Bize ve okuyucularımıza bir ikram olarak, röportajımıza başlamadan önce, Salih Tuğ hocayı uygun görürseniz kendi ağzından kısaca tanımamız mümkün mü?

İstanbul’da 1930 senesinde dünyaya geldim. Çocuktum, hamdım, gençleştim, galiba biraz eğitim neticesinde olgunlaştım. Ve şimdi de dünyanın bu ahvalini gördükten sonra belli bir yaşa geldik. Dolayısıyla, benim hayatımda ağır basan şey, disiplinli bir aile, disiplinli bir eğitim ve disiplinli bir toplum hayatı oldu diyebiliriz. Daha çok böyle yürümüştür. Ve bu disiplin neticesidir ki, teşebbüs ettiğim bazı hedef ve gayelerde kendime göre başarılıyımdır diyebilirim.

Muhterem hocam, bütün ömrünü eğitim ve öğretime adamış, haklı olarak ‘hocaların hocası’ unvanını almış bir üstadımız olarak, siz eğitimi nasıl tanımlıyorsunuz? Eğitim deyince neyi anlamalıyız?

Eğitim doğmadan başlar, derler. Hamilelikte bile çocuğun dış dünya ile irtibatı başlar. Öğrenme yaşının daha çocuk doğmadan önce başladığı bugün itibariyle ispatlanmıştır. Eğitimin daha sonraki yaşlarla başlayacağını söylemek artık mümkün değildir. Dolayısıyla ilk eğitim anne ve baba ile kendini göstermektedir. Yetim ve öksüzler ise vardıkları ailelerden veyahut barındıkları kurumlardan bu eğitimi almakta; eğitim ve öğretimle toplum hayatına hazırlanmaktadırlar. Dolayısıyla eğitimden ve öğretimden vazgeçmek ister örgün olsun ister yaygın olsun mümkün değildir. Eğitimin ihmal edilmesinin bugün ne kadar kötü sonuçlar doğurduğu herkes tarafından görülüyor. Eğitim, öğrenme çağına gelmiş olan bir çocuğun, evvelce insanlık tarafından üretilmiş olan bilgileri devralması/aktarması biçiminde ilerleyen bir süreçtir. Neyle devralınıyor? Ya birisi karşısında konuşuyor. Bu anne baba olabilir. Veyahut bir eğitim müessesinden belli dersleri öğretmenlerinden görmek suretiyle öğreniyor. Daha önce bilim adamları tarafından geliştirilmiş bilgileri devralıyor aslında. Niçin? Bu emaneti geliştirip daha ileri safhalara ulaştırmak için devralıyor. Bugün sosyolojik açıdan bakacak olursak insan toplumları devamlı gelişmişlerdir. Aile hayatından, kabile hayatından toplu yaşama, şehir devletlerine geçmişlerdir. Devamlı bir gelişim var. İlimler de böyle olmuştur. İnsanlar birbirinden devralmak suretiyle matematiği, teknolojiyi, fenni ilimleri daha ileriye götürmede başarılı olmuşlardır. Hatta Kur’ani ölçülerde söyleyecek olursak bu kalem sayesinde olmuştur. Kalemle ilmin, geçmiş nesillerin birikiminin gelecek nesillere, gelmekte olan nesillere aktarılmasıdır. Bu örgün olabilir, yaygın olabilir. Metot meselesidir. İşte eğitim süreci budur. Dini ilimler de fenni ilimler de böyledir. Birikimler devralınır. Bir de eğitimde terbiye meselesi var. Terbiye görenektir. İyi örneklerin peşinden gitmektir. Örnek başta peygamberler olacak. Ahlaki eğitim, manevi eğitim ise ayrı bir meseledir. Mukaddes kitaplarda, itimat edilen kitaplarda gördüğümüz peygamberlerin hayat hikâyelerini, kıssaları, oradaki bilgileri öğrenmek suretiyle peygamberlerin hangi örneklikleri var onu görürüz. Nihayet son peygamber Hz. Muhammed Mustafa’nın da kendine göre bir örnekliği vardır. Kur’an-ı Kerim’de onun örnek hareketleri methedilmiştir ve peşinden gidilmesi gereken en güzel örnek olarak, davranış biçimleri olarak gösterilmiştir. Kur’an’da yer alan bu prensipleri öğrenmek için hadisler, siyer bilgileri teşekkül etmiştir. Bakın bu da Peygamber’in davranış biçimlerini devralmanın bir yoludur. Bu yol muhakkak ki yine eğitim gerektirir. Bu da hocalarla olur. Yani peygamberin yolunda yürüyen örnek insanların bize gösterdiği ve yaşadıkları hayat da bizim için örnektir. Bu ahlaki eğitimimizde, terbiyemizde başvurulacak önemli bir yoldur.

