Kur’an-ı Kerim’de Hz. Peygamber(s)’in uyması gereken esaslardan bahsedilirken, “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Onların heveslerine uyma ve de ki: Ben Allah’ın indirdiği kitaba inandım ve aranızda adaleti gerçekleştirmekle emrolundum” (Şûrâ, 15) buyrularak Hz. Peygamber’in adaleti tesis etmekle görevli olduğu bildirilmektedir.

Allah Rasulü, mübarek hayatı boyunca, toplumda adaleti hâkim kılmak için mücadele etmiş, gerek Müslümanlar gerekse Gayrimüslimler arasındaki muamele ve hükümlerde adaletin en güzel örneklerini vermiş, adaleti temel hakların ve özgürlüklerin korunması, toplumsal huzurun ve barışın sağlanmasının teminatı olarak görmüştür.

Hz. Peygamber’in mübarek hayatını incelediğimiz zaman, O’nun hem içerde hem de dışarıda adaleti tesis etmeye çalıştığını görürüz. O, bir taraftan Mekkeli ve Medineli Müslümanlar arasında kardeşlik ilan ederken, diğer taraftan da Medine Sözleşmesi ile Müslüman, Yahudi ve müşrikler arasında adaleti sağlamaya çalışıyordu[1]. Kur’an-ı Kerim’de Hz. Peygamber’in bu yönüne dikkat çekilerek “Onlar Sana gelirlerse aralarında adaletle hükmet” (Mâide, 42) buyrulmuş; Hz Peygamber’in evrensel bir ilke olan adaletten –Gayrimüslimler için bile olsa- asla taviz vermemesi gerektiği bildirilmiştir.

Allah Rasulü, hayatın her alanında daima adaleti, adil hüküm vermeyi esas almış, bizzat adaletin en güzel örneklerini sergilemiş; aile hayatında (Nisâ, 3), insanlar arası münasebetlerde (En’âm, 152), hâkim huzurunda, şahitlik esnasında (Nisâ, 135) adalet esasını zihinlere yerleştirmiştir.

Nitekim şu olay, buna çok iyi bir misal teşkil eder: Bir gün Mahzumoğulları kabilesinden Fatıma adında asil bir kadın hırsızlık yapmıştı. O kadını cezalandırmaması için Ashab’dan Hz. Üsame b. Zeyd’i Peygamberimize gönderdiler. Bu duruma çok kızan ve üzülen Hz. Peygamber şöyle buyurdu: “Nasıl oluyor da bazı kimseler, Allah’ın kanunu karşısında aracı olmaya kalkışıyor. Sizden öncekilerin mahvolmasının sebebi şudur: İçlerinden asil, ileri gelen birisi hırsızlık yapınca, onu serbest bırakıyor, zayıf ve fakir bir kimse hırsızlık yapınca, onu cezalandırıyorlardı. Allah’a yemin ederim ki Muhammed’in kızı Fatıma hırsızlık yapsaydı, onun da cezasını verirdim.”[2]

Görüldüğü üzere, Hz. Peygamber, adalet konusunda aracı olmak isteyenleri çok yakını da olsa sert bir şekilde reddetmiş, suçluya layık olduğu cezasını vermekte en ufak bir tereddüt göstermemiştir. Zira adalet ortadan kalkarsa, insan hayatına değer verecek bir şey kalmaz. “Allah, insanlar arasında hüküm verdiğiniz zaman, adaletle hükmetmenizi emreder” (Nisâ, 58) ilâhî emrinin hikmeti gayet açıktır.

Adaletin İslâm toplumunda, yönetimde, muhakemelerde ve insanlar arası ilişkilerde tam anlamıyla uygulanması zorunludur. Çünkü adalet mülkün temelidir. Adaletin olmadığı cemiyetlere zulüm, anarşi ve terör hâkim olur. Toplumsal isyanlar çıkar, mahkemelere, devlete hatta fertlerin birbirlerine olan güveni kaybolur. İnsanlar, kendilerini koruma ve haklarını elde etme peşine düşer; hukukî otorite sarsılır. Bu hususta Peygamberimiz bizleri uyarmıştır: “Bir kavmin (devlet, mahkeme, aile ve fertleri arasında) hak ve adaletten uzak hükümler verilirse, o kavimde mutlaka kan dökümü yaygınlaşır.”[3]

Hz. Peygamber, hiçbir gölgenin bulunmadığı kıyametin yakıcı sıcağında, arşın ferahlatıcı gölgesinden istifade edecek yedi sınıf insandan bahsederken, en başta adaletli davranan idarecileri saymış[4], adil devlet başkanlarından ve yöneticilerinden övgüyle bahsetmiş[5], ailesine ve emri altındakilere adaletle muamele edenlere Allah tarafından kıyamet gününde büyük mükâfatlar verileceğini bildirmiştir.[6]

Aşağıda vereceğimiz örnekte de görüldüğü gibi Allah Rasulü, en yakınları bile olsa hep adaleti esas almış; hükümleri/kanunları herkese eşit olarak uygulamıştır.

