Hicr: “Sertlik” Simgesi

Sûre, mekke halkının gerçeğe karşı yıllarca direnmesi sebebiyle kendisini yorgun hissetmeye başlayan hz. Peygamber’i motive etmektedir.

Tarih : Mart 07, 2016
Sayı : Kasım-Aralık 2014
Konu : İrfan
Yazar :Kadir CANATAN

Hicr Sûresi’nin, ele aldığı konulardan ve üslubundan Mekke döneminde, İbrahim Sûresi’yle aynı zamanda nazil olduğu anlaşılmaktadır. Mevdudi’nin de belirttiği üzere, sûrenin arkaplanında iki ana öğe belirleyicidir. İlk olarak, Hz. Muhammed’in yıllardan beri İslam’ı tebliğ etmesine rağmen Mekke halkının gerçeği kabul etmeyip direnmeye devam etmektedir. İkinci olarak, Mekke döneminin sonunu işaret eden günlerde, peygamber, kavminin inatçı ve zalim tavrından dolayı kendini yorgun ve bezgin hissetmeye başlamıştır. Bu nedenle Hicr Sûresi, ona eski kavimlerin hikâyelerinden bahsederek cesaret vermeye ve kendi başına gelenlerin ilk olmadığına işaret etmektedir. Peygambere cesaret ve teselli veren bu sûrede, doğal olarak Mekke halkına ve önde gelenlerine de dolaylı bir tehdit söz konusudur.

Toplam 99 âyetten oluşan sûrenin ele aldığı konuları ana hatları itibarıyla iki bölüme ayırmak mümkündür. İlk bölümde sûre, Kitab’ın apaçık âyetlerine işaret ederek başlar ve hiçbir memleketin uyarılmadan helak edilmediğini haber verir. “Bunlar, kitabın ve apaçık olan Kur’an’ın âyetleridir… Helâk ettiğimiz her memleketin mutlaka bilinen bir yazısı (belli vakti) vardır. Hiçbir toplum ecelini geçemez ve ondan geri de kalamaz.” (15:1/4-5). Bu ifadeler boşuna söylenmiş değildir. Tıpkı önceki kavimler gibi Mekke halkı da peygamberden ardı arkası gelmeyen şeyler talepler etmekte ve bu taleplerle aslında onu zor durumda bırakmaya çalışmaktadır. Bu taleplerden birisini, sûrenin hemen başında okuyoruz: “Dediler ki: “Ey kendisine Zikir (Kur’an) indirilen kimse! Sen mutlaka delisin!” “Eğer doğru söyleyenlerden isen bize melekleri getirsene!” Biz, melekleri ancak hak ve hikmete uygun olarak indiririz. O zaman da onlara mühlet verilmez.” (15:6-8).

Biraz sonra dile getireceğimiz üzere benzer bir talebi, bu sûreye ismini veren bölgede (Hicr) yaşayan Semûd kavmi de dile getirmiştir. Sûrenin bu bölümü ile ikinci bölümü arasında bu bakımdan bir bağlantı bulunmaktadır. İkinci bölümünde de, üç farklı kavmin (Lût, Eyke ve Semûd) hikâyesi meydan okuyucu bir üslupla Mekke halkına anlatılmaktadır. Sûreye adını veren ifade, tam da bu noktada (80. âyette) dile getirilmektedir. Hicr, bir yer ya da mekân ismidir. Hicr, Medine’nin kuzeyinde Semûd kavminin yaşadığı bir yerdir. Bu adlandırma, yerin özelliğinden kaynaklanmaktadır: Hicr, sözlükte “kayalık arazi” ya da “kapalı havza” anlamına gelmektedir. Esasen burası bir krater bölgesidir. Bölgenin kaya yapısı, volkanik püskürmeler sonucunda oluşmuştur. Yunan ve Roma kaynaklarında “Hegra” olarak geçmektedir. Baştan başa mimariye elverişli dev gövdeli kayalardan oluşan arazi yapısından dolayı bu ismi almıştır. Sûreye ad olarak Hicr kelimesinin seçilmiş olmasının ilk elden açıklaması budur.

Başka bir deyişle Hicr, bölgenin arazi yapısını dile getirmektedir. Nitekim bu husus Kur’an’da, hem Hicr Sûresi’nde hem de başka sûre ve âyetlerde teyit edilmektedir: “Onlar güven içinde dağlardan evler yontuyorlardı.” (Hicr, 15:82). “Hani kardeşleri Salih, onlara şöyle demişti: “Allah’a karşı gelmekten sakınmaz mısınız?” “Ben size gönderilmiş güvenilir bir peygamberim.” “Öyle ise Allah’a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin!” “Buna karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ücretim ancak âlemlerin Rabbi olan Allah’a aittir.” “Siz buradaki bahçelerde, pınar başlarında, ekinlerde, meyveleri olgunlaşmış hurmalıklarda güven içinde bırakılacak mısınız?” “Bir de dağlardan ustalıkla evler yontuyorsunuz.” (Şu’arâ, 26:142-149).

