‘Nasıl’ımız var mı?

Ömür bir uzun yol deseler de, herkese göre eni boyu değişir ömrün. Daha doğmadan Allah (c) tarafından muhatap alınan insanoğlu, Allah’ın (c) şanına uygun bir sanat eseri olarak ve harika bir donanımla yeryüzüne gönderilmiştir. En güzeli ve doğruyu yapabilecek ve zirvelere tırmanabilecek yetenekte ve donanımda dünyayı şereflendiren insan, aile denen koruyucu, geliştirici ve sürekli hakikati işaret etmesi gereken bir rehbere emanet edilmiştir. Çocuklar, Allah’ın (c) kulları için yarattığı ve insanın emrine sunduğu dünyayı yaşanılır hale getirmek ve doğru bir hayat sürmek için yönlendirilmeye hazırdır. “Ağaca bakan keçinin dala çıkan oğlağı olur” atasözü, çok önemli bir gerçeği işaret eder. Gördüklerini model alan çocuklar, yönelimlerimizi bile aktifleştirici mesaj olarak algılarlar.

Hayatın ‘nasıl’ını verir aile yaşarken, usûl öğretir, yolda giderken yol açar arkasından gelenlere. Ufku kadar ufuk biçer dünya kadar umut kumaşından. Bilgisi kadar alan çizer çocuğuna ve umudu kadar umut aşılar çocukluk bedenine. Korkuları da, azmi ve sabrı da kendi elindeki kadardır. Anne babanın gözlerindeki ışık, yüreğini korkutur ya da güçlendirir. Varlığı güven verir ya da güven zedeler her davranışıyla. İyilik anlayışı da, usûlü de zihinlerde gizlidir, yaşadığında ve rehberliğinde ortaya çıkar. Atlayamadığı bir karış dereden çocuğunu da atlatmayarak iyilik yaptığını zanneder baba. Korkusunu aşılamanın güvenine teslim etmiştir çocuğunu. Toplum ve insanlık algısı kendi inandığı gibidir ve bütün mesajlarına bu anlayış rengini verir.

Bilmeyenler nasıl bildirsin?

Ebeveynler, kendi at koşturduğu sınırlar kadar sınırı olduğunu düşünür dünyanın. Kendini geliştirme ve daha iyisini öğrenerek yaşama derdi olmayanlar, daha büyük dertleri ciddi bedeller ödeyerek satın alırlar. Öyle bir hayatta öğrenmek ve olayları okuyarak sonuçtan ders çıkarmak süreçleri teğet geçer hayata. Bağırdığı zaman haklıdır, yoksun bıraktığında ise gerekli olduğu için öyle yapmıştır. ‘Dayak cennetten çıkmadır’ diye kılıf uydurmuşlar kör mantığın onulmaz inadına ve göremediklerine. Baba hakkı Yaradan’ın hakkıdır demiş, Yaradan’ın istemediğini, istemediği kadar reva görmüşler evlâtlarına.

Kızlara öncelik tanıyan bir peygamberi varken, kızları adamdan saymamış ve çocuklarını sayarken onları sayıya katmamış. “Ele gitti el oldu” diye, evinden çıkanı dünyasından da çıkarmış. Kadın olduğu için insan yerine konmayan, konuşmasına ve kendini ifade etmesine izin verilmeyen ve ‘başkalarına hizmet etmek için yaratılmış ve her türlü hakareti ve yanlış davranışı kadın olmasıyla hak etmiştir’ anlayışı ile muamele görmüş evin hanımefendisi ve böyle bir anne baba modelini görerek büyümüş çocuklar… Eşine de öyle davranan oğullar büyümüş bu ortamda ve annesi gibi bir kaderi yaşayacağına inanmış kız çocukları ve korku doldurmuş minicik yüreklerini.

