.

İbn Teymiye’nin de belirttiği gibi Allah’ın zatında sıfatlarını terkip etmemiz zihnî bir durumdur. Yoksa birtakım cüzlerin birleşmesinden oluşan ontik bir mürekkep değildir. İnsan epistemolojisi O’nun Zat’ında birtakım manaları ayrı ayrı düşünüp bunları bir terkibe götürerek tasavvur edebilmektedir. Bu manaların birbirinden ayrı manalar halinde bir Zat’da tasavvur olunması sanki bir teaddüt varmış intibaı uyandırır. Halbuki buradaki teaddüd Allah’ın zat’ı değil insanın bilgisinin doğasıyla alakalıdır.

İbn Teymiye’nin Allah tasavvurunu tartışırken üzerinde durduğu önemli bir konu da terminoloji problemidir. Kelamcılar Selef’e nispetle yeni bilgiler ışığında ve bu bilgilerin getirdiği terminoloji aracılığıyla Allah tasavvurunu yeniden kurmaya çalışıyorlar. İbn Teymiye’ye göre “araz” ve “hâdis” gibi özel terimler kelâmcılara aittir. Ne Arap dilinde ne de Kur’ân dilinde böyle bir terim vardır. Bu terimleri ilk kez ortaya atanlar bid‘atçilerdir. Bid‘at ehli ise Hz.Peygamber tarafından zemmedilmiştir. İbn Teymiye, İslâm düşüncesinin yeni terimlerle zenginleşmesini eleştirmektedir. Bu terimlerin kullanımı bazen kusurlu olsa bile bu, mutlak reddini gerektirmez.

Varlık Anlayışı ve Allah Tasavvuru

İbn Teymiye’ye göre Mu‘tezile kelâmcılarının âlemin hudûsunu ispat için kullandıkları cevher-araz ilişkisi konusundaki fizik görüşleri, zat-sıfat görüşlerine yansıyarak onları yanlış sonuçlara götürmüştür. Halku’l-Kur’ân, ruyetullah ve istivâ hakkındaki görüşleri bu kapsamda değerlendirilmelidir. İbn Teymiye Mu‘tezile’nin Allah’ın görülemeyeceği yolundaki görüşlerini ispat etmek için başvurduğu “cisim, mütehayyiz (uzayda yer tutan)” gibi kavramların kullanımını eleştirir. Onların “görülmek ancak yönleri olanlar için (cisim) mümkündür” ve yine “Allah’ın konuşması ve görülmesi mümkün değildir, zira O cisim ve mütehayyiz değildir” türünden delillerinde kullandıkları araz, cisim, cevher, mütehayyiz, hulûl, havadis, v.b. kavramlar Allah’ın kendini anlattığı ve Rasûlünün bize bildirdiği sıfatlardan uzaktır. Onlar Allah’ın sıfatları hakkında Kur’ân’ın kavramlarını kullanmak yerine mezheplerince türetilen yeni kavramlarla konuşurlar. O, kelâmcıların istidlallerinde tecrübe verilerini bırakıp teorik, spekülatif ispatlar ileri sürmelerini, ayrıca ilk dönem ilmî gelenekte bulunmayan kavramlar üretmelerini veya mevcut terimlere yine bu gelenekte bulunmayan anlamlar yüklemelerini eleştirir. İbn Teymiye, kelâmcıların hudûs delili gibi zihnî ve felsefî delillerinin problemi çözmek yerine zorlaştırdığı ve yeni problemler açtığı kanaatindedir.

