Hûd Sûresi, Kur’an’ın 11. sûresidir. 123 âyetten oluşmaktadır.

İsmini, Âd kavmine gönderilen Hûd peygamberin anlatımından alır (50-60). Hûd kıssası bu sûrede detaylı şekilde anlatılır. Sûreye bu ismi Rasûlullah Efendimiz (s) vermiştir. Sûrenin dönemi de boykot yılları sonrasına tekabül etmektedir. Bu sebepten olsa gerek sûrenin içerisinde, müşriklerin aymazca tutumlarına karşılık, tehdit içeren âyetler yer almaktadır.

Sûre, Yûnus Sûresi ile aynı dönemde inmiş ve içerik olarak da benzeşmektedir. Peygamberimizin (s) dilinden bu sûrenin kendisini ihtiyarlatan sûre olduğu rivayet edilir. Bir gün Hz. Ebû Bekir (r) “Ey Allah’ın Rasûlü! Erken ihtiyarladığını görüyorum” deyince Hz. Peygamber (s), “Beni, Hûd, Vâkıa, Mürselât, Amme Yetesâelûn ve İzeş-Şemsu Kuvviret sûreleri ihtiyarlattı” cevabını vermiştir (Tirmizî, Tefsîr, 57).

Yine aynı dönemlerde inen Yûnus Sûresi’nin son âyeti de Rasûlullah’ı oldukça tedirgin etmektedir: “Sana indirileni izle ve Allah hükmünü verinceye kadar sabret.” Bu hükmün bir helak olabileceğinden kaygı duyan Peygamberimiz bu tedirginliğini şöyle ifade etmektedir: “Helak olan bir kavmin peygamberi olmak istemem.”

Sûrede tevhid sisteminin temelini oluşturan vahiy, nübüvvet ve ahiret konuları üzerinden Allah tasavvuru işlenir. Allah’ın insanlık üzerindeki ilgi, alaka ve emeğini, sûrede yer alan kıssalarda net şekilde görmekteyiz. Rabbimiz birçok vahiy ve peygamber göndererek doğru yolu bulmasında insana yardımcı olmuştur. Ancak insan,  bu ilgi ve alâkanın şükrünü hakkıyla ifa edememiş, hatta birçok zaman O’nun sözüne karşı savaş açmıştır.

Kur’an tarihi içerisinde, vahye karşı çıkanların; siyasî gücü elinde bulunduranlar ile siyasî güç ve iktidarın gerçek güç ve iktidar olduğunu zannedenler olduğunu görmekteyiz. Ancak Rabbimiz gerçek güç ve iktidarın kendisine ait olduğunu ve varlık üzerinde tasarruf hakkının yegâne sahibinin kendisi olduğunu oldukça keskin ifadelerle belirtmektedir.

Sûrenin büyük bir bölümü kıssalardan oluşmaktadır. Mekke ortamında inen bu kıssaların mesajı evrenseldir. Çünkü insanlığın iyilikleri ve zaafları evrenseldir. Mekke’de ve daha öncesinde yaşananlar günümüzde de devam etmektedir.

Mekke, kendini aydın zannedenlerin ilkelliğini; Hz. Nuh, Allah’ın emri doğrultusunda yaptığı gemi ile alay edenleri; Hz. Salih, bir devenin bile imtihan aracı olabileceğini; Hz. Lût, insan fıtratından uzaklaştıkça sapmanın doruğa ulaştığını; Hz. Şuayp, adaletin toplumsal önemini; Hz. Musa, hakikatten sapmayan ve mücadelesinde yılmayan bir lideri anlatmaktadır. Aslında bu kıssaların hepsinde, elçilerin Allah ile aralarına mesafe koymak isteyenlere karşı verdiği mücadele anlatılır. Peygamberler Allah’a hakkıyla teslim olmaya davet ederken, onlar işlerine karışan yakın bir Allah yerine, konumunu kendilerinin belirlediği, atalarından yadigâr uzak bir Allah’a inanmakta direnir. Çünkü uzak Allah inancı sorumluluğa değil, keyfiliğe dayanmaktadır. Bu keyfî inanç şekli ise, ahlakı inşa etmediği için bireysel ve toplumsal zulüm güçlenir. Bu sebeple Kur’an, helakin sebebinin imansızlık değil, ahlakî zaaf ve bunun yol açtığı zulüm olduğunu belirtir. Bu zulüm adaletin tesis edilmesinin önünde engel oluyorsa, zulmü benimseyen peygamberin çok yakını da olsa, Allah, yasalarını tavizsiz bir şekilde gerçekleştirir. Kimseye üstünlük statüsü tanımaz. “Halkı iyi olduğu halde, senin Rabbin haksızlıkla o memleketleri zulümle helâk etmez.” (117).

