Gece boyunca kıvranıp durdu yatağında. Saatin kaç olduğunu, gecenin hangi diliminde bulunduğunu ayrımsayamıyordu. Bir çırpıda attı üstünden annesinin köyden gönderdiği kenarları kanaviçelerle işlenmiş ince yün yorganı. Sanki bütün yükü dünyanın, omuzlarına çökmüştü. Yatağında öylece durakalmıştı, gözlerini karanlığa dikmiş ruhuna bakıyordu. Kendisine azap veren meseleyi bulmaya çabaladı bir süre. Nefesini tutup kulak verdi gelmiş geçmiş bütün yaşanmışlıklara. Zihinsel bir musahabeye başlamıştı ki müezzinin davudî sesi Yeditepe’nin bütün semalarında yankılanmaya başladı.

Allahu ekber Allahu ekber… es-salatu hayrun mine’n-nevm…

Birlikte kaldığı öğrenciler hâlâ uyanmamıştı. Abdest alıp ferahladı önce, soğuk suyun ruhu diriltici inceliğine bir kez daha şahit oldu. Namazın teskin edici limanlarına sığındı. Dua okyanusuna daldı bir zaman. (…)

Meâline uzanıp hayırla yâd etti Muhammed Esed’i. Kalbi bir teşekkür sundu. Günün bu duhâ semtinde okuduğu âyetler, sarıp sarmalıyordu yüreğini. Başka bir boyuta, mazinin anla kesiştiği derunî bir labirente sürükleniyordu. Ruhundan kalbine bir metafor düştü, bir galaksi yer değiştirdi. Bir kuyruklu yıldız kaydı bilincine:

“Sevdiğiniz şeylerden infak etmedikçe fazilete ulaşamazsınız; zaten ne infak ederseniz edin, Allah onu ayrıntısıyla bilir.”

Bir âyet acılarına dokundu, yarasına yâr oldu. Bilincini kör bir köstebek imişçesine kazmaya başladı. Anlamaya başlıyordu kalbinin bunca zamandır neden bir mengeneye sıkıştığını. Derinlere indi. Karşısında yeşil bir gölge belirdi. Gölgeye dikkatle bakınca ürkmeye başladı. Oturalım, dedi yeşil gölge uzak diyarlardan gelen bir süvari edasıyla. Masaya bıraktı heybesini. Gözleri insanın ruhuna dalan bir göl maisiydi. Bakışlarında dağların heybeti gizliydi. Ürkmüştü genç insan. Yüreğiyle bildiği bütün duaları ardı sıra okumaya başladı. Gölge sezdi korkusunu gencin ve şöyle dedi:

— Benden sana hiçbir zarar gelmez, korkunu anlıyorum ancak gerek yok, kardeş sayılırız biz. Ben senin izdüşümünüm.

Genç:

— Çok derin bakıyorsun, bakışlar her an korkutur beni.

Gölge:

— Neden bunca acı çekiyorsun?

Genç:

— Dağlar devriliyor içime, zihnimdeki bütün faylar kırıldı, sanki ateşîn bir denizin, bir uçurumun kenarında yürüyorum. Gayretim kederimin sebeplerine ulaştırmıyor beni. İçimde büyük bir huzursuzluk var. Karanlık bir dağ oturdu kalbime.

Gölge:

— Hiç yüreğini yokladın mı, danıştın mı rüyalarına?

Genç:

— Rüya ırmağım kurudu galiba, geceler hep aynı, bir öncekinin aynısı, yıllar oldu rüya görmeyeli. Yüreğime gelince bir kevir oldu uzun zaman önce.

Gölge:

— Üç insan yılı geçti, ay ve güneş doğup battı yıllarca. Sen de doğup battın gölgen de.

Gülümsedi gölge. Heybesinden minyatürlerle süslenmiş turkuaz bir kutu çıkardı. Açtı kapağını. İçinden bir buzdağı, bir kalp ve bir kese çıktı. Kıpır kıpırdılar. Dağdan soğuk bir esinti yayıldı kar tazeliğinde. Katılaşmaya başlamıştı kalp, melâl makamındaydı. Nabzı bulunamayan bir yaşlıyı andırıyordu. Kese, kenarları beyaz kurdela ile sabitlenmiş dantelâlarla işlenmişti. Kırmızı kadifeden yapılmış, üzerine elif vav lam harfleri işlenmişti. Zamanında çok emek sarf edilmiş olmalıydı

*

İlkin buzdağını koydu masaya gölge. Gencin kolundan tutup dağın enginlerinde bir yolculuğa koyuldu.