Müslüman toplumların eğitim sistemlerinde Kur’an-ı Kerim’in yeri nedir? Müslüman toplumların eğitim hayatında Kur’an ne kadar müdahil?

İlahi iradeyi öğreten kaynak Kur’an’dır. Peygamberler örneklerimizdir. Kur’an’da geçmiş peygamberlerin örneklikleri vardır. Bu kıssaları eğitim hayatımızda kullanabiliriz. Nihayet peygamberimiz örnekliği de aynı şekilde. Bu sünnet ve hadislerde kendisini gösterir. Eğitim hayatımızda, müslüman toplumların gelişmesinde Kur’an-ı Kerim temel kaynak olarak önümüzde durmaktadır. Kur’an’ın bir ibadet için okunması, bir de oradaki bilgileri almak için okunması var. Yüzünden, Arapça metninden, vahyin indiği dilde okunması bir ibadettir, ama bu yetmiyor. Âyetlerin işaret ettiği gibi bununla yetinmemek gerekir. Kur’an’da yer alan bilgilerin öğrenilmesi gerekir. Bu da neyle olacaktır? Arapçayı bilmediğinize göre yazılmış tefsir ve tercümelere müracaat etmek suretiyle Allah ne diyor, ne emretmiş diye bunları bulup çıkarmamız gerekir diye düşünüyorum. Dolayısıyla bir yandan Kur’an’ı yüzünden okumak diğer yandan O’na mahsus ilmi bilgileri tatbik edip öğrenmek gerekiyor.

Kur’an-ı Kerim’in şahsiyeti ve toplumu terbiye etmesinin önündeki en önemli sorunlar sizce nelerdir? Asr-ı Saadet’te Müslümanların tabi olduğu Kur’an ile bizim elimizdeki Kur’an aynı olduğu halde, vahiy muhatabını terbiyede neden aynı etkiyi gösterememekte?

Mesele şu, insanlık tarihinde iyi ve kötü iç içe geçmiş durumdadır. Gerçek düşünen insan, iyiyi düşünen insan, karışık olan bu iyi ve kötüden iyileri çekip çıkarır. Bazı insanlar da tabiatı gereği, kötülerin peşinden gider. Bu insanlık halinin bir sonucudur. Müşrik insanların yanında vahye inanmış, peygamberlere inanmış akıllı insanlar da vardı, kötü hareket eden, dinle alakası olmayan hayırsız insanlar da vardı. Şimdi bu devirde de aynı şeyler var. Bu devirde de teknoloji ilerlemiş, bilim ilerlemiş, birçok zenginlikler ortaya çıkmış olmasına rağmen, insanlar iyi ve kötüyü karışık şekilde karşısında görmektedir. Sokağa çıktığınızda, topluma karıştığınızda veyahut toplumsal meselelerin içine girdiğinizde iyilerle kötüler karışıktır. İyi olanları almak kötüleri bir kenara atmak esastır, esas olmalıdır. Kur’an-ı Kerim bu yolları bize göstermektedir. Allah katında neler iyidir, neler kötüdür? Allah neyi emrediyor, neden kaçınmamızı istiyor? Bunların hepsini Kur’an-ı Kerim’den alabilirsiniz. Vahiy muhatabını terbiyede neden aynı etkiyi gösterememekte? Burada sahabe devrini kastediyorsanız sahabe devrinde onlara yol gösteren bir peygamber vardı aralarında. Bu peygamberin gösterdiği yolda hem söylenen prensipler vardı, hem de bizzat en iyi örnek olan peygamber tarafından bu örneklikler yaşanıyordu. Hz. Aişe validemizin de ifade ettiği gibi o yaşayan Kur’an’dı. Bugün insanımızı meşgul edici şaşırtıcı mevzular var ki, adeta bunların yağmuru altında ıslanmaktadır. Bu ıslaklık içinde, bu yabancı maddelerin örtülülüğü içinde Kur’an’ın getirmek istediği esaslar insanların dikkatini daha az çeker oldu. Tabi arayan Mevla’sını da bulur belasını da demişler. Bugünkü toplumda, modern çağda insanlar din yolunu Kur’an-ı Kerim’i de görebilirler, malayaniyi yani dünyevi bir takım hırsları da. Bu bir seçim meselesidir. Kur’an’ın anlaşılması, yaygınlaşması, sahabe devrinde olduğu gibi bir neticenin ortaya çıkması için çaba göstereceksek bu da eğitimle olacaktır. Başta öğretmenler gelmektedir. Peygamberimizin bir hadisinde “Ben bir muallim, öğretmen olarak gönderildim.” Neyi öğretiyor bize? Kur’an-ı Kerim’de yer alan esasları prensipleri öğretiyor. Dolayısıyla örnek olabilecek, söylediğini yaşayan öğretmenler vasıtasıyla biz bugün tekrar o eski manevi ortamın zenginliğine toplumu döndürebiliriz diye düşünüyorum.