Daha iyi durumda olmayan beyefendiler çoğunlukla, “erkektir ne yapsa yeridir” denilerek büyütülmüş ve erkek olmanın “Hakk’ın sınırlarını aşma yetkisi” vermediği öğretilmemiş. Erkek olmak, haklı çıkmanın yegâne gerekçesi olmuş kimi zamanlar. Söz söylenememiş karşılarında. İtaati zorunlu bir makama terfi ettirilmişler. Doğru bilgi ile zihinleri aydınlatılmadığı için, devraldıkları karanlık zihniyet hayatları karartmaya yetmiş. Kendilerini yeterli ve üstelik de tutarlı gören bu anlayış, okumaya da okutmaya da karşı çıkmış uzun süre. Yetersiz bilgi ve yanlış yönlendirmenin çarkında un ufak olmuş nice hayatlar. Yanlış büyütülen beyefendiler ve yetersiz bırakılan hanımefendilerin izdivacından oluşmuş yuvalarda, sorunlu ilişkiler gelişmiş ve sorunlu evlâtlar yetişmiş.

Nice eziyeti ve zulmü, kendi evinde en yakını olan eşinden görmüş hanımefendiler. Ve çözümsüzlüğün kaotik ortamında, anlaşılamamış ve açıklanamamış major depresyonlar ya da daha ağırlarını yaşayarak ömürlerini tüketip ayrılmışlar bu dünyadan. Bunu yapan beyefendiler, çoğunlukla kendi aile bireyleri tarafından alkışlanmış ve gücüyle, eziyetiyle orantılı methiyeler dizilip desteklenmişler. Beyefendilerin inancına uygun yaşanmamışlıkları ruhlarını boğazlarken, sebebi hep başka şeylerde aranmış ve bunun hıncı yine hanım ve çocuklardan çıkarılmış. Bu tablonun seyrek de görülse hanımefendi versiyonu da bazen daha şiddetli bir tablo olarak görülmüş. Bunun beyefendiler açısından tam tersi sayılacak iyi örnekleri de mevcuttur şüphesiz fakat örnek alınmaktan çok, azınlıkta kalmak zorunda bırakılmış bu örnek yaklaşımlar. Toplumun modellemesi gereken örnekler olarak, yerlerini ve az olan sayılarını zorlukla koruyabilmişler.

Mağdur eden kaybettirdiğinden daha çok kaybeder

Kimilerinin eşlerini evlenmeden önceden görmelerine bile izin verilmemiş, anne baba uygun görmüşlerse, ‘bu evlilik için yeterlidir’ denmiş ve tanımadığı, görmediği bir insanla hayatını birleştirmiş ve (çoğunlukla) tüketen bir bağla bağlamışlar ikisini. Eşlerinin her türlü olumsuz yaklaşımına, eziyetine ailesinden destek görmeden katlanması gerektiğini öğrenmiş körpe zihinler. Hayat, ne tarafa dönse çıkmaz sokak gibi bir paradoksa dönüşmüş zihinlerinde. Çocuklarının gülüşüyle tatmışlar mutluluğu ve çocukları sevgi açlığının katığı, onulmaz acılarının merhemi olmuş.

Bu dönemin eziyet rengindeki sorunlu tablolarının çoğu, önceki dönem ressamlarının fırçalarının desenleridir. Onların ‘niçin’leri ve ‘nasıl’ları, kendilerine davranıldığı ve o davranışların öğrettiği gibi olmuş. Kur’an, hürmetine binaen süslü kılıflarda ve başucunda korunmuş. Hükümleri ayaklar altına alınsa da, her gün yürekler dolusu hüzün yaşansa da, namaz kılmak, camiye gitmek ve sevdiğini söylemek, çoğu zaman da olduğunu varsaymak yeterli görülmüş. İlâhi hükümlerin bir türlü ayakları yere basamamış, bastırılamamış. Çoğunlukla okumak cuma akşamlarına hapsedilmiş ve ibadet alelacele kılınmış namazla eşleştirilmiş. ‘Nasıl’ımız arızalanmış, hastalanmış, bir de bakmışız ki yok olma noktasına gelmiş.

Kimi ailelerde anne babalık, itaat için yeterli görülmüş ve itiraz hakkı ebediyen çocukların elinden alınmış. Akıl, mantık, düşünme ve fikir üretme; eski uygulamaların hayata geçiş ninnisiyle yıllar süren kış uykusuna yatırılmış. Varlığının uyandıran, doğrultan anlamından haberdar olmadığı için, dinin hayatın içine katılmasıyla kuş gibi kanatlanarak yaşayabileceği bir hayatı; sürüklenerek yara bere içinde kalarak ve mutsuzluğun sürekli tüketen kuyusunda geçirmek olduğunu zannetmişler.