Fakat ilgili sûrede başka kavimlerden de bahsedilmesine rağmen Semûd kavminin yaşadığı yerin seçilmesinin başka bir açıklaması olmalıdır. Bunu anlamak için diğer kavimlerin hikâyesiyle karşılaştırmalı bir analiz yapmak yararlı olacaktır.

Sûrede ilk ele alınan kavim Lût kavmidir. Bu kavim şöyle hikâye edilir: “Elçiler (melekler) Lût’un ailesine gelince, Lût onlara, “Gerçekten siz tanınmayan kimselersiniz” dedi. Dediler ki: “Evet, fakat biz sana (kavminin) şüphe etmekte olduğu azabı getirdik.” “Biz, sana gerçeği getirdik. Şüphesiz biz doğru söyleyenleriz.” “Gecenin bir bölümünde aile fertlerini yola çıkar, sen de arkalarından git. Hiçbiriniz arkaya bakmasın. Emrolunduğunuz yere (doğru) geçin gidin.” Ona şu durumu kesin olarak bildirdik: “Sabaha çıkarken onların sonu kesilmiş olacak.” Şehir halkı sevinerek geldiler. Lût, dedi ki: “Şüphesiz bunlar benim misafirlerimdir. Sakın beni rezil etmeyin.” “Allah’a karşı gelmekten sakının, beni utandırmayın” dedi. Onlar, “Biz seni insanlarla ilgilenmekten men etmemiş miydik” dediler. Lût: “İşte kızlarım. Eğer yapacaksanız (onlarla evlenebilirsiniz)” dedi. (Melekler, Lût’a:) “Ömrüne andolsun ki onlar (şehvetten) gözleri dönmüş hâlde, sarhoşlukları içinde bocalayıp duruyorlar (Bu durumda asla seni dinlemezler)” dediler. Derken güneşin doğuşu sırasında, o korkunç uğultulu ses onları yakalayıverdi. Hemen onların altını üstüne getirdik. Üzerlerine de balçıktan pişirilmiş taşlar yağdırdık. Şüphesiz bunda düşünüp görebilen kimseler için ibretler vardır. O şehrin kalıntıları hâlâ mevcut olan bir yol üstünde duruyor. Şüphesiz bunda inananlar için bir ibret vardır.” (15:61-77).

Görece uzun olan Lût kavminin hikâyesinden sonra Eyke halkına kısa bir atıf yapılarak geçilir. “Eyke” halkı da şüphesiz zalim idiler. Onlardan da intikam aldık. İkisi de (Lût kavminin yaşadığı Sodom ile Şu’ayb kavminin yaşadığı Eyke) belirgin bir anayol üzerinde idiler.” (15:78-79).

Lût kavmi, Kızıldeniz’in kuzeyinde, bugün Ürdün-İsrail sınırında Lût gölü olarak bilinen yerde yaşamıştır. Eyke halkı ise, Medyen halkı gibi Hz. Şuayb’ın gönderildiği bir kavim olup Medyen’e yakın deniz sahilinde yerleşmişti. Her iki kavmin de yaşadığı bu yerler, Mekke halkının duyduğu ancak onlara uzak mesafede olan yerlerdi. Oysa Hicr, Medine’nin kuzeyinde ve Arapların gelip geçtiği ana bir yol üzerinde bulunuyordu. Nitekim Hicr Sûresi’ndeki veriler bunu doğrulamaktadır: “Andolsun biz, “Allah’a kulluk edin” diye (uyarması için) Semûd kavmine, kardeşleri Salih’i peygamber olarak göndermiştik. Bir de ne görsün, onlar birbiriyle çekişen iki grup olmuşlar. Salih, onlara “Ey kavmim! Niçin iyilikten önce kötülüğün acele gelmesini istiyorsunuz? Merhamet edilmeniz için Allah’tan bağışlanma dileseniz ya!” Onlar, “Sen ve beraberindekiler yüzünden uğursuzluğa uğradık” dediler. Salih, “Sizin uğursuzluğunuzun sebebi Allah katında(yazılı)dır. Aslında siz imtihan edilmekte olan bir kavimsiniz” dedi. Şehirde dokuz kişilik bir çete vardı. Bunlar yeryüzünde bozgunculuk yapıyorlar ve ıslaha çalışmıyorlardı. Aralarında Allah adına and içerek şöyle dediler: “Mutlaka onu ve ailesini geceleyin öldüreceğiz, sonra da velisine; ‘Biz onun ailesinin öldürülüşüne şahit olmadık. Biz kesinlikle doğru söyleyenleriz’, diyeceğiz.” Onlar bir tuzak kurdular. Farkında değillerken Allah da bir tuzak kurdu. Bak, onların tuzaklarının sonucu nasıl oldu: Biz onları ve kavimlerini topyekûn helâk ettik. İşte zulümleri yüzünden harabeye dönmüş evleri! Şüphesiz bunda bilen bir kavim için bir ibret vardır.” (Neml, 27:45-52).