Sûre Elif-Lâm-Râ ailesinin ikinci sûresidir. İlk âyeti ile vahyi tanıtır: “Öyle bir Kitaptır ki, her hükmünde tam isabet sahibi ve her şeyden haberdar olan Allah tarafından âyetleri şüpheden arındırılmış ve hayatta karşılığı olan doğru hükümlerle sabitlenmiş, dahası çok boyutlu ve anlaşılır kılınmıştır.”

Vahyin özelliklerinin bu şekilde sayılmasının önemi hemen bir sonraki âyetle belirtilir: “Allah’tan başkasına kulluk etmeyesiniz.” Böylece âyet vahyin temel amacını özgün bir ifade ile yansıtmaktadır.

Sûrenin ilk ve son âyetleri Peygamberimizin ve O’nun kavmi olan Mekke halkının kıssasıdır. Sûre, Mekke müşriklerinin devşirilmiş inanç sistemini reddeder (109) ve Peygamberimizin (s) peygamberliğini şu âyetlerle destekler: “Kesinlikle Sen sadece bir uyarıcısın! Allah ise, her şeyi en ideal mânada koruyandır.” (12). “Sen (ey bu vahyin muhatabı) sakın ola onun kaynağı hakkında tereddüde düşeyim deme. İyi bil ki o, Rabbin katından gelen hakikatin ta kendisidir.” (17). “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol.” (112). Bu şekilde, müşriklerin vahye ve Hz. Peygamber (s)’ e olan tavırlarına karşılık Mekke gündemine inen kıssalar kör bir gelenekçi tutumun geçmiş kavimlerin başına ne dertler açtığını anlatır.

Kıssaların anlatıldığı bölüm, insanlığın ikinci atası olarak anılan Nûh kıssası ile söze başlar. Nûh kıssası detaylı olarak bu sûrede anlatılır. Hz. Nûh’un bugün Irak bölgesi civarında yaşamış olduğu bilinmektedir. Hz. Nûh Kur’an’ın risaletle görevlendirdiği ilk peygamberdir. Aradan uzun yıllar geçmesine rağmen kavminin söylemleri Mekke müşriklerinin söylemleri ile benzeşmektedir (27/35).

Hz. Nûh (as) denizin olmadığı bölgede “gemi yap” emrine uyarak, bizlere teslimiyet ve mücadelenin uyumunu öğretmektedir. Oğlu Kenan üzerinden, müminlere iman bağının kan bağından çok daha önemli olduğu bilgisi verilir. İman sistemine teslim olmayan sizin hiçbir şeyiniz değildir (42-48). Öyle ki bu babanız, oğlunuz, eşiniz olsa da! Çünkü inandıkların, hayat tarzın, anlayışların ve önceliklerin farklı, doğal olarak onlarla insanlığa ait erdemler dışında hiçbir şey paylaşamazsınız.

Denizin olmadığı yerde gerçekleşen Nûh tufanı, dünyanın her bölgesindeki insanlığın hafızasında yer almaktadır. Nûh kıssasında gemi inkârcılara verilen süreyi, Kenan ise ölümüne inkârı temsil eder.

Hûd (as) kavmi olan Âd, Arabistan bölgesinin en eski kabileleri arasında yer almaktadır. Bu toplumda da diğer birçok kıssadaki gibi tek bir Allah’a davetin mücadelesi verilir.