Şimdi;

Yanlış yaşanmışlıklar, yanlış etkilerle hayatımızda boy göstermeye devam ediyor. Yakasına yapıştırılmış yetersizlik etiketini, çokça kopyalayıp anne babalar kendi çocuklarına yapıştırıyor. Fakat; “yukarı atılan bir taş, fırlatıldığı en yüksek noktaya ulaşmadan aşağıya düşmez” özlü sözünde olduğu gibi, karanlıkların ve onların mimarlarının abad olamayacağı gerçeğini yaşıyoruz. Yaşanması gerekir diye altı çizilen kurallar insanın çapını kuşatmadığı, huzurlu bir hayat sunmadığı ve eziyet üzerine eziyet eklediği için, hayatının gidişini artık başkalarına emanet etmeyen sağlam görüşlü insanlar yetişmeye başladı.

İnancını katıksız yaşamaya sevdalı yürekler çoğaldıkça, toplumun yanlış dayatmalarına “hayır” diyen yürekli gençlerimiz arttıkça, satranç tahtasındaki taşlar yer değiştiriyor. Kur’an’ı derinlemesine özümsemek ve yüceltici bir hayatın temsilcileri olabilmek için seferberlik ilân eden, ay yüzlü, hilâl kaşlı ve güneş yürekli yiğitlerimiz ve kızlarımız, sevda bayrağını onurla ve kararlılıkla dalgalandırıyor. Artık düşünüyor ve soruyoruz, NASIL? “Ben erdemli bir insan olmak istiyorum. Nasıl? Ben çocuklarıma önce yaşayarak, Rab’bimiz ile güçlü bir gönül bağı kurarak ve çocuklarımın da kurmalarına yardımcı olarak kendime düşen adımları atmak istiyorum, fakat nasıl? Bunlar ve diğerlerini yapmak istiyorum, nasıl yapıldığını bilmeye ihtiyacım var.” diyoruz ve araştırıyoruz.

Her davranışı hep bir kere yaparız

Hiç bir insan, tıpatıp aynı olayları yaşayamaz.

Her seferinde yeni bir sayfaya yazı yazarız ve yeni desenler oluşur hayat defterinde. Ders alınan olaylar, hep artı hanesine dâhil edilir ve kişinin ayağının altına konan yükseklikler gibi onu yükselten ve yücelten değerlere dönüşür. Bir daha yaşanmayacak olan dünya hayatı; kullanılan bilgi ve bunların olaylara, durumlara uygulanma becerisi ile şekillenir. Farkında olarak yaşayan, düşünerek karar veren, her davranışın sorumluluğunu hissederek davranan bir insan, arayışına yön verir. Niyetini doğru tutup merkeze alır ve araçlar ile amaçların yerlerini belirler, bütün söz hakkını duygularına vermez. Günü birlik kazanç peşinde değildir ve uzun vadede dünya ve ahiret azığını ve ışığını yakalamaya çalışır. Zor durumda kaldığında tutunacak dal niyetine dostlar ve güzel ameller edinir. Bu tavrın kazandıran ve yüceleri işaret eden yol haritalarını çantasından ayırmaz.

Pişmanlık sebeplerini düşünmeyenler, bunun yol açtığı zararları düşünmek zorunda kalır.

Pişmanlıkları en aza indiren doğrularda kalma çabası, okumayı, araştırmayı ve gerektiğinde ciddi bedeller ödemeyi gerektirebilir. Kazançlı toplum; örnek olabilecek ailelerin sayısının çok olduğu tolumdur. Ne olması gerektiğini öğrenen ve bu şekilde olmayı önemseyen insan “nasıl?” diye sorar. Nasıl sorusu, sorumlulukların hatırlanması, bunun kendisine neleri yapmayı gerekli kıldığını öğrenmesi anlamına gelir. Kendisini ve karşısındakini ciddiye almanın bir başka şeklidir de aynı zamanda. Hayatı ciddiye alanlar, yapıp ettiklerinin hesabını sadece Allah’a (c) vereceğinin bilinciyle, zihinlerini ve hayatlarını, ince iğne ile oya örer gibi işlerler. Nasıl sorusu bir zihni ne kadar meşgul etmişse, arayışı ve bulamadığında geri dönüp yeniden ve doğru yerden başlaması da o kadar düzgün olur. Böyle insanlardan, “işine gelirse” sözünü asla duyamayız. O insan, kendisi ile ilgili rahatsızlıkları, gerçeği gösteren bir fırsat olarak kabul eder. İstemeden yapmıştır ve sonucu değiştirmek için eline bir fırsat geçmiştir. Ya da, doğru davrandığı halde karşısındakinin yanlış anlamasından kaynaklananları da açıklama ve düzeltme fırsatıdır bu durum ve her halükârda artı değer katar hayat yürüyüşüne. “Seni üzmek gibi bir kastım yoktu, üzüldüysen o senin sorunun” diyenlerin, üzmemek gibi bir kastının da olmadığını kendisinin bilmesi bile, yürek ağırlığı olarak yetmeli aslında. Bunlar ancak, vicdan terazileri hassas bir ayara sahip olan, duyarlı bireylerin tutumlarıdır.