Son âyetlerden anlaşılacağı üzere, Semûd kavminin yaşadığı yer, Mekkeli ve Medineli Arapların gelip geçtiği bir yerdedir. Özellikle ticaret yapmak üzere kuzeydeki şehirlere ve ülkelere giden tüccarlar, Semûd kavminden geriye kalan harabeleri biliyor ve gördükleri bu mekânları/eserleri Mekke halkına anlatıyorlardı. Bu bakımdan Semûd halkı ve onun yaşadığı yer (Hicr) çok iyi bilinen bir yerdi. Muhtemelen sûreye ad olarak seçilmesinin nedeni budur. Araplar bu sûreyi okurken bildikleri bir kavmin ve mekânın hikâyesini dinlemekteydiler.

Fakat, Hicr kelimesinin bilinen bir yer olmanın ötesinde simgesel bir anlamı da olmalıdır. Hikâyesi, dillere pelesenk olmuş bir kavmin ve mekânın ismi, hakiki anlamının ötesinde çağrışımlar yapmaktadır. Hicr kelimesi, Semûd halkının yaşadığı yerin özelliğini yansıttığı gibi, “kaya” gibi “sert” tutumlarını da ifade etmektedir. Semûd halkı, sert kayaları yontup bir medeniyet inşa ederken, kendi ruh ve düşüncelerini de inşa etmişlerdir. Sertlik ve gücü, her şeyin temeli haline getirmişlerdir. Daha açık bir deyişle adaletten ve kısttan sapmışlar, zulüm ve çıplak gücün temsilcisi haline gelmişlerdir. Nitekim Kur’an onların helak olmalarının sebebini açıkça ilan etmektedir: “Bak, onların tuzaklarının sonucu nasıl oldu: Biz onları ve kavimlerini topyekûn helâk ettik. İşte zulümleri yüzünden harabeye dönmüş evleri! Şüphesiz bunda bilen bir kavim için bir ibret vardır.” (Neml, 27:45-52).

Ali Şeriati’nin kendine özgü diliyle ifade ettiği üzere Kur’an; “kitap”, “mizan” ve “demir” sözcükleriyle üç şeyi sembolik olarak ifade etmiştir. Kitap, kültürün, entelektüelliğin ve eğitimin; mizan, eşitliğin, doğruluğun ve adaletin; demir, maddi gücün –medeniyet, endüstri ve askeri kuvvet, bireysel ve sosyal güç gibi- sembolüdür. Bu üç kelimenin yerine, aynı zamanda şu üç kelimeyi kullanabiliriz: Kültür, Adalet ve Güç. “İdeal Site”, bu üç sütun üzerine kurulmuştur. Eğer bunlardan biri eksik olursa ya da biri diğerlerine hükmederse ideal ve denge ortadan kalkar.

Bu sözcüklerin Kur’an’da sıralanması oldukça anlamlıdır. Aşağıdaki âyetten de görüleceği üzere önce “kitap”, sonra sırasıyla “mizan” ve “demir” gelmektedir. “Andolsun, biz elçilerimizi açık mucizelerle gönderdik ve beraberlerinde kitabı ve mizanı (ölçüyü) indirdik ki, insanlar adaleti yerine getirsinler. Kendisinde müthiş bir güç ve insanlar için birçok faydalar bulunan demiri yarattık (ki insanlar ondan yararlansınlar). Allah da kendisine ve Resûllerine gayba inanarak yardım edecekleri bilsin. Şüphesiz Allah kuvvetlidir, mutlak güç sahibidir.” (Hadid, 57:25). Bir toplumda adaletin sağlanması için ilk önce kitap ve mizan gereklidir. Demir ise, bunu ayakta tutmak için gerekli olan bir destektir. Başka bir deyişle demirle adalet sağlanmadığı gibi bir toplumun kitabi ilke ve değerlere uygun olarak yaşaması da sağlanamaz. Ama bir toplum kitabi değerlere ve mizana sahipse, hem bunlarla inşa edilmiş düzeni korumak hem de kendini savunmak için kuvvete ihtiyaç duyacaktır.