Hz. Hûd’un “Yalnızca Allah’a kulluk edin!” (50) çağrısına kavmi “Seni ilahlarımızdan kimileri fena çarpmış demekten başka sana söyleyecek hiçbir sözümüz yok” (54) diye karşılık vermekteler. Hz. Hûd’un davetine teslim olmayan kavmi “her inatçı zorbanın yönetimine boyun eğdiler.” (59). Ve Allah da onları “tarih sahnesinden sildi.’’ (60).

Tarihte ikinci Âd olarak bilinen Semud kavmi de Hûd kıssasının hemen ardından anlatılır. Semud kavmine gönderilen Hz. Salih (as) de kavmine “Yalnızca Allah’a kulluk edin” çağrısında bulunur, kavmi ise “davet ettiğin şeye karşı şüphe içindeyiz” cevabı verir. Dişi deve Salih kavminin imandaki şüphelerini sınayacak bir araç idi. Onlar kendilerine emanet edilen deveyi katlederek küfrü tercih ettiklerini belgelediler. Allah da onları bu tutumlarından dolayı tarih sahnesinden sildi.

Hemen ardından Hz. İbrahim’e (as) verilen Hz. İshak (as) ve Hz. Yakup (as) müjdesi ile birlikte Lût kavmine verilen helak haberinin onu nasıl hüzünlendirdiği anlatılır. Lût kıssası Allah bilincinin olmadığı ortamda insanın nasıl değersizleştiği mesajını veren bir kıssadır (69-83).

Yine detaylı olarak Medyen halkına gönderilen Hz. Şuayp (as) kıssası anlatılır. Hz. Şuayp da aynen Hz. Hûd ve Hz. Salih peygamberin söylediği gibi “Yalnızca Allah’a kulluk edin” davetinde bulunur. Ancak onlar “Atalarımızın taptıklarını ya da mallarımız üzerinde keyfimizce tasarrufta bulunmayı terk etmemizi sana salâtın mı emretmektedir?” diye cevap verirler.

Onlara göre, konumundan dolayı Şuayp (as) daha baştan davet etme makamını hak etmiyordu (91). Bu nedenle davetin temeline Şuayp (as)’ın ibadetini koyarak onu rencide etmek isterler. Fakat Şuayb (as)’ın verdiği cevap hakikati ifade etme açısından harikadır: “Sizi sakındırdığım konulara girmem sadece size muhalefet etme arzumdan kaynaklanmıyor. Aksine tüm arzum gücümün yettiğince düzeltmeye çalışmaktan ibarettir. Başarım ise yalnızca Allah’a bağlıdır.” (84-95).

En son örnek Hz. Musa ve Firavun örneğidir. Tek’lik iddiasında bulunan Firavun ve çevresine, Hz. Musa gönderilir. Fakat onların hepsi Firavunun yönetimine boyun eğer (96-99).

En önemli örnek Hz. Musa (as)’ya inananların nasıl ayrılığa düştüğünün ayrı olarak ele alınmasıdır. İman etmekle iş bitmiyor, iş asıl o zaman başlıyor. Çünkü iman bir hayat tarzıdır, hareket ister. Rabbimiz insana sürdürülebilir bir hayat tarzı gösterip, insandan da bu hayatı sürdürebilecek bir iman istiyor.

Kıssaların hepsinde hayat anlatılıyor. İnkâr hepsinin ortak noktası olmakla birlikte, inkârın sebebi hepsinde farklı tezahür ediyor.  Bunun üzerinde düşünmek inkârın psikolojik arka planını anlama açısından oldukça önemlidir. Kur’an’ın ifadesi ile inkâr kişinin kendi kendini aldatmasıdır.

Sûrenin son âyetleri Rabbimizin hayata koyduğu yasalara değinir ve en son âyet ile sûrenin vermek istediği mesajı özetler: “Göklerin ve yerin gizli gerçekleri Allah’a aittir ve sonunda her iş döner, dolaşır Allah’ın (dediğine) varır. O halde yalnız O’na kul ol ve O’na güvenip dayan; zira senin Rabbin yaptıklarınız karşısında asla duyarsız kalmaz.” (123).