Hayatta bilirsiniz, ağır insanlar vardır, hafif insanlar vardır. Bu ayırmayı yaparken maddi bakımdan, yani kiloca ağır veya hafif, yani ciddi veya havai diye de insanları ikiye ayırmak niyetinde değilim. Burada hafif ve ağır insanlar derken bir takım insanların başkaları üzerine verdikleri ağırlığı yahut başkaları başkaları üzerinden aldıkları ağırlığı kastediyorum. Daha doğrusu galiba şöyle söylemek lazım: Kolayca taşınabilir, ruhları tüy gibi hafif veya dayanılması çok zor ruhları insanın üzerine çeki taşı gibi oturan insanlar vardır. Toplu bir halde yaşamanın zaruri kıldığı nezaket kaideleri, ben öyle zannediyorum ki, insanların birbirine fazla ağırlık vermemeleri için icat edilmiştir. “Acaba ben şarkı söylersem karşımdaki sıkılır mı?” Bunu bir an düşünmemiş olsak -ki düşünemeyenler ne yazık ki vardır- o beğendiğimiz sesimizle karşımızdakini perişan etmemiz işten bile değildir. “Canım ne olacak? İşte ben güzel güzel şarkı söylüyorum, bunu dinlemekten ne çıkar?” diyebilir miyim? Her insanın kendine göre sevmediği şeyler, hoşlandığı hareketler hoşlanmadığı hareketler vardır. Nezaket sanatı, başkalarıyla beraber olduğumuz zaman onların hoşlarına gidecek şeyler yapmamızı bize emreder. Tersini yaparsak biz sevimsiz bir insan, çekilmez bir mahlûk olmaktan kendimizi kurtaramayız.

“Çekemezlerse çekemesinler ne yapalım yani? İlle başkasının keyfine kendimi uydurmaya mecbur muyum?” diyen bir insan geçinme sanatında son derece acemi ve bu yüzden de dayanılması zor bir insandır.

Bütün bunları niçin söylüyorum, biliyor musunuz? Evlilik üzerine yazılar yazdığımız şu sıralarda, evliliğin aslında bir geçinme sanatı olduğunu bir kere daha belirtmiş olmak için. Eğer ruhça hafif bir kimse iseniz, yani ağırlığınızı bir tuz çuvalı gibi kimsenin üzerine koymadan, onunla yan yana oturabiliyorsanız evlilikte aradığınız saadetin yanı başınıza geleceğinden emin olabilirsiniz. Hayır, böyle değil de, daha doğrusu ruhumuzun kendisini taşımaya gücü yok da siz mutlaka başkasına taşıtmak itiyadında iseniz, sıklet veriyorsanız, saadetiniz bu ağırlığın altında ezilir gider ve siz neye uğradığınızı, arzu ettiklerinizin niçin olmadığını bir türlü anlayamazsınız. Çünkü kabahati daima kendinizin dışında, kocanızda ve karınızda arasınız. Benliğiniz sizi bürümüş olduğu için, karşınızdakine verdiğiniz ağırlığı hiçbir zaman fark edemezsiniz.

İşte evlilikte en mühim mesele tarafların birbirine ağırlık vermemeleri, birbirleri için daima tüyden hafif, pamuktan yumuşak olabilmeleridir.

Çünkü evlilik kısa süren bir beraberlik değildir. Her gün tatlı yemekten bıkan bu insanlar her gün beraber olmaktan bıkmayacaklardır. Suya nasıl bir türlü doyamıyorsanız eşinize de doyamayacak, onu tıpkı bir bardak su gibi tekrar tekrar arzu edeceksiniz. Bu ise birbirinize ağırlık vermemenize, karşılıklı kolay dayanılır, rahat taşınır birer insan olmanıza bağlıdır. Dikkat ederseniz veya hatırlayacak olursanız, insanlardan bu ruh hafifliği, karı kocanın ilk tanışma devrelerinde ve tabiatıyla evliliğin ilk senelerinde kendiliğinden vardır. Genç kız veya delikanlı evlenmeyi gözüne koyduğu müstakbel eşini sıkmamak için elinden geleni yapar, darılacak diye türlü fedakârlıklara seve seve katlanır. İki taraf da birbirlerinin nelerden hoşlanıp nelerden hoşlanmadıklarını öğrenmek için en büyük gayreti sarf etmekten bir an geri kalmazlar. O zaman aşkın tesiriyle belki zekâları da daha uyanık olduğu için bunları sezmekte ve ona göre davranmakta hiçbir güçlük çekmezler. Evliliğin ilk zamanları da böyle geçer. Bu devrelerde iki tarafın da kanatlı olan ruhları pervaneler gibi birbirleri etrafında döndüğü için hiçbir ağırlık hissedilmez. Genç evliler sanki ayakları yerden kesilmiş, uçar gibidirler. Vakta ki ayakları yavaş yavaş yere değmeye başlar, taraflar kanat çırpmaktan yorgun düşüp toprağa basmaya veya oturmaya karar verirler, işte o zaman iki taraf da birbirlerinin ağırlıklarını hisseder olurlar.