Genç; bir hutbenin ortasında sırtını mescidin serin iklimine dayamış olarak gördü kendini. Tevazu makamında yayılan sesiyle cemaatin ruhuna, sinir uçlarına dokundu Hoca Efendi. Bu temas dağlara düşen yıldırımlar misali cemaatin gözbebeklerinde parlayıp kıvılcımlanıyordu. Ruhlar yunuyor, kalpler acıyordu. Yüklü bulutlar yüreklerden gözbebeklerine aktı. Kimisi rüzgâra takılıp dağılıyor kimi bir çift güle -gözbebeklerine- çiy tanesi oluyordu. Cemaatin ruhu gerilmiş bir keman yayının esrikliğindeydi artık. Hoca hutbenin can alıcı-verici noktasına sürükledi konuyu:

— İbadullah, Allah’ın güzel kulları, “Yoksa siz sınanmadan, denenmeden cennete gireceğinizi mi sandınız?”

“Yoksa siz sizden öncekilerin başına gelenler sizin başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi zannettiniz? Onlar öyle sarsıldılar, öyle sıkıntılara katlandılar ki, Allah’ın Rasulü ve beraberindekiler, ‘İlâhi! Senin yardımın ne zaman gelecek?’ dediler. Allah’ın yardımı yakındır.” (…)

— Bittim dediğinde, yettim diyen şah damarımızdan yakın bir Allah var…

Cemaatin ruhunu karşısına gerip gökyüzüne çıkan ve inen kesitler nakşediyordu hoca:

— İnfakın olduğu yerde nifak; nifakın olduğu yerde infak olmaz.

— Siz hiç öldünüz mü? Hiç yavrunuz kucağınızda can verdi mi? Füzelerin parçaladığı bir can gördünüz mü? (…)

**

Sırtından derin bir ürperti yayıldı içine. Kalbi titredi. Gölge, gencin ürperişini hissetti bedeninde. Tebessüm etti ve kalbini koydu masaya.

Dağ köylerinde eğrilmiş keçi kılından dokunan seccadesine gitti alnı genç insanın. Öylece kalakaldı… Son defa yokladı kalbini, zaman durmuştu, ilerlemiyordu saatler. Sabahın bu derunî anının bitmemesini istedi Rabb’inden. Kalbi yorgun, bedeni bitkin düşmüştü. Yalvardı, yeri göğü ve ikisinin arasındakileri yaradan Rabb’ine. Af diledi. Acısının, ızdırâbının, intizârının nedenini anlamaya başlıyordu şimdi.

***

Terlemişti genç, üşüyordu anbean. Soğuk terler yayıldı vücuduna. Bir kese koydu masaya gölge. Bir şiir okudu yürek lisanıyla: DÜŞÜNCE

Ülfet belâlı şey, fakat uzlet sıkıntılı,

Bilmem nasıl geçirmeliyim son beş on yılı?

İnsanlar anlaşıldı. Cihânın da sırrı yok,

Kalsaydı terkeşimde bugün tek bir altın ok

En tatlı bir hayâl için atmazdım ufkuma.

Dalsın yakında gözlerim artık son uykuma!

“Yalnız duyan yaşar” sözü, derler ki, doğrudur

“Yalnız duyan çeker” derim, en doğru söz budur.

Gördüm ve anladım yaşamak mâcerâsını,

Bâkiyse rûh eğer dilemezdim bekasını.

Hulyâsı kalmayınca hayâtın ne zevki var?

Bitsin, hayırlısıyla, bu beyhûde sonbahar!

Ölmek değildir ömrümüzün en fecî işi,

Müşkül budur ki ölmeden evvel ölür kişi.[1]

Doğrulup cüzdanını açtı genç, yüz … vardı içinde. Hatırlıyordu.

Bir hutbeden sonra Filistinli hasta ve yetimler için yardım toplandığını. Mescidin kapısında bu parayı bağışlayıp bağışlamama durumunda gördü kendini. Müteredditti, paraya ihtiyacı olacağını biliyordu. Elektrik ve su faturası ve boş pasosu geldi aklına. Hem belki biraz daha biriktirip umreye giderim diye düşündü. Ve vazgeçti. Oysa infak şifa idi yaralı ruhlara. Merhem idi kırılmış hayatlara, cila idi mesrûr yüreklere… Allah buyurmuştu infakı.

Kapıyı çarpıp kendini sokaklara bıraktı, gün ışımaya başlamıştı. Kendini yola vurdu yolu kendine. Ve zihninin kaotik noktalarına bir mısra dokundu, yokladı yüreğini:

İşte bu kısrak yokuşta çatladı demen için şeyda

Dünyanın tüm düzlüklerine kin besliyorum[2]

Ve infakın huzuruna erişti. Şimdi kazandım diye geçirdi aklından -hutbe düştü zihninearınıyordu bedenin kir ve pasından. Buruk bir mutluluk yayıldı gözlerine… Allah’ın yardımı gecikmemişti yine. Yeni bir burs kazandı genç adam. Elini cebine attığında sadece pasosu düştü avuçlarına. Artık cüzdan taşımamaya karar vermişti, gereksiz addediyordu.

Mutmain bir tebessümle semaya kaldırdı ellerini, büktü boynunu:

– İlâhi ayaklarımızı yolunda sabit kıl…

Anlatıcısını bekleyen bir âyettir her insan.

ÖZCAN GÖKHAN

[1] Yahya Kemal Beyatlı

[2] Mustafa İslamoğlu