Doç.Dr., Dicle Üniversitesi İlahiyat Fakültesi İslam Tarihi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi

Bu çalışmamızda Hz. Peygamber’in eşlerinden bir ay boyu ayrı kalması konusunu incelemeye çalışacağız. Tahrim Olayı diye meşhur olan bu hadise, Medine toplumunda heyecan yaratmış önemli bir vakadır. Konu üzerinde kaynaklara iki rivayet yansımıştır. Müelliflerin, bu iki rivayetten hangisinin doğru olduğu konusunda tereddütleri bulunmaktadır. Son dönem Müslüman müellifleri bir rivayet üzerinde odaklanırken, müsteşrikler ise diğer rivayetin doğruluğu üzerinde durmuşlardır. Bir kısım müellifler iki rivayetin de doğru olabileceğini ve bu sebeple âyetlerin iki defa indiğini belirtirken,[1] bir kısım müellifler ise konu ile ilgili olarak nazil olduğu bildirilen âyetlerin bu iki olay sebebiyle de inmediğini, iniş sebeplerinin birden çok olabileceğini,[2] eskiden beri devam eden olaylar silsilesi sonucu olduğunu belirtirler.[3] Şimdi bunları izah etmek üzere konu ile irtibatlı olarak aktarılan iki rivayeti incelemeye çalışalım.

  1. Rivayet

 

Hz. Âişe der ki: “Rasûlullah Aleyhisselam, tatlıyı ve balı severdi. İkindi namazını kılıp dönünce, kadınlardan birinin yanına varırdı. Hafsâ’nın odasına varıp onun yanında her zamanki kalışından daha çok kalınca, kıskandım. Rasûlullah’ın Hafsâ’da bu kadar kalışının sebebini sordum. Hafsâ’ya kavminden bir kadın küçük bir tulum bal hediye etmiş, o da bu baldan şerbet yapıp Rasûlullah’a içirmiş! Kendi kendime, ‘Biz de, vallahi, ona bir tedbir düşünürüz!’ dedim. Bunu Sevde binti Zem’a’ya anlattım ve dedim ki: ‘Rasûlullah yakında senin yanına gelecektir. Yanına gelince, ona, ‘Yâ Rasûlallah! Megâfir mi yedin?’ dersin. O, sana, ‘Hayır!’ diyecektir. Bunun üzerine, sen ona, ‘Ya bu koku nedir?’ dersin. [Rasûlullah Aleyhisselam, üzerinde böyle ağır koku bulunmasından hiç hoşlanmazdı.] Tabiî ki, sana, ‘Hafsâ bana bir bal şerbeti içirmişti’ diyecektir. Sen de o zaman, ‘Demek o balın arısı urfut ağacından yayılmış, bal toplamış!’ dersin. Ona ben de böyle diyeceğim!’ Safiyye’ye de, ‘Ey Safiyye! Sen de ona böyle dersin!’ dedim. Sevde, ‘Kendisinden başka ilah olmayan Allah’a yemin ederim ki; Rasûlullah Aleyhisselam yanıma geldiğinde, ey Âişe, söylememi istediğin sözü, senden korktuğum için, Rasûlullah Aleyhisselam daha kapıda iken, neredeyse söyleyiverecektim!’ dedi. Rasûlullah Aleyhisselam yanına gelince, Sevde, ‘Yâ Rasûlallah! Megâfir mi yedin?’ diye sordu. Rasûlullah Aleyhisselam, ‘Hayır!’ buyurdu. Sevde, ‘Ya bu koku nedir?’ diye sordu. Rasûlullah Aleyhisselam, ‘Hafsâ bana bir bal şerbeti içirmişti’ buyurdu. Sevde, ‘Demek ki, o balın arısı urfut ağacından yayılmış, bal toplamış’ dedi. Rasûlullah Aleyhisselam benim yanıma geldiği zaman, ben de kendisine böyle söyledim. Sonra, Safiyye’nin yanına vardı. O da bunun gibi söyledi. Rasûlullah Aleyhisselam Hafsâ’nın yanına varınca, Hafsâ, ‘Yâ Rasûlallah! Sana şu bal şerbetinden yine içireyim mi?’ diye sordu. Rasûlullah Aleyhisselam, ‘Hayır! Artık onun bana gereği yok!’ buyurdu. Sevde, bana, ‘Sübhânallah! Vallahi, onu bal şerbetinden mahrum ettik!?’ dedi. Ben de, ona, ‘Sus, sesini çıkarma!’ dedim.”[4]  Hz. Âişe, Hz. Hafsâ’ya karşı yaptığı bu işin açığa çıkmasından korkmuştu.[5]