Hemen söyleyeyim ki hakiki manada evlilik, daha doğrusu aile hayatı dediğimiz her şey de bu andan itibaren başlamış olur. İlk zamanlarda tarafları kanatlandırıp bütün yüklerini üzerlerinden almış olan aşk, yavaş yavaş yerini sevgiye bırakacaktır. Eğer bu yakınlık devam edecekse aklımız, ruhumuz ve mantığımızla devam edecektir. Çünkü başlangıçta gözleri latif bir perdeyle örtmüş olan peri uzaklaştıktan sonra gözler hakikatleri olduğu gibi görecektir. Artık aramızda hiçbir perde olamadan hakiki şahsiyetlerimiz karşı karşıyadır. Bunların birbirinden hoşlanması, bunların uzlaşması, bunların el ele vermesi lazımdır ki, aile hayatında beklediğimiz saadet yuvamızın içinde yerleşebilsin.

Bunun için yapacağımız, daha doğrusu yapmaya gayret etmemiz gereken ilk şey şuurlu bir şekilde birbirimizi sıkmamak, birbirimize karşı varlığımızı hafif tutmanın yollarını aramaktır. Bu da neye bağlıdır biliyor musunuz? Zaman zaman eşimizin yanı başında, aynı odanın içinde fakat yalnız, varlığımızı ona hissettirmeyecek şekilde yalnız kalmamızı bilmemize bağlıdır. Kendimize mahsus zevklerimiz, eğlencelerimiz, meraklarımız, marifetlerimiz olmasına bağlıdır. Bu şahsi zevkler, bu eğlenceler, bu merak ve marifetler evli insanları devamlı bir surette birbirinin üzerine düşüp onları birbirlerine -eski tabirle- bar olmaktan, yük olmaktan kurtaracaktır.

Çünkü ne de olsa insanlar yalnız mahlûklardır. Herkesin kendi içinde, kendine mahsus bir hayatı vardır. Bu hayatı, bir dereceden sonra başkasıyla paylaşmak mümkün değildir. Öyle anlarımız olur ki kendi içimize çekilmek, kendi varlığımızla, varlığımızın inilmez ulaşılmaz derinlikleriyle baş başa kalmak isteriz. Böyle anlarımızda en yakınlarımızın bile bize sokulmasına, o derinliklere eğilip uzanmasına imkân yoktur ve insan ne kadar sosyal bir mahlûk olursa olsun bu yalnızlığı zaman zaman istemektedir. İşte böyle anlarımızda size biraz önce bahsettiğim kendimize mahsus zevklerimiz, eğlencelerimiz, meraklarımız, marifetlerimiz imdadımıza yetişir ve ancak onlar sayesinde yalnız kalmamız mümkün olur. Mesela okuma zevki, bahçe merakı, dikiş dikmek, örgü örmek, bir musiki aleti çalmak gibi marifetler, koleksiyon yapmak, balık tutmak, kapı tokmağı, musluk tamir etmek gibi meraklar bizim başkalarının yanında yalnız kalmamızı mümkün kılan oyalanma vasıtalarıdır.

Eğer bir ailenin içinde karı kocada bu türlü zevkler yoksa gündüz sabahtan akşama kadar çalışıp eve gelmiş olan koca, bütün gün ev işiyle uğraşıp yorgun düşmüş kadın birbiriyle karşı karşıya kalacaklardır. Yemeklerini yiyip birkaç laf ettikten sonra bu karı koca ne yapabilir? Her akşam çıkıp gezmeye gidemezler. Her akşam sinemaya, tiyatroya gitmek gibi müşterek eğlenceler bulmak zordur. Her akşam misafirlik etmek misafir karşılamak kolay değildir. Bütün bunları yapmak, üstelik paraca geniş imkânlara da ihtiyaç gösterir. Hâlbuki hayatlarımızı, ihtiyaçlarımızın derecesine göre tanzim etmek bazen bir ömür sürmekte hatta bazen hiç mümkün olmamaktadır.

Sonra unutmamalı ki, birbiriyle ne kadar anlaşmış olursa olsunlar iki insanın zevkte, eğlencede birleşmeleri yani ayni zamanda da aynı şeyleri yapmaktan aynı derecede hoşlanmaları hemen hemen mümkün değildir. Böyle hallerde bir taraf, hoşlanmasa bile, öbür tarafın hoşlandığı tarafa sürüklenecektir. Kim kimin hoşlandığı taraflara gitmeye mecbur olursa fedakârlık ona düşecektir.