Gerek Batı’da ve gerekse Doğu’da geliştirilen eğitim sistemlerini Kur’an’ın terbiye metodu açısından nasıl değerlendirirsiniz?

Batı’da aydınlanma felsefesinin getirdiği düşünce sistemiyle, akılla, deneyle, gözlemle her şey çözülmeye çalışılmaktadır. Bunun ötesine geçip vahiy dediğimiz insanın manevi tarafında yapıcılığı olduğunu da kabullenmeme gibi bir cereyan vardır. Batı’daki eğitim sistemi akli metotlara, esaslara dayanır. Rönesans’tan sonra ortaya çıkan, akıldan, gördüğünden, duyduğundan başka, gözlediğinden başka bir şeyin olmadığını kabul eden felsefi cereyanın insanlar arasında yaygın olduğunu görmekteyiz. Türkiye’de bu cereyana göre hayatını tanzim eden birçok

insan vardır. Peygamberimizin ise vahye dayalı bir eğitim ve öğretim anlayışı olduğunu görüyoruz. Devlet fonksiyonları arasında teşri, icra, kaza vardır. Teşri fonksiyonu yasa yapma, icra fonksiyonu, yerine getirmek ve kaza fonksiyonu, adli nizam. Peygamber’in getirdiği esaslar çerçevesinde bir de tebliğ fonksiyonu vardır. Birçok kimse tebliğ fonksiyonu maarif bakanlıkları tarafından yerine getirilmektedir diyor. Ama bu maarif bakanlıkları içinde din eğitimi ve din özgürlükleri nazır-ı itibara alınmıyorsa oradaki maarif peygamberimizin işaret ettiği tebliğ metoduna uygun bir platform olarak gözükmez. Vahye dayalı bilgilerin de halka verilmesi lazım. Yani ilahi düşünce ve Allah’ın varlığı bilgisi. Kur’an’da yer alan umdelerin ve prensiplerinin de verilmesi lazım. Seçim insanlara ait. “La ikrahe fiddin” biçimindeki prensibe göre herkese arz edeceksiniz, yeni yetişmekte olan gençlere maddi manevi bütün bilgileri vereceksiniz, seçimi kendisine bırakacaksınız. Batı aydınlanma felsefesini yani akla, gözleme, deneye dayalı bir bilgi edinme, bilgi toplama ve gerçeğe varma esaslıdır. Dolayısıyla batıdaki sistem tek taraflı bir sistemdir.

Bütün bir ilim yolculuğunuz sırasında en çok istifade ettiğiniz isimler kimler?

Bunları birbirinden ayıramam. Bana bir kelime öğreten benim için kıymetlidir. Anne babam, anaokulu, ilkokul, ortaokul, lise, üniversite, ihtisas hayatımdaki tüm hocalarımdan çok istifade ettim. Hepsine hürmetim var. İsimleri saymakla bitmez. Bazen ben yolda bile yürürken birisinden bir şeyler öğreniyorum. Bu da benim için bir öğretmendir. Yani tecrübeden doğan bir bilgi edinmedir bu. Onu da öğreten neticede bir şahıstır. Bu konuda ben ayrım yapmıyorum. Gönlüm varmıyor birini birinden ayırmaya. Bir örnek olması açısından, 2. Sınıfta Os

man öğretmenim vardı mesela. Beni bir gün Aksaray’da tramvaydan atlarken görmüş ve annemi çağırıp beni ıslah için ne sözler söylemişti.

Çocukluğunuzda sizin en büyük heyecanlarınızdan biri de buydu galiba?

Evet. Fakat öğretmenliğin faziletine bakın. Birçok kimse boş ver der, kulağımı çeker giderdi. Öyle değil. Beni bu hatamdan vazgeçirmek için annemle devreye giriyor. Tabi vazgeçtim mi vazgeçmedim mi doğrusu bilmiyorum ama böyle bir öğretmenlik meselesi var.

Hatıratınızı bir kitap olarak neşretmeyi düşünüyor musunuz?