Buhari’den gelen rivayet ise şu şekildedir: “Âişe şöyle demiştir: Rasûlullah,  Zeyneb b. Cahş’ın yanında bal şerbeti içerdi ve onun yanında çok kalırdı. Bunun üzerine ben ve Hafsa, Rasûlullah ikimizden hangimizin yanı­na gelirse ona “Sen meğâfir mi yedin? Ben sende meğâfir kokusu buluyorum” desin diye söz birliği yaptık. (Rasûlullah geldiğinde Hafsa bu sözü söyledi). Rasûlullah (S): “Hayır, ben meğâfir yemedim. Lâkin ben Zeyneb b. Cahş’ın yanında bal şerbeti içmiştim. Artık bir daha onu içmem. Ve işte yemîn de ettim. Sakın bunu başka bir kimseye haber verme!” bu­yurdu.”[6]

İlk rivayette, evinde bal olan Hafsa iken, ikinci rivayette, Hafsa Hz. Peygamber’e komplo kuran tarafta yer alıyor ve bal sahibi Zeynep b. Cahş olarak ortaya çıkıyor. Başka bir rivayette ise bal sahibi Ümmü Seleme olmaktadır.[7] Bu da aynı rivayetlerin kendi içindeki açmazlarıdır. Ayrıca Hz. Peygamber’in bal yememesi saklanması gerekmeyen bir durum olmalıdır. Çünkü onun bazı yiyecekleri yemediğini, bunu ashabına da yasaklamadığını biliyoruz.[8]

 

  1. Rivayet

 

Bu konuda gelen ikinci rivayet ise şu şekildedir:

Bir gün Rasûlullah’ın zevcesi babası­nın evine gitti. Orada babasıyla sohbet etti. Bunun üzerine Rasûlullah da cariyesi Mariye’yi ça­ğırttı ve onunla beraber Hafsa’nın o sırada boş olan hücresinde ilişkide bulundu. O sırada Hafsa babasının evinden döndü ve Hz. Peygamber ile Mariye’nin kendi odasında birlikte olduklarını görünce, şiddetli bir şekilde kıskançlığı tuttu ve, “Ey Allah’ın rasulü, benim hücremde, benim günümde[9] ve benim yatağımda bunu nasıl yaparsın?” Bunun üzerine Hz. Peygamber, “Sus, sana bir sır vereyim, onu gizle, kimseye söyleme. Ona senin için bir daha yaklaşmayacağım” dedi.[10] Ancak Hafsa sözünü tutmayarak derhal Aişe’ye gitti ve bu durumu ona müjdeleyerek Hz. Peygamber’in cariyesini kendine haram kıldığını söyledi.” (Böylece çok kıskandıkları Mariye’den kurtulmuşlardı.) Bunun üzerine Rasûlullah hanımlarını terk ederek mescitteki meşrebe[11] denilen yere çekildi ve 29 gün kadar orada kaldı. İşte bunun üzerine bu âyetler nazil oldu.”[12]

Nesei’de geçen rivayette şöyle aktarılıyor: “Rasûlullah’ın (s) cariyesi vardı ve onunla ilgilenip onunla birlikte oluyordu. Âişe ve Hafsa o cariye ile ilgilenmesini istemeyip kıskandıkları için Rasûlullah (s) o cariyeyi kendisine haram kılıncaya kadar rahat bırakmadılar da Allah, Tahrim Sûresi’nin 1 ila 4. âyetlerini indirdi.”[13]

