İnsanoğlu bir mekâna girdikten sonra orada sürekli kalmış olduğu kişiler arasında; samimiyet, mesuliyet, mecburiyet, vb. yakınlık bağları oluşur. İki bireyin oluşturmuş olduğu aile kurumunda ise bunların çok daha fazlası meydana gelir.

Aile, insanın hayata bakış derecesinin oluşturulduğu mekânlardır. Sağlam karakterli insanların yetişebilmesi için kişilerin belli bir amaç birlikteliği oluşturması gerekmektedir. “Amaçsız akıl, duyguların tesirindeki toz zerrecikleri gibi oradan oraya savrulur.”

Her aile, köklerindeki niyetten beslenmektedir. Köklerini kimse görmese de meyveleri bunun sonucudur. Rast gele düşmüş bir tohum ya kimsenin fark etmediği, üzeri örtülü zaman ve zeminde ölür; ya da meydana gelmiş olan ağacın meyvesi de yabani ve acı olması kaçınılmaz olur.

Ne hüzün ne gam ne keder ne de sevinç ve heyecan birlikteliği belli bir niyet uğrunda kuran kişileri etkileyebilir.

Bizim toplumumuza baktığımızda amaçsızlık gibi bir sorunumuzun olmadığını görüyoruz. Evet, ilginç ama amaçsız aile yok denecek kadar azdır çevremizde. Kimisinin amacı bir ev sahibi olmak, kimisinin amacı bir araba, bir başkası kendisine ait bir işyerinin olmasını ister, bir diğeri lüks bir hayata kavuşma gayreti içerisindedir veya başka biri bulunduğu toplumda üst düzey biri olabilme ya da böyle birine yakın olabilme çabası içerisindedir. Yani bizim sorunumuz amaçsızlık değildir.

Limana yanaşan boş yük gemisi iki yolcuyu alıp limandan kalkar. Yük gemisinin işimidir yolcu taşımak? İşte insanoğlu da kendi sırtına yüklediği bu yanlış yük ile bazen uçsuz bucaksız ihtiras okyanusunda, bundan farklı bir duruma düşmez. Evet, bir amaç gerçekleşmiş olur, lakin bu ne derece doğrudur!

Örnek bir şahsiyet ile devam edelim. Filistin’in Nene Hatun’u olarak bilinir. Lakabı Ümmü Nidal: Direnişin annesi. Asıl ismi Meryem Ferahat. Ümmü Nidal daha öncesinde İslami bir alt yapıya sahip olmayan bir aileye mensuptur. Kendisi Şeyh Ahmed Yasin ile tanıştıktan sonra İslami bilince ulaştı ve üç evladını şehit verdi. Kendisinin ve ailesinin İslami alanda yetişmesinin Şeyh Ahmed Yasin’in şu tavsiyesi sayesinde olduğunu söylüyor; “Şeyh Ahmed Yasin derslerinde sık sık bize, mücahitlere değer vermemizi ve mücahitlere evlerimizi açmamızı tavsiye ediyordu.”

Ümmü Nidal sizce ne yaptı? Evinden, arabasından ve işinden mi vazgeçti dersiniz? Hayır, ama bu değerlerin önüne mücadelesini koydu. Evi yıkıldı, mücadelem sağlam mı diye baktı ardına. Arabası yakıldı, mücadeleme bir şey oldu mu diye baktı ardına. İşinden, ekmeğinde oldu, mücadelem devam ediyor mu diye baktı ardına. Dahası üç tane gencecik yavrusunu şehit verdi, ahh bile demedi. En son şehit olan oğlu Muhammed’e silahını kendi elleriyle verdi ve evlerinden uğurladı. Ey Ümmü Nidal, davanı ne kadar aziz kıldın…

Nasıl oldu? Nasıl gerçekleşti bu?

Ümmü Nidal’in ifade ettiği gibi; mücahitlere değer vererek ve mücahitlere evlerini açarak… Yani asıl mesele, mücadeleye değer vermek ve mücadeleye evlerimizin içinden başlamaktı.

Bir fikir girdiği ortamı değiştiremiyorsa, o değer haline gelememiş demektir. İnsanın uğrunda bedel ödeyeceği bir değeri yoksa, o henüz bir fikir edinememiş demektir. O kadar çok fikrimiz var ki anlatmaya kalksak sabahlara kadar sürer. Ama bu fikirlerin neredeyse hiç birini hayatımızda göremeyiz. Bunlar sadece kafamızın içindedir. Yaşantımıza karışmazlar, zevklerimizi bozmazlar, hatta bir fikrimizin olması ile olmaması arasında bir fark yoktur hayatımızda. Benim bir fikrim var deyip giyotinin başına giden adamların üzerinden yüzyıllar mı geçti? Yani uğrunda mücadele edecek değerlerimizi unuttuk mu? Sözlerimizdeki davayı, zihnimizin sanal dünyasından aşağı indiremedik henüz. Aslında yeterince değer vermediğimizin bir işareti olmuyor mu bu?

Hz. Musa’ya, kendinize mescit olan evler edinin, diye vahyedilmişti. Bir toplumun sıfır noktasından inşaya başlamasından söz ediyordu Rabbimiz. İnsanın gözünü İslam ile açıp, gönlünü imanla doldurmasının yoluydu aile. Silahların hiç bir etkisinin olmadığı, ama silahlara karşı dik durabilecek kişilerin çıktığı yerdi aile. Mü’minin bireyden topluma dönüştüğü yerdi aile. Ve mücadelenin sokaklarda değil, ilk olarak içerde yapıldığı yerdi aile…

Biz mi? Evlerimizin kapılarını mücadelenin suratına kapattık. Hatta elini, kolunu sıkıştırdık mücadelenin. Başkasının görmesinden çekindiğimiz üvey evlatlık gibi ne tamamen dışarı attık, ne de evimizin içine soktuk. Söz sırası bize geldiğinde ise mangalda kül bırakmadık. Biz mücadeleyi bıraktığımız için o da bize beddua etti.

Toplumumuz kökten bir çözülme içerisinde. Psikologların kapısını aşındıran bizler, Kitab’ın sayfalarına niye bakmıyoruz. İman ettik dediğimizde, aile düzenimizin de Rabbimizin âyetleri ile sağlanabileceğine iman etmedik mi?

Ümmü Nidal gibi direnişi en derin yerinden tutmalıyız artık. Kimimiz davamızın annesi, kimimiz babası olmalıyız. Kendisini ateşten kurtaramayan, ehlini nasıl kurabilir? Ehlini ateşten kurtaramayan kimi ateşten kurtarabilir ki?

ENES DURMAZ