Kelâmcıların hudûs delili, kelâmullah konusundaki görüşlerini de etkilemiştir. İbn Teymiye bu konuda şöyle der: “Kelâmcılar, eğer Rab konuşacak olursa, o zaman sıfatlar ve fiiller de onunla kaim olur, bu ise imkansızdır” düşüncesine kapılmışlardır. Derler ki: “Çünkü bizler alemin hudûsu için, cisimlerin hudûsunu delil getiriyoruz. Bunların hadis oluşuna da onlarla kaim olan ve sıfat ve fiillerden ibaret olan arazları delil getiriyoruz. Eğer sıfat ve fiiller Rabbimizle kaim olacak olursa O’nun da hadis olması gerekirdi.” Bu mantığa göre ya hudûs delilinden vazgeçilecek ya da Allah’ın zatının araz alması kabul edilecekti. Şayet sıfat ve fiiller Allah ile kaim oluyorsa, O’nun da hâdis olması gerekir. Zira Allah’ın fiillerinin Allah ile kaim oluşu ile hudûs delili birlikte savunulamaz. İbn Teymiye hem böyle bir istidlâle karşıdır hem de bu terimlerin Allah hakkında kullanılmasını tasvip etmez.

İbn Teymiye’ye göre Allah âyetlerde haber verdiği gibi fiilleri sebepleriyle birlikte yapar. Allah fiilleri bu sebepler vasıtasıyla değil, sebeple fiili bitişik yaratır diyen naslara muhalefet eder. Ona göre Allah’ın sebepleri vasıta kılmadan fiili vücuda getirdiğini savunmak, canlı varlıklardaki kudreti ve eşyadaki tabiatı inkar etmek demektir. Halbuki insan bu kudret sayesinde fiilde bulunabilir. Varlıkta müstakil olarak bir şey yapabilen yoktur. Ancak Allah tamamen bağımsız olarak iş yapabilir.

İbn Teymiye Sıfâtiyyeden bazılarının Allah hakkında rıza, gazap, sevme, buğuz, yahut istivâ, nüzûl, ityân, meci’, vech, yed, gibi sıfatlar kabul etmenin bunların cisimlere has özellikler olmasını gerekçe göstererek tecsime yol açtığını savunmalarını reddeder. Zira ona göre hayat, ilim, kudret, sem‘, basar, kelam sıfatları da cisimlerde bulunan nitelemelerdir. Şayet yukarıda sayılanlar tecsimi gerektiriyorsa bu sıfatların da tecsime götürmeleri gerekir. İbn Teymiye “ilâhî sıfatlarla cisimlerdeki manalar arasında ortaklık görülürse reddedilmelidir” gibi bir kural varsa bu kuralın her zaman uygulanması gerektiğini savunmaktadır. Mu‘tezilenin “her nitelenen şey cisimdir”, “Allah cisim değildir” “o halde Allah nitelenemez” şeklindeki istidlali kesin bilgi vermemektedir. Zira “her nitelenen cisimdir” önermesi ispata muhtaç bulunmaktadır. Allah’ın bu sıfatlarla isimlenmesini kabul edip aynı sıfatlarla nitelenmesini kabul etmemek etimolojik bir anlaşmazlıkla ilgilidir.

Nefiycilere göre sıfatlar ancak yer kaplayan bir cisimle kaim olabilir. Cisimler ise tekdüzedir. Şayet Allah ile kaim sıfatlar varsa bu O’nunla cisimler arasında münasebeti gerekli kılar. Yalnızca cisimlerin sıfat alabileceğini söyleyerek sıfatları cisme hasretmek savunulması mümkün olmayan bir önermedir ve ispatı da mümkün değildir.

İbn Teymiye’ye göre âyette Hz. İbrahim yıldızların, güneşin ve ayın ortaya çıkıp batmaları hadisesi karşısında “ben doğanları, hareket edenleri, hal değiştirenleri, hareket ve hâdislerin kendisiyle kaim olduğu şeyleri sevmem” dememiştir. Eş‘arî’ye göre Hz.İbrahim (a.s.) farklı varlıklar olan ay ve yıldızın ufûl (kaybolmada)de birleşmeleri nedeniyle onlardan birinin ilâh olamayacağına hükmetmiştir. İşte bu nazar ve istidlalde bulunmaktır. Hz. İbrahim’in delilini incelediğimiz zaman kullanılan terimlerin kelâmcıların geliştirdikleri kavramların aynını ve kapsamını birebir karşılamadığını görmekteyiz. Ancak bu deliller Hz.İbrahim’in akıl yürütme yoluyla ortaya koyduğu deliller olmalarının yanı sıra kelâmcıların istidlâllerinde kullandıkları değişim, hareket-sükûn ve mekan terimleriyle tamamen ilgisiz değildirler. Hz.İbrahim’in kendi zamanının insanına uygun olarak ifade ettiği delili felsefi tahlillerden geçirip kelâmcıların varlık görüşlerinin kalıbına dökersek bunun onların istidlallerine aykırı olduğunu da söyleyemeyiz.