İkinci rivayet bu şekilde iken, müsteşriklerin ikinci rivayeti kullanarak Hz. Peygamber’e karşı sözler söylemeleri sebebiyle olsa gerek Müslüman müellifler ikinci rivayetin gerçeği yansıtmadığını ortaya koymaya çalışmışlardır.[14] Hatta bazı müelliflerin ikinci rivayetin mümkün olmadığını göstermek adına çok yoğun bir çabanın içine girdiklerini görüyoruz. Bunlardan Mevlana Şibli, bunun en ateşli savunucularından biri olurken,[15] Köksal, ikinci rivayete hiç değinmemeye gayret etmiş, ancak Caetani’ye cevap verme ihtiyacı içinde değinmek zorunda kalmıştır.[16]

 

İkinci Rivayetin Gerçekliği

 

İkinci rivayeti görmezden gelip, birinci rivayetin olayın gerçek sebebi olduğunu iddia eden, ağırlıklı olarak son dönem müelliflerimizin esasen çıkış noktaları, müsteşriklerin Hz. Peygamber’e yönelik saldırgan üslubunu önlemeye yöneliktir. Ancak müelliflerimizin bu tavırları, ne Hz. Peygamber’e yönelik eleştirileri engelleyebilir ne de Hz. Peygamber’i temize çıkarabilen (!) bir metottur.

Esasen Hz. Peygamber’in eşi Hafsa’nın hücresinde cariyesi Mariye ile birlikte olmasının ne mahzuru olabilir? Bu yaptığının neresi kötü bir şeydir? Yasal olmayan bir şey mi yapmaktadır? Onun cariyesi ve oğlu İbrahim’in annesi ile kendi evlerinden birinde birlikte olmaya hakkı yok mudur? Onun bütün kadınlarının cinsel ihtiyaçlarını gidermesinden daha normal ve doğru bir durum düşünülebilir mi? Bu manada Mariye’nin de erkeği ile bir birlikteliğe ihtiyacı yok mudur? Bir erkeğin kadınlarının cinsel ihtiyaçlarını gidermeyi gözetmesi yanlış olabilir mi? Hz. Aişe’den gelen rivayette şöyle denmiştir: “Rasûlullah hanımları arasında taksimatı yapar, adil davranır sonra da şöyle dua ederdi: “Allah’ım! Ben elimde olan gücümün yettiği fiilî olan adaleti tatbik ediyorum. Elimde olmayan (kalbî sevgi ve benzeri şeyler) adaletsizliğimden dolayı beni kınama.”[17]

Kadınlarının ihtiyaçlarını düşünmek ve bu duruma riayet etmek en fazla Hz. Peygamber üzerine düşer. Bu sebeple altmış yaşını geçmiş Hz. Peygamber’in Medine dışındaki Mariye’nin evine yürümek yerine, genç cariyesini çağırması kadar normal bir durum olamaz. Kaldı ki Mariye’yi çağırdığı ev Hz. Peygamber’in evidir. Ayrıca o’nun Mariye’ye karşı arzu duymamasını düşünmek de doğru değildir. Bu durumu ve böyle bir şeyi ayıp karşılamak, onun kadınına karşı isteğinin olmadığını düşünmek de çok yanlıştır. Böyle bir düşünce, Hıristiyanlık gibi ruhbanlığı teşvik eden dinlerde makbul karşılansa bile, İslam’da iyi karşılanmaz ve bir eksiklik olarak kabul edilir.

Mesele bu kadar normal iken, konunun o dönemde büyütülmesinin sebebi, Hafsa’nın olayı velveleye vermesi ve Hz. Peygamber’e yemin ettirdikten sonra söz verdiği halde zafer kazanmış bir şekilde konuyu diğer hanımlarına açmasıdır.