Aile hayatında eğer fedakârlık daima bir tarafın omuzlarına yüklenirse öbür taraf ağır basmış demektir. İşte bu ağırlık taraflardan birini devamlı surette baskı altında bırakır ve bütün hoşnutsuzluklar, eğer çıkarsa, bundan çıkar. Aile hayatında şüphesiz mecburiyetler de vardır. Ama bu mecburiyetler taraflar arasında paylaştırılacak olursa ahenk kurulabilir. Yalnız bir taraf daima mecbur olur, öbür taraf hiçbir mecburiyet hissetmezse; yalnız bir taraf katlanır, öbür taraf hiçbir şeye katlanmaya yaklaşmazsa böyle bir ailede ahengin varlığından bahsedilemez. Olsa olsa ahenksizlik vardır, karşılıklı kavgalar, çekişmeler veya tek taraflı ıstıraplar, üzüntüler vardır. Bu ıstıraplarla bu üzüntüler demir üzerine sızan bir su gibi aile hayatında paslanmalara sebep olur. Her paslanma, her karıncalanma biraz da çürümek değil midir?

Onun için aile hayatında anlayışlı olmanın, yani halden anlamanın çok büyük rolü vardır. Şüphesiz, eğer eşinizle aynı şeylerden aynı zamanda ve samimî surette hoşlanıyor, zaman zaman yalnız kalmak ihtiyacını hissetmiyorsanız siz Allah’ın en talihli kullarısınız, “tencere yuvarlanmış, kapağını bulmuş” sözü ancak sizin için söylenebilir. Fakat bu pek nadir bir şeydir. Biz çoğu zaman eşlerimizi kendi eğlencemizin esiri yaptığımızı fark etmeyiz.

Hâlbuki işte bu gibi hallerde yalnız kalmayı ve yalnız bırakmayı bilmemiz lâzımdır. Kendi arzumuzu, kendi zevkimizi kabul etmeye eşimizi mecbur bırakacağımız yerde, eğer okuma zevkimiz varsa kitabımızı alıp bir kenara çekilmeyi, orada eşimizin yanı başında otururken başka bir âlemde yaşamayı mümkün hale getirmiş oluruz. Annelerimizle büyük annelerimiz kitap okuyan veya bahçe ile meşgul olan kocalarının karşısında örgü örerek, dikiş dikerek yalnız, kalmayı ve yalnız bırakmasını bilirlerdi. En mesut karıkocalar anlaşmak için konuşmaya ihtiyaçları olmayan, yani birbirlerini konuşmadan da anlayan, yalnız kalmasını ve yalnız bırakmasını bilen karı-kocalardır. Bir karı-koca, bir odanın içinde beş saat, on saat karşı karşıya, belki pek az konuşarak, fakat birbirleriyle asla çekişmeden, kavga etmeden kalabiliyorlar mı? Eğer kalabiliyorlarsa, beraberken yalnız kalmasını biliyorlar, birbirlerini seviyorlar, birbirleriyle anlaşıyorlar, ruhları birbirlerine ağır gelmiyor demektir.

Şüphesiz bu büyük bir mutluluktur. Yazık ki, her kula nasip olmaz; Fakat zannedersem bu bir terbiye, bir alışkanlık meselesidir. Çocuklarınıza küçük yaşlardan itibaren bazı zevkler aşılamaya onlara birtakım marifetler öğretmeye çalışır, boş zamanlarını, zamanın boşluğunu fark etmeden geçirmeye alıştırırsanız onları mesut bir aile kurmaya da hazırlamış olursunuz.

Kadın, erkek herkesin bir merakı olmalıdır. Gazete – kitap, mecmua okumak, daha doğrusu okumayı alışkanlık haline getirmek bunlardan biridir. Okumak kalabalık içinde yalnız kalmanın, lüzumsuz çekişmelerden uzaklaşmanın belki tek ve en kuvvetli vasıtasıdır. Musikiyi sevmek, şiiri sevmek, resmi sevmek ruhu oyalayan, yalnızlığı zevkli bir hale getiren meraklardır. Her türlü el işleri, dikiş, örgü, bahçe merakı, çiçek, ağaç, kuş sevgisi terbiye edici, iyiliğe, sükûnete, doğruluğa götürücü alâkalardır.

İnsanın boş zamanı olup da bu boş zamanı nasıl dolduracağını bilememesi en sıkıntılı ve en tehlikeli halidir. Bütün kötülükler bu boş kalan zamanlarda yeşerir ve boy atar. Hâlbuki birtakım zevkleri, merakları olan insanlar için boş zaman diye bir şey yoktur. Onlar zamanı doldurmasını çok iyi bilirler. Bilhassa aile hayatında karı-kocanın bu türlü şahsi meraklara sahip olmaları onların anlaşmalarını kolaylaştırdığı gibi birbirlerine yük olmalarının doğuracağı bütün tehlikeleri de önlemeye hizmet eder.

ŞEVKET RADO