Allah Tasavvurunda İspat-Tenzih Dengesi

Allah’ı yaratıklara benzetme endişesiyle O’na isim veya sıfat izâfe etmekte çekimser davrananların görüşlerine katılmayan İbn Teymiye, Allah’ın sadece zihnî bir varlık olmayıp O’nun fiilen de mevcut bulunduğunu ve ancak isim ve sıfat yoluyla idrak edilebileceğini savunmaktadır. Allah kendisini insanlara tanıtırken, somuttan soyuta intikal metodunu uygulamış, bunu da insanların âşina olduğu, duyular âleminin kavramlarını kendi zâtı için kullanarak gerçekleştirmiştir. Ancak bu tanıtım ve nitelemeler sırasında tam bir “ispat-tenzih dengesi” gözetilmiştir. Allah hakkında ispat edilen bütün isim ve sıfatlarda akıl ve hayale gelebilecek her türlü yaratılmışlık belirtisinin insan zihninden uzaklaştırılmasının gerekliliği vurgulanmaktadır.

İbn Teymiye’de Ehl-i Sünnet kelâmcıları ile filozofların sıfatlara dair görüşleri arasında orta bir yol bulma çabası sezilmektedir. O, ilke olarak sıfatların varlığının “zorunlu” olduğunu belirterek Ehl-i Sünnet düşüncesine temelde katılmaktadır. Zira biz zihnen nitelikleri bulunmayan bir varlık düşünemeyiz. Bu sebeple Tanrı’nın zâtı gibi sıfatlarının varlığı da ezeli ve ebedi olarak zorunludur. Fakat İbn Teymiye, Tanrı’nın varlığından ayrı ve bağımsız birer zorunlu realiteler gibi düşünülebilecek olan sıfat anlayışını kabul etmezken de filozofların görüşlerine yaklaşmaktadır. Çünkü Eş‘arîlerin sıfatları “zâta zâid” saymalarına karşılık, İbn Teymiye, “zâta zâid” terimini kullanmamaya özen göstermiş ve bunun yerine sürekli sıfatların “zâta bağlı” (lâzım, mülâzım) olduğunu, zâtla sıfattan biri diğerinin faili olmadığını, zâtın “sıfatlar için birer mahal” ve mevsûfun yine “sıfatlar için bir taşıyıcı” (kâbil) olduğunu ifade etmiştir. Ayrıca İbn Teymiye, haklı olarak bu tür tartışmaların biraz da kavramsal olduğuna da işaret etmektedir.

İbn Teymiye’ye göre sadece teşbihi nefyetmek ispat yöntemi açısından yeterli değildir. Şayet yalnızca bununla yetinilecek olursa, O’nun hakkında teşbihi nefyetmekle beraber sayısız uzuv, fiil ve noksanlık gündeme getirilebilecektir. Meselâ bir müfteri çıkıp da Allah ağlar ama bizimki gibi değil, acıkır ama bizimki gibi değil, susar ama bizimki gibi değil, güler ama bizimki gibi değil, yüzü vardır ama bizimki gibi değil, midesi vardır ama bizimki gibi değil diyerek sözümona teşbihi reddeder gibi yapıp tüm uzuvları O’na isnat edebilir. İbn Teymiye Allah tasavvuru açısından yalnızca teşbih tehlikesi ve tenzihi eksen almanın mahzurları üzerinde durmaktadır.