Esasen Hz. Peygamber bu meselelerle uğraşmak istememektedir. Meseleyi büyütmemeleri için kimi zaman bu şekilde istemediği halde yeminler etmek zorunda bırakılmıştır.[18] Ancak Hz. Peygamber, konunun uzatılmaması için bu kadar fedakârlık yapmasına karşın, eşlerinin bu tutumu karşısında onlara bir ders vermek için 29 gün onlardan uzak kalmaya karar vermiş, Meşrebe’ye ayrılmış ve sonuçta Tahrim Sûresi’ndeki âyetler inmiştir.

Konuyu saklamaya veya ikinci rivayeti dışlamaya gerek duymaksızın bu rivayetin Hz. Peygamber’in hayat hikâyesindeki en insanî rivayetlerden biri olduğunu düşünüyoruz. Bu rivayetteki, o’nun kadınları karşısında zor durumlara düşmesi, bizim gibi bir insan olduğunun en güzel göstergelerindendir.

Biz o’nun bu durumlarını olduğu gibi anlatmaz, o’nun yasak olmayan bir eylemi işlediğini gereği gibi izah etmez isek bu durumda tabii ki müsteşriklerin ellerine büyük kozlar vermiş oluruz. Hâlbuki mesele bu boyutta değerlendirilse, o’na hiçbir kötülük izafet edilemeyecektir. Müslüman müelliflerin bu saklamacı, korumacı ve savunmacı anlayışları karşısında, şu aktaracağımız ifadelerin çıkması gayet mümkündür.

Bu olayı kullanan Rodinson aynen şöyle demektedir: “Muhammet, 60 yaşlarına gelmesine rağmen kadınlara olan düşkünlüğünden bir şey kaybetmemişti… Bir gün Ömer’in kızı Hafsa babasını ziyarete gitmişti. Tam o anda Peygamber’in halleri tuttu, dayanamayıp Mariye’yi Hafsa’nın kulübesine çekti, sevişmeye başladı. Ama Hafsa’nın erken döneceği tutmuştu. Durumu görmesiyle, “Benim kulübemde haa… hem de gözlerimin önünde… hem de yatağımda” diye inleyerek ağlamaya koyuldu. … Ayşe bunu fırsat bildi. Bütün harem gibi o da nefret ediyordu Mariye’den, Peygamber’e bir erkek evlat veren bu sapı silik kızdan. … Muhammet öfkelendi. Karılarını yatıştırmak için elinden geleni yapmış, o güzelim, o verimli Mariye’yi fedaya bile razı olmuştu. … görürdü onlar. Ve Muhammet harem hukukunu ayaklar altına alarak, bütün bir ayı Kıpti sevgilisi ile geçirmeye karar verdi.”[19]

İşte meselenin varacağı yer burasıdır. Elimizdeki rivayetleri, net olarak izah edebilirsek veya gerçekten uydurma ise bunu ifade edebilirsek o zaman müsteşriklerin bu tür ifadeleri pek önemsenmeyecektir. Buna benzer şekilde müsteşriklerin saldırılarına karşı durmak amacıyla olsa gerek Asr-ı Saadet isimli kitabında ilk rivayeti savunan Şibli’nin bu tutumunun yanlışlığını izah sadedinde -kitabı latinize eden ve zaman zaman şerh eden- şarihin bu konudaki güzel bir yorumunu aktarmak istiyoruz:

 “Merhum müellifin (Şibli’nin), bu mevzuda İmam Buhari’nin rivayetinden (ilk rivayet) başka rivayet kabul etmemesi, öteki rivayetlerin Rasul-i Ekrem’e isnadını bir noksanlık saymasından ileri gelmektedir. Oysa bunları birer noksanlık olarak tasvir eden, Avrupa muharrirlerinin kalemleridir. Bu kalemlerin Peygamberimiz aleyhinde çirkin bir tablo çizmeleri için doğru olması muhtemel olan bazı rivayetleri ihmal etmeyi haklı görmemize veya göstermemize imkân yoktur. Onlar elbette her münasebette zehrini kusacaktır. Fakat Müslüman olarak bizim yapacağımız şey, meseleler üzerinde hassasiyetle durmak, harici veya yabancı tesirlerin altında kalarak herhangi bir yargıya varmamaktır.