Ne için neyin peşindeyiz?

Herkes kendisine lâzım olanı toplar, önemsediğini öne geçirir, önemsediğini korumak için seferber olur. Biz neyi önemsiyorsak, ilişkilerimize o damgasını vurur. Kiminle aramız iyi ise, onu kıracak bir şey yapmaktan çekiniriz. Değer verdiğimiz bir bireyin bize bir işi düşse, iki elimiz kanda olsa bile, ihtiyacını karşılamaya çalışırız. Acaba bizim Allah’la (c) aramız nasıl? O, bizim fikir dünyamızda kurtarıcı bilgi seviyesi açısından ve pratiğe geçen yönüyle ne kadar alanı kapsıyor? Teori söz konusu olduğunda mangalda kül bırakmayan bizler, rahat ortamlarda savunan ve fakat iş bedel ödemeye ve çıkarların zarar görmesini göze almaya gelince, sıra bu durumda dinin sınırlarına uygun tepki vermeye gelince, dine uygun değil de, o anki durumu kurtarmaya yarayan biçimde hareket ettiğimizde, o teorilere ne oluyor? Buharlaşan duyarlılıklar, zihnimizde kalıcı olmayan hassasiyetler bizde nasıl bir etki bırakacak acaba?

“Ben Allah’a iyi bir kul olmak istiyorum, fakat nasıl?” diye bir soru geldiğinde, ihtiyacımızın boyutu ve aramamızın gücü-ısrarı kadar malzeme buluruz. İnsan zihninde bir mesele ne kadar alanı kapsıyorsa, o kadar uğraşma gücü bulur kendinde. Ve hatta bunu rüyalarına taşıyacak kadar gündemini dolduruyorsa, işte o zaman o kişinin hayatı sanat eserine dönüşmeye başlamış demektir. Bunun bedellerini ödemeyi göze almış ve hatta başka seçenek bırakmayacak kadar, doğrusunu Rabb’inin (c) doğrusuna endekslemiş bir görüntü, o aile ve o toplum için bir nimete dönüşmüştür.

Peki “nasıl?”

Ben aile ortamımın huzurlu ve iletişimlerimizin saygın olmasını istiyorum, bunun için nasıl davranmalıyım? Neler yapmalıyım ya da neler yapmamalıyım?

Hayatın ve içindekilerin tümünü emanet olarak yaşadıklarının bilincinde olan bireyler, kendilerine düşeni yapmayı önemserler. Mezar da tek kişiliktir, amel defteri de. Herkes, yapmaması gerektiği halde yaptığı ve yapması gerektiği halde yapmadıklarının faturasını, dünyada ilişki kalitesi ve geri dönüşteki farklılıklar olarak yaşandığı gibi, zerre kadar haksızlık yapmayan bir Yaratıcı da nihai olarak değerlendirilecektir. O halde, önce insan tek başına olduğunun ve ne yaparsa, bunun katlanarak kendisine geri döneceğinin bilincinde olmalı. İnsan, dünyayı dolduracak bir öneme sahip, insanı ilgilendiren her şey de bir o kadar önemli.