Hayır, düşünmüyorum, ortaya koyduğumuz bir şey varsa onlar yaşar. Yaşarsa hatıralarımız yürüyor ve devam ediyor demektir.

Çalışmalarınızı bitirebildiniz mi? Şunu da yapabilseydim, dediğiniz, noksan kaldığını düşündüğünüz bir hizmet var mı?

Çalışma bitmez. Doktora ve Doçentlik çalışmamdan sonra takdiri ilahi hep idari görevler yakama yapışmaya başladı. Beni çekti. İçine almaya çalıştı. En son 1982’de İstanbul Edebiyat Fakültesi’nden bir profesör olarak Marmara İlahiyat’a Dekan oldum. Bundan önce Edebiyat Fakültesi’nde İslam Araştırmaları Enstitüsü’nde müdürlüğe getirilmiştim. Orada ilmi projeler peşinde koşuyorduk. Gerçekten İslami bir takım değerlerin ilmi olarak ortaya çıkarılması için çabalıyorduk. Hocalarımdan mesela Profesör Fuat Sezgin vardı. Hocam İslam İlimler Tarihi doktorasını Almanya’da daha sonra devam ettirdi ve İslam İlimleri’nin gelişme tarihini ortaya koydu. Bugün bu eserler Gülhane’de yeni açılmış olan müzede sergilenmektedir. Umumi Türk Tarihi hocası Zeki Velidi Togan vardı. Onun da yaptığı bir takım projeleri vardı. Bütün bunlar hem Türk Tarihi bakımından hem de İlimler Tarihi bakımından önemli çalışmalardı. Enstitünün yapacağı çok şeyler vardı ve hala var. Sonra bu idarecilik beni aldı Bağlarbaşı’na götürdü. Neticede idarecilikten ilmi çalışmalarım aksadı. Ben 3 sene için tehir ettim diye düşündüm ama 12 sene sürdü dekanlık vazifesi. Noksan kaldığını düşündüğüm bu taraftır. Ama burada bir müesseseye ruh vermeye çalıştım. Sarf ettiğim enerji, tahmin ederim gene bir projenin gerçekleşmesidir. Bundan hiçbir zaman şikâyetçi değilim ama öbür tarafın eksik kaldığını söyleyebilirim.

Değerli üstadlarımızdan bahsettiniz. Hamidullah Hoca ile de teşviki mesainiz oldu. Ondan da bir iki cümleyle bahsedebilir misiniz?

Hamidullah Hoca, ben 1956’da asistan olarak İstanbul Üniversitesi İslam Araştırmaları

Enstitüsü’ne girdiğimde misafir profesör öğretim üyesi idi. Onu tabii birdenbire tanıyamazdım. Daha çok ortaya koyduğu eserleriyle tanıdım. Hukuk Fakültesi’nde aldığım ilmin metodolojisine çok uygun bir biçimde, metot bakımından, ilminin sistematikliği bakımından benim için İslam Araştırmaları bakımından peşinden gidebileceğim en iyi örnek olarak gördüm. Daha başka birçok hocalarım var fakat Hamidullah Hoca İslam Araştırmaları alanında yaptığı çalışmalarda sahip olduğu sistematik mantık ve muhakemeyle, sebep-netice ilişkisi içerisinde olayları izah etmesi ve derslerde daima müdellel yani ana kaynaklara müracaat etmek suretiyle konuşması, bilgiler vermesi benim dikkatimi çeken hususlardan biridir. O sebepledir ki onun bazı kitaplarını da tercüme etmeye çalıştım ve bu kitaplar da yayınlandı.

Modern kent hayatıyla birlikte kreşlerde başlayıp üniversiteyle sona eren resmi eğitim sürecine karşı bakışımız ve duruşumuz ne olmalıdır?