Mesela rivayette, Mariye, Rasul-i Ekrem’in çocuklu cariyesi ve Hafsa’nın evi de Hafsa’ya tahsis edilmiş olmakla beraber Rasul-i Ekrem’in kendi evidir. Ve aynı zamanda biliyoruz ki, Mariye’ye tahsis edilen ev Medine’nin dışındadır. Hal böyle iken peygamberin bu evde Mariye ile münasebette bulunmasında bir noksanlık varsa, bu noksanlık kadınlık gururu zedelenen Hz.Hafsa’nın duyduğu kıskançlıktan ve bir de birtakım maruf çevrelerin İslam’a ve İslam Peygamberi’ne karşı mahud düşmanlığından ibarettir.”[20]

Mariye’nin Durumu

 

Meselenin bu boyutlara gelmesinin sebebi, Hz. Peygamber’in hanımlarının çok ileri düzeyde kıskançlıkları ve olayı yaygara konusu yapmalarıdır. Mariye, Mısır Mukavkısı tarafından Hz. Peygamber’e hediye olarak gönderilmiş iki kız kardeşten biriydi.[21] Beyaz tenli, dolgun vucutlu, kıvırcık saçlı, Hz. Peygamber’in çok beğendiği bir kadındı. Cariye olmasına rağmen Hz. Peygamber onu hicaba sokmuştu.[22] Üstelik bir de Hz. Peygamber’e çocuk doğurmuştu. Bütün bunlar yüzünden başta Hz. Aişe olmak üzere çok kıskanılıyordu. Hz. Aişe, “Mariye kadar hiçbir kadını kıskanmadım. Hz. Peygamber, önce onu bizim evimize yakın bir yere indirmişti ve gece gündüz ona uğruyordu. Buna tahammül edemedim ve Hz. Peygamber onu (Medine dışındaki) Aliye denen yere götürdü ve gidip gelmeye devam etti. Bu durum bizim ağırımıza gidiyordu. Üstelik Allah ona bir de çocuk verdi. Biz ise mahrum bırakıldık” diyordu.[23] Medine dışında kalan Mariye için Hz. Peygamber buraya gelirdi.[24] Hz. Peygamber’in bir gün oğlu İbrahim’i boynuna alıp gelerek Aişe’ye, ”Bana benziyor mu?” diye sorması üzerine Aişe, “Benzerlik göremiyorum” demiş, zevceleri de bu söze katılmışlardı.[25] Bu söz, Mariye’ye iftira atıldığı bir dönemde oluyordu[26] ve Hz. Peygamber’in zevceleri, Heykel’in tabiriyle, “neredeyse Mariye’yi töhmet altında bırakacak kadar ileri gidiyorlardı.”[27] Kıskançlık, bu boyutlarda olunca, Hz. Aişe ve Hz. Peygamber’in önde gelen hanımlarının Mariye’ye karşı ikinci rivayetteki şekilde bir zafer kazanmaları ve bunu şenlik içerisinde yaymalarını da düşünürsek mesele daha iyi anlaşılabilir.

Hz. Peygamber ne kadar meselenin büyümemesine çalışsa da engelleyememişti. Sonunda o da bu şekilde bir tedbir almak zorunda kaldı ve âyetler bu durumu izah sadedinde indi.

 

Hz. Peygamber’in Verdiği Sır

 

Yukarıda aktardığımız birinci rivayeti tercih eden bilginler, Tahrim Sûresi’ndeki, “Peygamber, eşlerinden birine gizlice bir söz söylemişti. O, bunu Peygamber’in diğer bir eşine haber verince…”[28] şeklinde geçen âyetteki gizli sır konusunu net olarak izah edemeyince, bunu izah sadedinde, “Burada bahsedilen sırrın, Hz. Peygamber’in Hafsa’ya kendisinden sonra ilk halifenin Ebubekir, sonra da Ömer olacağını” söylediği şeklindeki rivayeti[29] kullanarak izah etmeye çalışmışlardır.[30] Esasen bal rivayeti, sır olacak bir şey olmayınca, bu izah tarzına yöneldikleri söylenebilir.