İnsanın nefes aldığı yerdir aile. Eğer nefes aldığı ortamda sıkıntı olursa, yaşamak riske girer. Her sistemin ayakta ve aktif kalmasının şartları vardır. Akıl, beden, duygular ve iman, beslenme kaynaklarının doğru olup olmamasına göre varlıklarını sağlıklı ya da sağlıksız sürdürürler. Aile, her şeyin başlatıcısıdır. Var olan ve gelişmeye hazır potansiyel, ortam ve ilişki biçimi ile aktif ya da pasif olarak gün yüzüne çıkmaya başlar. Bilgi kalitesi ve irtibat içinde olunan çevrenin kalitesi, düşünce ve eylem kalitesini de çoğunlukla belirler. Eylem içindeki aile, giderek hayata dâhil olan çocuğunu da kendi kulvarında koşturmaya başlar.

Alışkanlıkların ve yaşanmışlıkların kopmayan bir halkası olarak tarihteki yerini almaya başlayan birey, artık iz üzerinden gidiyordur. Babasının ve annesinin açtığı yolda yürürken, zihnine kaydedilen malzemelerini de kullanmaya başlamıştır. Böylece aile; kendine benzer çocuklar yetiştirme merkezine dönüşür.

Huzurlu bir aile ortamı; iki kişinin, daha çok da annenin gayretiyle oluşmuş kutlanası bir kahramanlık öyküsünü barındırır.

Ortak amaçlar için ortak strateji üretme ve uygun adım yürüme becerisi ve tercihi; insan inşa etme fonksiyonuna inanmış ve her hareketin kaliteli ya da kalitesiz bir tuğla anlamına geldiğinin bilincinde olan ebeveynler içindir. Bu anlayıştaki anne babaların bulunduğu aile ortamı bir sanat atölyesi gibidir. Her birey, en iyi malzemeden yaratılmış olup, bir sanat eserine dönmeye hazır beklemektedir. Kendisini şekillendiren elin ustalığına göre kalite kazanır ya da kaybeder. “Her çocuk bir cevher, anne baba ise o cevhere şekil veren sanatçı gibidir, esere değer kazandıran, sanatçının bilgi ve becerisidir.”

Bütün potansiyel ilgi ve yeteneklerin ortaya çıkması için en uygun zemin, huzurlu bir aile ortamıdır. Anne babalar bunu sağlamak için ne yapsalar yeridir, ne kadar gayret etseler buna değer. Bunun için ne kadar bilinçli çaba harcarlarsa, alınacak sonuç da o kadar güzel ve göz kamaştırıcı olur. Bir eserin sanat eserine dönüşmesi için sadece çaba yetmez. Bilgiyle harmanlanmış ve sabırla kuşatılmış bir nizam ve intizam içinde hareket etmek gerekir. Bir işin istenen sonucu verebilmesi için; niyet, metot, gayret ve sebat dörtlüsüne ihtiyaç vardır. Bu dördü zaten doğru bilgi şemsiyesi altındadır ve onun sınırları içinde korunmaktadır.

Ailesinin izini taşımayan yok

Birbirlerini zamanla tanıyan eşler, nasıl geçineceklerini aslında çok iyi öğrenirler. Fakat, anne babadan görülen iletişim tarzı o kadar derinlere kodlanır ki, zihinde otomatikleşmiş bu tarz hayata da yansır ve sanki başka seçenek yokmuş gibi insanlar anne babalarının tarzını üstelik memnun olmadıklarını da söyleyerek olduğu gibi uygularlar. “Nereye gideceğini bilene bütün dünya yol verir.”(…?)