Konumuz olan Hicr halkına dönecek olursak, Semûd kavmi üzerinde yaşadığı sert kayalıklara şekil vermiş ve maddi uygarlık bakımından oldukça ileri bir düzeye ulaşmıştı. “Siz buradaki bahçelerde, pınar başlarında, ekinlerde, meyveleri olgunlaşmış hurmalıklarda güven içinde bırakılacak mısınız?” “Bir de dağlardan ustalıkla evler yontuyorsunuz.” (Şu’arâ, 26:148-149). Üstelik tarihte Semûd medeniyeti ne ilkti, ne de sondu. Kendinden önceki birçok toplumun yolunu izlemişti. Kur’an, bu konuda birçok örnek vermektedir: “(Ey Muhammed!) Rabbinin, (Hûd’un kavmi) Âd’e, şehirler içinde benzeri kurulmamış olan, sütunlarla dolu İrem’e, vadide kayaları oyan (Salih’in kavmi) Semûd’a, kazıklar sahibi Firavun’a ne yaptığını görmedin mi?” (Fecr, 89:6-10). Dikkat edilirse, sahip oldukları maddi gelişme onların sonunu hazırlamıştır.

Bu üslupla Kur’an, aslında bir toplum ve uygarlık eleştirisi yapmaktadır. Önerdiği çözüm de, bunun diğer uç noktası olan saf manevi ve mistik bir toplum tarzı değildir. Çünkü Kur’an din adamlarının da toplumsal çürümeye yol açabileceklerini açıkça beyan etmekte ve bu bağlamda Yahudi/Hıristiyan din adamlarını eleştirmektedir. Kur’an, ideal sitenin temellerinin ne olması gerektiğini belirli bir sıralama içinde açıklamaktadır: Kitap, Mizan ve Demir. Bu sıralama içinde Demir (güç-kuvvet, maddi kalkınma, siyasi otorite vs.), Kitap ve Mizan’la denetlenmiş bir güç kaynağıdır. Değilse tahrip edici, zulümkâr ve baskıcıdır. Bu yolu tutan toplumlar, kendi kendilerini tahrip etmişler ve helâki hak etmişlerdir. Ku’ran’da helâk kavramı, çoğu zaman Allah’ın bir topluma verdiği bir ceza şeklinde algılanmıştır. Oysa âyetleri dikkatle okuduğumuz zaman bunun toplumların hak ettikleri bir akıbet olduğu anlaşılacaktır.

Kur’an’ın öngördüğü genel ilke ve bizden beklediği dua şundan başkası değildir: “Allah, bir kimseyi ancak gücünün yettiği şeyle yükümlü kılar. Onun kazandığı iyilik kendi yararına, kötülük de kendi zararınadır. (Şöyle diyerek dua ediniz): “Ey Rabbimiz! Unutur, ya da yanılırsak bizi sorumlu tutma! Ey Rabbimiz! Bize, bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme. Ey Rabbimiz! Bize gücümüzün yetmediği şeyleri yükleme! Bizi affet, bizi bağışla, bize acı! Sen bizim Mevlâmızsın. Kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et.” (Bakara, 2:286).

SÛRE, MEKKE HALKININ GERÇEĞE KARŞI YILLARCA DİRENMESİ SEBEBİYLE KENDİSİNİ YORGUN HİSSETMEYE BAŞLAYAN HZ. PEYGAMBER’İ MOTİVE ETMEKTEDİR.

HİCR KELİMESİ, SEMÛD HALKININ YAŞADIĞI YERİN ÖZELLİĞİNİ YANSITTIĞI GİBİ, “KAYA” GİBİ “SERT” TUTUMLARINI DA İFADE ETMEKTEDİR.

KUR’AN, İDEAL SİTENİN TEMELLERİNİ AÇIKLAMAKTADIR: KİTAP, MİZAN VE DEMİR. BU SIRALAMA İÇİNDE DEMİR (GÜÇ, MADDİ KALKINMA, SİYASİ OTORİTE), KİTAP VE MİZAN’LA DENETLENMİŞTİR.

KU’RAN’DA HELÂK KAVRAMI, ÇOĞU ZAMAN ALLAH’IN BİR TOPLUMA VERDİĞİ BİR CEZA ŞEKLİNDE ALGILANMIŞTIR. OYSA HELÂK, TOPLUMLARIN HAK ETTİKLERİ BİR AKIBETTİR.