“Bal olayı ile hilafetin nasıl bir alakası olabilir?” diye düşünmek gerekir. Hz. Peygamber’in kendinden sonra halife olacak kimseyi işaret bile etmediği nettir.[31] Eğer böyle bir işaret verseydi, sahabenin Sakife Olayı yaşamasına gerek kalmaz ve Hz. Peygamber’in işareti doğrultusunda halifeyi kolayca seçerlerdi. Bu tür rivayetler, Şia’nın Hz. Ali’nin halife olacağı konusunda Hz. Peygamber’den gelen rivayetler olduğu iddiasına karşı uydurulmuş aktarımlardır. Esasen sır denen bu sözün buraya siyasi gerekçelerle adapte edildiği kolaylıkla anlaşılabilir. Bu sebeple bu rivayetleri itibara almak uygun değildir.[32] Ayrıca âyette geçen: … ”Peygamber bunu ona haber verince eşi, ‘Bunu sana kim bildirdi?’ dedi. Peygamber, ‘Bilen, her şeyden haberdar olan Allah bana haber verdi’ dedi” şeklindeki ibareden, Hz. Peygamber’in Kur’an dışı vahiy aldığına örnek vermek çok doğru olmasa gerektir.[33] Burada eşinin Hz. Peygamber’e yaygaranın kulağına nasıl ulaştığını sorması, onun da söylemek istemediğinden dolayı bu şekilde cevap vermesi şeklinde anlaşılmalıdır kanaatindeyiz. Zaten her şeyi çekip çeviren, hâkim olan bilen Allah’tan başkası değildir. Vurgu bunadır.

 

Sonuç

 

Sonuç olarak Tahrim Olayı olarak anılan olay hakkında iki rivayet bulunmaktadır. Bunlardan Müslüman müelliflerin ısrarla ön plana çıkarmak istedikleri bal ile ilgili rivayette, sonraki yıllarda mezhepler arası tartışmaları hedefleyen birtakım siyasi gaye ile yapılan müdreçler bulunmaktadır. Ayrıca Hz. Peygamber’in bir yiyeceği yememesini saklaması gibi bir durum pek tutarlı gözükmemektedir.

İkinci rivayet ise olayın gerçekleşmesini destekleyen rivayetler çerçevesinde daha tercih edilebilir ve Hz. Peygamber’in hayatının insanî yönünü yansıtması açısından daha kabul edilebilir rivayet olarak gözükmektedir. Ayrıca meselenin büyümemesi için uğraşan Hz. Peygamber’in Kur’an’a yansıyan çabalarına da ışık tutmaktadır. Bu açıdan da tercih edilebilir bir rivayet olduğu kanaatindeyiz.

Mehmet AZİMLİ

 

[1] Said Havva, el-Esas fi’s-Sunne, Çev; Heyet, İstanbul, 1989, VI, 420.

[2] Seydişehri Mahmut Esa’d, İslam Tarihi, Sad; A.Lütfi Kazancı, Osman Kazancı, İstanbul, 1983, 842.

[3] Muhammed Hüseyin Heykel, Hz.Muhammet’in Hayatı, Çev; Vahdettin İnce, İstanbul, 2000, I, 316.

[4] İbn Sa’d, et-Tabakatu’l-Kübra, Beyrut, 1985, VIII, 85.

[5] M. Asım Köksal, İslam Tarihi, İstanbul, 1987, XVI, 125.

[6] Buhari, Tefsir, 66.

[7] Belazurî, Ensabu’l-Eşraf, Dımeşk, 1997, I, 511.

[8] İbn Mace, Etime, 4.

[9] Bazı rivayetlerde ise aslında o gün sıra Hz. Aişe’nin idi. Bkz. İbn Sad, VIII, 186.