Eğer bir hanımefendi ya da beyefendi, evini cennetten bir köşeye çevirmeyi hedeflese, bunun yollarını arasa, zihni ona yığınla malzeme bulacak ve yardımcı olacaktır. Geçim isteyen birisi, alternatiflerin içerisinden önce kendi yapacaklarını seçer. Hayırda yarışmayı aile hayatına uygulayarak, teşekkür etmede, özür dilemede, olumlu yönlere vurgu yapmada, gerektiğinde susup sonra usulüne uygun konuşmada önde giderek, cennete çevrilen yuvanın mimarı olmayı seçer. Bunun için güçlü ve doğru bilgi, doğru davranan insan örnekleri ve razı olmaktan razı etme sürecine yürüyen güçlü bir inancın olması gerekmektedir. Eğer Rabb’inin (c) rızasını kazandıracak davranış biçimleri bir insanın gündemini çokça meşgul ediyorsa, o ne yapar eder, bu gün olmazsa yarın, istediği şeyi gerçekleştirir. Çünkü; Rabb’imizin (c) vaadi var, çalışana vereceğini söylüyor. Var olmasını istediğimiz sistemin sadece isteyicileri olmak, beklemeyi getirir. İlk adımı atmış olur insan söyleyerek. Psikolojide kullanılan ve çok önemli bir söz var; “İnsan kendi dilinden emir alır.” Söylemekle başlayan sürecin, bizi metot bulmaya ve uygulamaya geçmeye sevk etmesi gerekmektedir. Pes etmeden arayış ve kendini Rabb’inin (c.c) kulluğuna hazırlama sürecini ömür boyu ayakta ve aktif tutmayı önemseyen bir anlayış, hayatı kolaylaştıran ve birlikte olduğu insanların da kendisi gibi dosdoğru olmalarına ciddi bir katkıda bulunacak sürükleyici bir etki oluşturur. Böyle insanlar var oldukça umutlar kanatlanır gökyüzünde ve coşku gönüllerde başköşeye yerleşir. Hayatın anlamı, verimi ve doğru yaşamanın huzuru kuşatır tüm hücreleri. İnsanlar çatışmaları çözmek için değil, kendilerini geliştirip insanlığa katkıda bulunabilmek için kullanırlar, artarak kuşatan enerjilerini. Kulluklarının meyvelerini alırlar her adımda ve biz olup, toplumun gidişini doğrultan bir aksiyon içinde olurlar.

Huzur arayanlar ne yapmalılar?

  • Aile olduktan sonra tek kişilik yaşamayı değil, biz olmuş olmanın sorumluluk anlayışı ile bütünü görerek hareket ederler.
  • Bir tepki vermek söz konusu olduğunda, kürsüye duyguları değil, o an ilişkiyi koruyacak akıl ve mantığı çıkarırlar.
  • Bütün insanların şahsında, muhatabının Allah’ın (c.c) yaratmasından kaynaklanan değerinin farkında olarak, hiç bir duygu durumunun köprüleri atmasına müsaade etmezler.
  • Sözlerini nezaket havuzunda yıkadıktan sonra görücüye çıkarırlar. Bilirler ki, sözü kişinin aynasıdır. Ve yine bilirler ki, bir insanın kalitesi, evde ne olduğudur.
  • Öfkenin ateşiyle sabır taşı çatladığında, dua yolundan geçerek sabır denizine kendilerini atarlar.
  • Kuş sürüsünün peşine takıldığı da bir kuştur, fakat herkes onu takip eder. Evdeki ortamı huzur limanına demir attırabilmek, birinin bütün güzellikleri zorlanarak ta olsa örneklemesini gerektirebilir. Kendisine duyduğu saygı, doğru olanı “niye ben?” demeden yapmayı ve başa kakmamayı gerektirir.
  • İnsanın en güçlü olduğu konularda bile zaafa düştüğü, zorlandığı ve pes etmenin eşiğine geldiği bir gerçektir. Bu durumda ve daha da işin en başında Allah’la (c.c) irtibatı güçlü olmalı ve dualarımız kimi zaman kırılan umutlarımızı yeniden onaran, elimizden tutup kaldırıp bizi daha güçlenmiş olarak yeniden yolculuğa başlatan bir güç olabilmeli.
  • Hayatın hangi aşamasında ve hangi durumda olursak olalım, namazın ve teslimiyet çerçevesinde gayretin doğru yerleştiği zihinler, daha çok dengede kalmayı başarabilir.
  • Olayları ve durumları okumayı bilenlerin sezgilerinin de geliştiğini düşünüyorum. En küçük işareti bile, “Ben bu durumu düzeltmek için ne yapabilirim” diye sorarak, sorumluluklarını daha iyi yapma fırsatı olarak değerlendiren bir aile üyesi, muhataplarında hayranlık uyandıran bir duyarlılık oluşturur. Ve birlikte yaşadıklarına, nasıl insan olunacağını örnekler.
  • Yaşadıklarını, gönlünde biriktirip orayı durgun ve çabuk kirlenen bir havuza çevirmez. Dargın durmadığı gibi, kendisiyle birlikte yaşayan insanları da kuşatacak bir sevecenlikle davranır.
  • Affetmenin inanılmaz bir şekilde hafifleştirdiği yüreğinin “O bunu yaptı, şu şöyle davrandı” gibi subjektif algılamaya müsait tespitlerle dolmasına ve daralmasına müsaade etmez.
  • Kendisinden çok ilişkiyi koruyanlar, aslında daha çok kendilerini ve diğerlerini korumuş olurlar.
  • Öfkeli anında susmak, muhatabı öfkeliyken haklı taraf kendisi olsa bile önce muhatabı rahatlatmak, sonra suçlamadan, yargılamadan ben dili kullanarak konuşmak, üst düzey erdemli bir insan tavrıdır.
  • Kim bu yüksek tavrı nasıl anlarsa anlasın, ne derse desin, bu koruyan, geliştiren ve ileriyi işaret eden bir tavırdır.
  • Olumlu tavrı kendisinin başlatmasını sevap ve razı etme fırsatı olarak değerlendiren bir anlayış, Kur’an’la beslenen bir zihnin ve Rasul’ün (s) örnekliği ile yıkanmış bir gönlün meyvesi olduğunu gösterir bizlere.
  • Olayların içinden değil de, daha yukarıdan bütünü gören bir anlayışla hareket etmek, asıl unsurların atlanmamasını sağlar. Asıl olan hakiki kul olma, doğru yaşama ve yaşanmasına zemin hazırlama olunca, detayları asıl imiş gibi görme yanlışından azami ölçüde korunmuş oluruz inşallah.
  • Aile bireylerinin zihnine doğru fotoğraf kayıtları yaptırabilmek için güzel senaryolarla yaşantıyı bir şölene çevirmek mümkün. Yine psikiyatride kullanılan çok önemli bir söz var: “Bir resim bin sözcükten etkilidir.” Çocukların zihni, taşıdığı doğru kareler kadar sağlamdır diyebiliriz. Bunu oluşturmak, anne babaların en başta gelen görevlerinden biridir.
  • Din ile sevgi dolu ve kuşatıcı bir atmosfer oluşturarak, herkesin gönlüne sabitlemek, herhalde dünyada huzurun ve ahirette saadetin gereğidir. Dinin hayatın merkezinde olduğu aileler, akıllarını aktif tutacak ve düşünme becerisini geliştirecek örneklerle hayatlarını zaten koruma altına almışlardır. • Aslolan, iki kişiyle kurulan ailede; gönül birliği, amaç birliği, işbirliği ve mekân birliği oluşturup, ortak hedefler için ortak tavırda birleşmektir.