Kreşlerde eğitim ve öğretim biraz zaruretlerden doğmaktadır. Yani çalışma hayatında bulunan anne ve babaların, anne göğsünde çocuğu yetiştiremeyecek olanların kreşler imdadına yetişmektedir. Kreş henüz daha okuma yaşına gelmemiş 2-3 yaşındaki çocukların bakım evleridir. O evler güzel evlerse iyi korunmuş, iyi organize edilmiş, iyi eğitmenleri veyahut da bakıcıları varsa kreşler hiç şüphesiz işe yarar. Anaokulları kreşlere benzemez. Eğitimin başladığı çocuklara bilgiden çok disiplin vermek içindir. Ya manevi hayatında ya da maddi hayatında önem arz edecek disiplinler verilir. Dolayısıyla anaokulu çok önemli. Maalesef Türkiye’de çocukların en fazla % 15-20’si anaokullarından istifade edebilmektedir. Ama gelelim Japonya’ya, Almanya’ya, Fransa’ya, İngiltere’ye anaokulu çağına gelmiş çocukların %90’ı bazı yerlerde fazlası anaokuluna gitmektedir. Bu eğitimden geçerek ilkokula başlamaktadırlar. Bizde 6-7 yaşlarına kadar ana-baba terbiyesinden sonra ilkokulla birlikte örgün eğitime başlayabiliyor çocuklar. Bu söylediğim anaokulları devletin de olabilir ki var öyle okullar. Fakat daha çok özel teşebbüslere dayalı olarak varlar. Özel okullar günümüzde gelişme göstermektedir. Azınlık okulları bir tarafa daha önceden külliyen devlet okulları tarafından eğitim verilirdi. Bugün özel okullar çoğalmakta ve rekabet halindedirler. Türkiye’de özel okullar Batı’ya nazaran azdır. Amerika’da Üniversite eğitimi daha çok vakıflar tarafından verilir. Türkiye’de belli şartları yerine getirip, gerekli denetimlerden geçtikten sonra vakıflar, sivil toplum örgütleri de özel üniversiteler kurulabilmektedir. Devlet üniversiteleri de olacak fakat özel teşebbüslerin de önü kapanmamalı. Türkiye’deki üniversiteler kendilerini ilim yarışına vererek bu rekabette iyi neticeler ortaya çıkabileceği düşüncesindeyim. Resmi eğitim sürecine alternatif geliştirmenin yolları neler olabilir? Türkiye de eğitim iyi işlemektedir. Yalnız yeteri kadar anaokulu, ilköğretim, özel okul yoktur. Amerika’da, İngiltere’de eğitim büyük nispette özel okullara bağlıdır. Devlet bu teşebbüslere vergi istisnaları tanımaktadır. Yeter ki bu okullar eğitim ve öğretim yönünden faydalı olsun. Bu yol Türkiye’de de açıktır, ama fiiliyatta yüzde yüz verimli çalışmamaktadır. Gönül ister ki gelişmiş ülkelere uygun ve paralel bir takım gelişmeler örgün eğitimde de kendini göstersin.

Bu zamana kadar geliştirilen geleneksel eğitim ve modern eğitim modellerini karşılaştırdığınızda nasıl bir sonuca ulaşabilirsiniz? Bu sonuçtan nasıl bir uygulama çıkarılabilir?

Geleneksel eğitimden medreseyi kastediyorsanız, medreselerde üretilen bilgilerden faydalanabiliriz, ama bugün neden geleneksel eğitimin metotlarına kapılalım. Bugün mesela Türkiye’de ve diğer birçok İslam ülkelerinde İlahiyat Fakülteleri var. Değişik isimlerde olabilir bunlar. Bizim eksi müesseselerimizdir. Evet vaktiyle medrese çok gelişmiş, yaşamış ve fonksiyonunu gerçekleştirmiş bir sistemdir. Bugün her alanda yine insan hüneriyle medresenin yerini almış, modern metotlarla çalışan, teknolojiyi kullanan eğitim ve öğretim müesseseleri var. Eskiden Tıp medreseleri de vardı, Rasathaneler vardı. Bugün her alanda bir gelişim var, medreselere dönüş olmaz, ancak oralarda hangi ilimler ele alınmışsa biz bu ilimleri geliştirerek yaşatmalıyız. Din eğitiminin temelini teşkil eden Ulûmu’ş-Şer’iyye dediğimiz İlahiyat ilimlerini bugün üniversitelerde layıkıyla temsil edilmektedir.

Cumhuriyet öncesiyle sonrası arasında yaşanan tarihi ve fikri kopukluğu gidermede eğitimin rolü nedir?

Türkiye Cumhuriyet’inin kurulması bir inkılâp mahiyetinde takdim edilmiştir halka. Bu inkılâbın dayanaklarını sadece akli yapı oluşturmuştur. Maalesef ilahi yapı ihmal edilmiştir. 1924’de çıkan Tevhid-i Tedrisat kanunu emretmesine rağmen İlahiyat Fakülteleri, İmam Hatip mektepleri kapatılmıştır. 1946’lardan itibaren yavaş yavaş Kur’an Kursları açılmıştır. Daha sonra İstanbul Çarşamba’da İmam Hatip Lisesi, 1949’da Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi açılmıştır. 1960’lı yıllarda da İmam Hatip okullarının sayısı çoğaltılmış ve lise diploması vermeye başlamışlardır. 1980’lerden itibaren ilahiyat fakültelerinin de sayısı çoğaltıldı. 80 öncesi Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı olarak çalışan İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü’nün statüsü Tevhid-i Tedrisat Kanunu’na aykırı olduğu söylenerek üzerinde tenkitler yürütülüyordu. 1980’den sonra Yüksek İslam Enstitüleri o zamanki askeri hükümetin vermiş olduğu kararla İlahiyat Fakültesi kabul edilerek üniversitelere bağlandı. Böylece Türkiye’de bu tarihi bu kopukluğu giderici tedbirler yine örgün biçimde ele alındı. Yani ilmi zeminde olmak üzere bu kopukluğun giderildiğini söyleyebiliriz.