İbn Teymiye tek başına selbî yaklaşımın yeterli olmadığını, her nefyin bir ispatı gerekli kılmadığını düşünmektedir. Allah’ı yalnızca selbî sıfatlarla niteleyenler ne mevcut ne de övülmüş bir ilahtan söz etmektedir. İbn Teymiye’ye göre Allah ne âlemin içinde ne de dışında diyenler O’nu yokluğa yaklaştırıyorlar. Bu durumda selbî yöntemi takip edenler, Allah ile yokluğu birbirinden ayırt edecek sübûtû nitelikler ortaya koyabilmelidirler. Zira saf nefiyde ne övgü ne de kemalden söz edilebilir. Koyu bir nefiycilik niteliksizliğe ve hatta yokluğa yakındır. Yokluk varlığa benzemez ama hakkında herhangi bir övgüden de bahsedilemez.

İbn Teymiye’ye göre yaratan ile yaratık arasında ontolojik ayrım yapamayanlar, aralarında herhangi bir varoluşsal benzerlik bulanlar insanların en sapıklarıdır. Yaratıcı ile yaratıkların “mevcut” ismini almalarından hareketle varlık tek kategoriye indirgenemez.

İbn Teymiye Mu‘tezilenin esmaullahı kabul edip sıfatlarını kabul etmemesini bir çelişki olarak değerlendirir. Zira İbn Teymiye’ye göre isimlerin kabul edilmesiyle sıfatların kabul edilmesi arasında fark yoktur. İbn Teymiye sıfatların, şahitte hayat, ilim ve kudret gibi vasıfları alanın yalnızca cisimler olduğu ve bunun da teşbihi gerektirdiği gerekçesiyle reddini çelişkili bulur. Zira sıfatları red için öne sürülen bu gerekçe isimler için de geçerlidir. Sıfatlarla cisim arasında zorunlu bir ilişki varsayılırsa bu isimler hakkında da ileri sürülebilir. Diğer yandan nefiyde aşırıya kaçılıp “O, ne mevcut, ne diri, ne alîm ne de kâdirdir” gibi bir iddia O’nu yokluğa benzetmekle sonuçlanır ki bu ise teşbih tehlikesinden daha kötüdür. Nefyi de ispatı da reddetmek, iki zıddın birleştirilmesi bakımından imkansızdır.

Aşırı bir tenzih anlayışının Allah-insan arasındaki dengeyi bozması mümkündür. İbn Teymiye’nin naklettiğine göre, nübüvveti inkar edenler “kral sıradan insan-lara elçi göndermediği gibi insanlık rasûl gönderilmeye ehil değildir” demekteydiler.

Müşrikler ise Allah’a aracısız yaklaşmayı O’nun Yüce Zâtına saygısızlık addetmişlerdi. Bu sapkın Tanrı anlayışına göre, Allah o kadar yücedir ki insan hiçbir şekilde O’nunla muhatap olamaz, olsa olsa birtakım aracılar yahut da şefaatçılar muhatap olabilir. Allah’ı insanı muhatap almaktan tenzih edenler Allah ile insan arasına kutsal saydıkları aracılar koyarak Allah anlayışlarını işlevsiz hale getirmekteydiler.

İbn Teymiye’ye göre naslardaki “fevk”, “ulüv” (üstte, yüksekte olma) gibi ifadelerden herhangi bir yaratık özelliği çıkarılamaz. Allah’a yön isnadını reddeden, yönü yaratıklar içinde olma şeklinde anlıyorsa, böyle bir yön anlayışı Allah hakkında reddedilir. Şayet yönle Allah’ın âlemin ötesinde oluşu kastediliyorsa, “fevk” ve “ulüv” gibi ifadelerin O’nun yaratıklardan farklılığını, ayrılığını anlatması anlamına yüklenmesi doğrudur.

[1] Bu bölümde sayımızın konusu olarak belirlediğimiz Allah tasavvuru konusuna katkıda bulunmak amacıyla Prof. Dr. Hüseyin Aydın’ın 2006 yılındaki İbn Teymiye’de Allah Tasavvuru (eleştirel bir yaklaşım) isimli çalışmasını özetlemeye çalışarak istifadenize sunmayı hedefledik. Çalışmanın tam metnine şu linkten ulaşabilirsiniz.

http://ktp.isam.org.tr/pdfdrg/D03265/2006_2/2006_2_AYDINH.pdf