Özet olarak diyebiliriz ki, kendi zihninde kendi rollerine dair yapacaklarını büyütmeyenler, sürekli başkalarından beklerler, kısa sürede de beklediklerini göremeyip geri düşebilirler. Bilgece ve bilginin yüksek anlayış perspektifinden hareket otomatiğini kazanmış aklının kullanma alışkanlığını geliştirmiş ebeveynlerden biri olmak zaruretini hissetmeyenler, bulundukları noktada gerileten zikzak çizmenin müdavimi olurlar. Şartsız saygı, şartsız sevgi, doğru ilgi, sıfır beklenti ve sabır bileşeni; bir ailenin huzur limanına demir atması için yol haritası sayılabilir. Duanın merkezde ve eylemin onun uydusu olduğu durumlar, fırtınaların ya oluşmaması ya da oluştuğunda sakin bir atmosfere dönüştürülmesi konusunda da başarı gösteren aileler olurlar. Cümlemiz adına Rab’bimize niyaz edelim. Ya Rabbi, benim hesabımı kolaylaştıracak alışkanlık, dil ve ifade kalıbı, anlayış nasip etmeni niyaz ediyorum. Rızanı sevdamız eyle Allah’ım. Üstlendiğim bütün rolleri senin razı olacağın şekilde yerine getirmemi nasip eyle. Bütün bunların temeli olan senin emirlerini ve güzel Rasul’ünün hayatını içselleştirmemizi ve hayatımızı ona uygun biçimlendirmemizi nasip eyle. Azmimizi, rızanda sabit tutacak aklımızı ve imanımızı en üst düzeyde koru ve geliştir ve bizim bunun için ne yapmamız gerekiyorsa onu yapabilmemizi nasip eyle. Rabbim bize samimiyet ve doğru niyet bahşet. “Niyet hayr akıbet hayr” gerçeğinde olduğu gibi, hayrı davet edecek tutum nasip eyle Allah’ım!

SALİHA ERDİM