Bu kopukluğu tamir etmeye matuf olarak 1949 yılında “resmi temelli din eğitimi” vermek üzere açılmaya başlayan İmamHatip Okulları sizce yeterli bir görev ifa etmiş midir? Aynı şekilde Yüksek İslam Enstitülerini ve İlahiyat Fakültelerini başarılı buluyor musunuz?

Tabi etmiştir. Din eğitiminin, öğrenimin ilmi metodolojik temellere kavuşturulmasında bu iki müessese büyük rol oynamıştır, oynamaktadır. Başarının sonu yoktur ve bu okullar her gün daha da geliştirilmelidir. Dünü bugüne eşitse o müessese gelişmiş sayılmaz. Her gün daha da gelişmiş bir şekilde eğitim programları ele alınmaktadır. En iyi seviyesine mi gelmiştir? Hayır. Yetinmemeliyiz, daha iyiye doğru ulaştırmamız gerekir.

Müslüman toplumların alternatif eğitim modelleri var mıdır? Günümüz İslam dünyası tüm insanlık için alternatif bir eğitim modeli geliştirebilecek yeterlikte midir?

Bu gün Pakistan’da da din eğitimi vardır, ama bizdeki gibi modern metotlarla İmam Hatip ve İlahiyat Fakülteleri gibi geliştirilmiş değildir. Bir nevi medreselerin ıslah edilmiş ve geliştirilmiş biçimi, bizim Kur’an Kurslarının büyütülmüşü olduğunu söyleyebiliriz. Malezya’da ona göredir. Bilmem Yemen’de şuna göredir. Tabii hepsi için değil. Fazlurrahman’ın Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde dersler verdi. Ben

Fazlurrahman’ın Chicago’daki bir tez savunma sınavına katılmıştım 70’li yıllarda. Tez savunmasını veren öğrenci Pakistan’daki okulların mahiyetini ve iç durumlarını tahlil edip ortaya koyuyordu. Öğrenci hangi şehirden bilmiyorum fakat oradaki medreselerin eğitimi modern metotlardan çok klasik usullerle verildiğini, bu yönteminin olmazlığını ve çıkmazlığını o tez savunmasında söylemişti ve ben de şahit oldum o sözlere. Fazlurrahman burada “en gelişmiş din eğitimi müesseseleri Türkiye’de bulunmaktadır” diyordu. Burada İmam Hatipleri ve İlahiyatları kastediyordu. Modern manada binaları, eğitim müfredatı, araç ve gereçleriyle örnek müesseseler olarak gösteriliyordu. Herkes kendi yolunu kendi tutar, herkes kendi boyunun ölçüsünü kendi gelişmişliğinde arayacaktır. Bu bizim ilahiyatlarda yapılmış doktora tezlerini alın tümü için söylemiyorum fakat diğer ülkelerde yapılanları mukayese ettiğimizde birçok tezden çok daha üstün tezler yapılmaktadır. İlmi vasıfları olan, metotları bakımından başarılı görülen tezler bugün bu fakültelerde yazılmaktadır.

Teknolojinin büyük bir hızla ilerlediği günümüzde eğitim ve öğretim alanında bu imkânlardan ne ölçüde yararlanabiliriz?

Yararlanmalıyız tabi. Günümüzde artık ilkokul öğrencileri bile bilgisayardan istifade ediyorlar. Ancak öğretim hayatında bilgisayar ve internet asla öğretmenin yerini almamalıdır, alamayacaktır. Bilgisayar her ne kadar bilgi deposu olsa bile öğretmenin yeri ayrıdır. Çünkü öğretmenin ehemmiyeti örneklik vasfında yatmaktadır. Örnek öğretmen en iyi öğreten, en iyi eğiten insandır. Bilgisayarın olduğunda dahi muhakkak ki hiç demode olmayacak olan, tamamlayıcı bir unsur olacak olan öğretmendir. Bilgisayar hiçbir zaman öğretmenlik yapamaz. Bilgi verir, bilgi yollarına hızlıca ulaşmamızı sağlar ancak öğretmenlik ayrı bir durumdur.