Bedir savaşında alınan esirler arasında Peygamberimizin amcası Hz. Abbas da vardı. Hz. Abbas’ın elleri bağlanmıştı. Esirler, fidye karşılığı serbest bırakılmaya başlanmıştı. Ensar’dan bazı kişiler Hz. Abbas’ın Allah Rasulü’nün amcası olduğunu öğrenince onun fidyeden affedilmesini istediler. Allah Rasulü: “Hayır, asla böyle bir şey olamaz! Onun ödemek zorunda olduğu fidyenin tek bir dirhemi dahi bağışlanamaz!”[7] buyurdular.

Huneyn Savaşı’na katılan bir sahabi anlatıyor: “Ben devemin üzerinde Hz. Peygamber’in yanında ilerliyordum. Ayağımda sert pabuç vardı. Devem Peygamber’in devesini sıkıştırdığında pabucumun kenarı Rasulullah’ın baldırına dokunarak O’nu rahatsız ediyordu. Bunun üzerine Rasulullah ayağıma kamçı ile vurarak, ‘Canımı yakıyorsun, arkamdan yürü!’ dedi. Ben de O’nun yanından savuştum. Ertesi gün Rasulullah beni yanına çağırttı. Kendi kendime ‘Beni dün ayağını incittiğim için aramıştır’ dedim. Yanına gittim. Peygamberimiz bana ‘sen dün benim ayağımı incitmiş, canımı yakmıştın, ben de senin ayağına kamçı ile vurmuştum. Bunun karşılığını ödemek için seni çağırdım’ dedi ve bana çeşitli hediyeler verdi.”[8] Bu örnekte de görüldüğü gibi Rasulullah, adaletin sağlanmasına ve kul hakkının ödenmesine çok büyük önem verir; kendi üzerine geçen kul hakkını, her zaman ve her yerde, en sıkıntılı savaş zamanında bile ödemekten geri durmazdı.

İki Cihan Önderimizin yine bizler için güzel bir örnek olacak tavrını görüyoruz. Numan b. Beşir isimli genç bir sahabîye, babası malının bir kısmını hibe olarak vermiş, diğer çocuklarını bu mallardan mahrum etmişti. Çocukların annesi, bu duruma rıza göstermemiş ve meseleyi sormaları için onları Peygamber Efendimize göndermişti. Peygamber Efendimiz, malından diğer çocuklarına da hibe edip etmediğini sormuş, onlara vermediğini öğrenince de, “Allah’tan korkun ve çocuklarınızın arasında adaletli olun”[9] buyurmuştur.

Yine bir gün, Peygamberimizin küçük torunları Hasan ve Hüseyin aynı anda Peygamberimizden su istediler. Peygamberimiz önce Hasan’a sonra da Hüseyin’e su verdi. Bunun üzerine Hz. Fatıma, “Babacığım suyu neden önce Hasan’a verdin. Hasan’ı daha mı çok seviyorsun?” diye sordu. Peygamberimiz: “Hayır, ilk önce suyu Hasan istedi” cevabını verdi. Sevgili Peygamberimiz torunlarını severken de adaletli seviyor, hak geçirmiyordu. “Bağış ve ihsanlarınızda çocuklarınıza adaletli davranınız.  Eğer ben birini üstün tutacak olsaydım, kızları üstün tutardım” [10] buyurmuştur. Sonuç olarak söylemek gerekir ise, Allah Rasulü, hayatın her alanında daima adaleti, adil hüküm vermeyi esas almış, en yakınları bile olsa hükümleri/kanunları herkese eşit olarak uygulamıştır.

Allah Rasulü, mübarek hayatı boyunca, toplumda adaleti hâkim kılmak için mücadele etmiş, gerek Müslümanlar gerekse Gayrimüslimler arasındaki muamele ve hükümlerde adaletin en güzel örneklerini vermiş, adaleti temel hakların ve özgürlüklerin korunması, toplumsal huzurun ve barışın sağlanmasının teminatı olarak görmüştür.

Mehmet DERİ

[1] Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi, Çev. Salih Tuğ, c.1, İrfan Yayıncılık, 5. basım, İstanbul 1990, s.202-210.

[2] Buhârî, Enbiyâ, 54; Megâzî, 53; Hudûd, 11-12; Müslim, Hudûd 8-9; Ebû Dâvûd, Hudûd, 4; Tirmizî, Hudûd, 6; Nesâî, Sârik, 6; İbni Mâce, Hudûd, 6.

[3] İmam Mâlik, Muvatta, Cihad, 26.

[4] Buhârî, Ezân, 36; Zekât, 16; Rikâk, 24; Hudûd, 19; Müslim, Zekât, 91; Tirmizî, Zühd 53; Nesâî, Kudât, 2.

[5] Buhârî, Edep, 36; Müslim, İmâre, 5, 18; Cennet, 63.

[6] Müslim, İmâre, 5, 18; Nesâî, Kudât, 1.

[7] Buhârî, Megâzî, 53.

[8] Taberî, Tarih-i Taberî, c.3, Çev. M. Faruk Gürtuna, Sağlam Yay., İstanbul 2007, s.106.

[9] Müslim, Vesaya 13.

[10]Ahmet bin Hanbel, Müsned, I/101.