[10] Bazı rivayetlerde Hz.Peygamber dışarı çıkınca Hafsa’yı ağlarken görmüş ve Mariye’ye bir daha yaklaşmayacağını belirtince Hafsa, “Yemin etmezsen asla kabul etmem” deyince Hz.Peygamber, “Vallahi bir daha ona el sürmeyeceğim” şeklinde yemin etmiştir. İbn Sad, VIII, 188.

[11] Caetani, bu bir ay boyunca Hz. Peygamber’in Meşrebe’de Mariye ile kaldığını belirtirse de, kaynaklarda Mariye’nin kaldığı yere de Meşrebe dendiği için bir karıştırma yaptığı anlışalmaktadır (Bkz. Vakıdi, Kitabu’l-Meğazi, Beyrut, 1984, 378).  Esasen Hz. Peygamber’in kaldığı yer mescitte idi ve orada kendi başına kaldı. Caetani, İslam Tarihi, Çev: H. Cahit Yalçın, İstanbul, 1924, VI, 191.

[12]  İbn Sad, VIII, 185-187; Belazurî, I, 509.

[13] Nesei, Kadınlarla Muaşeret, 4.

[14] Heykel, 316

[15] Mevlana Şibli, Asr-ı Saadet, Çev: Ömer Rıza Doğrul, İstanbul, 1978, I, 370.

[16] Köksal, XVI, 137.

[17] Ebû Davud, Nikâh, 39; Tirmizî, Nikâh, 42.

[18] İbn Sad, VIII, 188.

[19] Maxime Rodinson, Muhammet, Çev.; Atilla Tokatlı, İstanbul, 1998, 264.

[20] Bkz. Osman Zeki Mollamehmetoğlu’nun ilavesi ile ilgili dipnot, Şibli, I, 370.

[21] Diğeri Sirin ise,  Hasan b. Sabit’e verildi. İbn Sa’d, VIII, 214.

[22] Belazurî, I, 538, 539.

[23] İbn Sad, VIII, 212.

[24] Vakıdi, 378.

[25] Yakubi, I, 411; İbn Kesîr, el-Bidaye ve’n-Nihaye, Beyrut, 2005, IV, 293. Üstelik bunu ifk hadisesi başından geçmiş olan Hz. Aişe diyordu.

[26] Mariye’nin yanına kendisi gibi Mısırlı olan zenci bir köle gelip gidiyordu. İnsanlar dedikodu yapmaya başlayınca meseleyi öğrenmek için Hz. Ali görevlendirildi. Hz. Ali bu köleyi sıkıştırınca onun iktidarsız olduğunu gördü ve mesele böylece kapanmış oldu. Bkz. İbn Sa’d, VIII, 214; ayrıca geniş bilgi için bkz. Mehmet Azimli, Hz. Safvan b. Muattal, İstanbul, 2008, 56.

[27] Heykel, 311.

[28] Tahrim, 3.

[29] Belazurî, I,  510.

[30] Bkz. Fahrettin Razi, , Tefsir-i Kebir, Çev; Heyet, Ankara, 1990; Taberî, Camiu’l-Beyan, Beyrut, 1990, ilgili âyetin tefsiri.

[31] Bu konuda geniş değerlendirmeler için bkz. Mehmet Azimli, Halifelik Tarihine Giriş, Konya, 2006.

[32] Allah’ın Kur’an dışı vahiy gönderip göndermediği konusu tartışılırken, Tahrim 3’teki ifade, tartışma konusu yapılmaktadır. Bu ise ayrı bir çalışmanın konusu olduğundan girmiyoruz. Bu konuda bkz. Bkz. Mevdudi, Tefhimu’l-Kur’an, IV, 391; ayrıca değişik örnekler için bkz. Hayri Kırbaşoğlu, İslam Düşüncesinde Sünnet, Ankara, 2000, 234-235.

[33] Hayri Kırbaşoğlu, İslam Düşüncesinde Sünnet, Ankara, 2000, 234-235.