Sizce eğitimin en temel ilkeleri nelerdir? İdeal bir eğitim modelinde mutlaka bulunması gereken özellikler neler olabilir?

Eğitim talim ve terbiye ile beraber olmalıdır. Bugün dünyada örgün eğitim esas olsa da bunun yanı sıra bir de yaygın eğitim vardır. Bu sivil toplum kuruluşlarının ve bazı iletişim araçlarının toplumdaki fonksiyonu ile ilgili meseledir. Dolayısıyla modern bir eğitim modelinde sadece örgün değil yaygın eğitim müesseselerini de ayakta tutmak lazım. Bugün televizyon ile yaygın eğitim konusunda son derece faydalı olan bir yol izlenebilir. Her ne kadar üniversitelerde veya diğer müesseselerde verilen eğitim verilemese de televizyon sayesinde ilmi telkinlerde bulunulabilir. İlmilik taşımayan bir televizyon programı kadar zararlı bir şey yoktur.

Örnek/model şahsiyetlerin eğitimdeki yeri ve önemine çok vurgu yaptınız.

Evet, baştan beri bunu söylemeye çalışıyorum, çok önemlidir. Bu sadece hâlihazırda yaşayanlar için geçerli bir durum değildir, eskiden yaşayanların da özellikle önceki peygamberlerin de bizim için birer örnekler olduğu Kur’an-ı Kerim’de bahsi geçen bir durumdur. Mesela İslam Hac müessesini sıfırdan başlatmamıştır. Hz. İbrahim önderliğinde Kur’an’da gösterilen esaslara icra edilmiştir. Bugün yaşayan güzel ve kötü örnekler de var. Fakat günümüzdeki kötü örnekler çoğu zaman gençlerin dikkatini celbetmekte ve gençler bunların peşine takılmaktadırlar. Şahsiyetsiz örnekler, toplumu da beraberinde götürür kötülüğe. Gerçek örnek sahibi kişilerin gençlere tanıtılması ve tenkit edilmesi gerekir. Bu örnekleri gençlere öğretmek yerine tenkit etmek daha doğrudur. Bu bağlamda tenkit yolu çok önemlidir.

Hocam, sizce iyi bir eğitimcide bulunması gereken vasıflar nelerdir?

Tabii ki eğitimcinin iyi yetişmiş olması gerekir. Her şeyden evvel örnek bir şahsiyeti olması lazım. İyi bir eğitimci öğrettiği şeyleri yaşayan biri olmalı. Mesela bir Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmeni namazla ilgili bir şeylerden bahsedip kendisi namaz kılmıyorsa öğrettiği şeyler öğrencilere tesir etmez. İyi bir öğretici kendisini teçhiz etmiş olmalı ve söylediği şeylerle fiili arasında bir paralellik bulunmalı.

Âlim kimdir? Aydın ya da akademisyenden farkı nedir?

Âlim kimse bilen kimsedir, aydın ise münevver, bilgiyle kendisini teçhiz etmiş kimsedir. Akademisyen… Bunlar iç içedir, bunları koparamayız. Şunu diyebiliriz âlim için. Söylediğiyle yaptığıyla tutarlı olandır âlim. Âlim kimse için iktisap ettiği ve insanlara öğretmeye çalıştığı şeyleri yaşayan kimsedir diyebiliriz. Akademisyenden pek fazla örneklik beklenmez. Ben âlim dururken akademisyeni çok kaba buluyorum. Akademisyeni daha çok bilgisayara benzetiyorum. Bilir, söylediği şeyler de doğrudur. Fakat Âlim aynı zamanda hem fazıl hem zahiddir. Âlim hem takva sahibidir hem manevi ilimlerle kendini yüklemiş kişidir. Âlim budur. Aydın bunun bir alt derecesi sanki. Akademisyenden âlim çıkmaz mı? Elbette Âlim çıkar, o ayrı bir mesele. Akademisyen sadece bildiğini söyleyen adam. Ben öyle anlıyorum.

İslam eğitim tarihini göz önünde bulundurarak tekke-medrese-kışla ayrışmasını nasıl değerlendirirsiniz? Bu ayrışma bütüncül bir yapının parçalanması değil midir? Bu parçalanmanın sonuçları ne oldu?

Bu bir metot meselesidir. Tekke bir eğitim müessesidir, öğretim değil. Tekke ayrıdır. Medrese ayrıdır. Medresede ilimler vardır. Eğitim yapılmaz öğretim yapılır. Öğrenim görmüş bir kimse tekkede eğitim de alır. Öğretim hazır bir maddedir. Onun üzerine ilave yapılır. Tekke daha çok insanların eğitilmesiyle alakalı bir müessesedir. Kışla ise tamamen dış düşmanlara karşı tekkeyi de, medreseyi de toplumu da koruyan bir müessese. Türkiye’de ve diğer ülkelerde meslek olarak askerliğin bilgisizliği ve eğitimsizliği söz konusu olamaz. İyi bir öğrenime tabi tutulmuş ve iyi eğitilmiş bir kimse olarak görünmeli asker. Zaten bunlar ayrı fonksiyonlar icra eden ayrı müesseselerdi. İç içe değildi. Ben bunlarda bir parçalanma görmüyorum.

İlim yolunu seçen genç şahsiyetlere, tecrübelerinizden damıtarak neler tavsiye edebilirsiniz?

İlim yolunu seçen gençlere bu yolu seçtikleri için ben teşekkür ediyorum. Ancak gözden kaçırmamaları gereken birkaç husus var. İlim yolu meşakkatli bir yoldur. İlim yolunda dünyevi sevgiler, dünyevi menfaatler düşünülmemelidir. Mehmet Akif’i anlatanlar şöyle nakleder: “ O, öyle bir şahsiyete sahipti ki tencerede pişirir kapağında yerdi” derler. Burada dünyevi hırslar ve lüks hayatlar peşinde koşmazdı, tahammül gösteren, kanaatkâr manası vardır. İşte ilim yoluna giren kimsenin de böyle dünya hırslarından ve dünya menfaatlerinden sıyrılmış olması gerekir. Tabi ki her insan yaşayacaktır, bir evde oturacaktır, evlenecektir, çocukları olacaktır, bunlar normal standartlarda herkesin hakkıdır. Ama evi üstüne evi peşinde koşan, kapısını en lüks arabalarla donatmaya çalışan, bir bilim adamının herhalde dikkati dağılır. Benim tıpkı dekanlığıma benziyor. 12 sene boyunca benim dikkatim idareciliğe tahsis edildi. İlmi çalışmalarım geride kaldı. Dünya’ya bakan bir kimse de her halükarda ilminden olur diye düşünüyorum. Benim kanaatime göre bir şey daha var. Allah tek Allah inancı dışında başka hiçbir şeyi kabul etmiyor. Allah indinde din İslam’dır. Yani Allah şirki kabul etmez. En büyük günahtır. Onun dışındaki bütün günahları affeder fakat şirke bulaşmış bir kimsenin günahını affetmez. En önemli unsur budur. İlim de kendinden başka bir şeyi ortak kabul etmez. Ortaksız bir çalışma hayatıdır ilim hayatı. Ortağa tahammülü yok. Bir de ilim benim ayağıma gelsin olmaz. Siz ilmin ayağına gideceksiniz. İlminizin artmasını istiyorsanız çok seyahate çıkacaksınız, çok toplum tanıyacaksınız. Bu seyahat meselesi bir ilim adamının vazgeçemeyeceği ilim kaynaklarından biridir. Ve bütün bunların üstüne en önemlisi ilim yoluna düşmüş olan kimsenin merak sahibi olması, o konuya dair bir sevgi sahibi olması lazım. Merak ve sevgisi olmayan bir kimse çalıştığı alana gönülden bağlanmamış olur. Gönülden bağlanmamak o alanda fazla mesafe katetmemesiyle neticelenebilir. Dolayısıyla merak ve sevgi daima birinci planda durmalıdır. Gönülden sevdiği yol daima o şahsın ideali olmalıdır. Sevmediği bir alanda bir kişi doktora yapıyorsa orada başarı yüzdesi çok düşüktür. Mesela tefsirde çalışması gerekirken o kişiyi hukuka verirseniz veyahut da değişik bir alana getirirseniz o konular da başarısız olabilir. Merakla, sevgiyle bağlı olduğu bir konu olması şarttır. Bu psikolojik bir bağdır. Manevi bir bağdır. Çalıştığı alanı çocuğu gibi büyütecektir. Ve böylece ilme bir yenilik getirecektir ki ona Âlim diyelim, akademisyen, bilgi sahibi diyelim. Bana bu fırsatı verdiğiniz işin sizlere teşekkür borçluyum. Şükran borçluyum. İnşaallah Kur’ani Hayat mecmuasıyla birlikte güzel bir hayatın inşası için sizlere başarılar diliyorum…

Değerli vaktinizden bize de ayırdığınız için çok teşekkür ederiz.

F. GÜNGÖR, M. BAYKUL