ANALİZ

İnsanda zaman bilincinin ilk ve en önemli basamağını, zamanın emanet olduğu gerçeği oluşturmaktadır.”

“Zaman bilincinin oluşması için, doğru okumalar yapmak gerekir. Doğru okumanın ilk basamağı Yaratan Rab adına okumaktır.”

“Her konuda olduğu gibi, zaman bilincini oluşturmada da Kur’an, en önemli başvuru kaynağıdır.”

“Rabbimiz, insanın varoluşsal sorunlarının önündeki engelleri, zaman bilincini oluşturarak aşmasını sağlıyor.”

“Zaman bilinci oluşmayan kimselerde firavunlaşma hevesleri oluşur. Genel manzaraya baktığımızda, herkesin “firavunlar misali piramitler inşa etme” peşinde olduğu görülüyor.”

“Ölümü de hayatı da yaratan Rabbimiz olduğu için, en doğru değerlendirmeyi de ancak Rabbimiz Teâlâ yapabilir.”

“Çekici ve sevimli olanla, ürkütücü ve itici olanın anlamlı birlikteliğini, hayat ile ölümün birlikteliğinde görmekteyiz.”

“Nasıl ki dünyanın aldatıcı süsleri insanı sarhoş etme özelliğine sahipse, buna karşılık ölüm de insanı kendine getirecek bir ilaç özelliğine sahiptir.”

 

 

     ZAMAN SARKACININ İKİ BOYUTU: HAYAT VE ÖLÜM

                                                                                       Cevdet IŞIK

 

Dünyanın bir yol ve insanın da bir yolcu olduğu düşünüldüğü zaman, en yalın ve somut haliyle ilk akla gelen, bu yolun nasıl bir yol olduğu ve yolcunun da bu yolda nasıl yol aldığı sorusudur. Öyle ya, eğer yol ve yolcudan bahsediyorsak, bu yolu ve yolcuyu bilmemiz, idrak etmemiz ve böylece ikna olmamız gerekir. Yol ve yolcu ile ilgili olarak bir bilgi ve bilinç söz konusu değilse, o zaman insanın bu dünyada kendisini daimi bir hayatın mukimleri gibi davranması kaçınılmaz olacaktır.

İnsan, sonsuz bir hayat tasavvurunu bu dünyada gerçekleştirme hedefiyle yaşadığı zaman, bu hedefe göre bir iş ve uğraş içinde olması gayet normal olacaktır. Fakat biz biliyoruz ki, istisnasız bütün insanlar bu dünyada sonsuz bir hayatın sahibi olmanın imkânsız olduğunu teslim eder. Çünkü bu, seçeneksiz bir durumdur. İşlemekte olan bu evrensel yasaya hiç kimsenin kafa tutma şansı yoktur. Bu duruma itiraz etmek,  bu haliyle kabul etmemek adına gösterilecek çaba, boşuna bir çaba olmaktan öte bir anlam ifade etmez. Pek tabi insanlar bu yasayı aşmak ve geçersiz kılmak arzusunu taşıyabilir. Bu ve buna benzer arzular insanın fıtratında var olan arzulardır.  Fakat bu arzuların gerçekleştirilmesi için bu dünya ve insan ömrü uygun ve yeterli şartlara sahip değildir. Bu hedef için emek sarf etmenin mantık dışı bir duruma denk geldiğini bilmek gerekir.

İnsanın bu dünyadaki geçici yaşamı, bize bu dünya ve insan hakkında bir fikir vermelidir. İnsan biliyor ki, bu dünyaya her gelen gidiyor. Şayet gelmek ve gitmek gibi bir eylemden söz ediyorsak, bir yoldan da söz ettiğimizi söylemiş oluyoruz. Dolayısıyla dünyanın bir yol ve insanın da bir yolcu olduğunu teslim etmiş oluyoruz.

İlahi Vahiy, “fe eynetezhebun” diyerek insanın gidişatını sorguluyor.(Tekvir 81:26): “Bu gidiş nereye?” Tekvir Suresi’nin ilk ayetlerinden itibaren gidişatın dehşetli bir şekilde nereye doğru olduğu açıklanmaktadır. Sûre Kıyamet ve Son Saat ile ilgili olduğu için, gidişin de oraya doğru olduğunu anlıyoruz. Sorulan soru, seyir halinde olan birilerine sorulan yüzeysel ve basit bir soru gibi algılanmamalıdır. Burada yolda olduğu halde bundan gaflette olan, bu gafletin bir sonucu olarak da varılacak yeri ve karşılaşılacak manzarayı kabul etmemekle ilgili vahim bir durum vardır. İşte buradaki “bu gidiş nereye?” sorusunun gerekçesi olarak kabul edilen durum, bu kabul etmeme/inkâr durumudur. Yani büyük bir hayrete sebep olan bu sorunun anlamı, “bunca işaret ve imkâna rağmen, siz böylesi bir inkâra nasıl ulaşabildiniz?” sorusuna verilecek cevabın içinde yer almaktadır. Surede, yeminler eşliğinde kulaklara küpe yapılan husus şu olmaktadır: Bütün bir varlık âleminin bir başlangıcı olduğu gibi bir sonu da olacaktır. Dünya bir yol ve insan ise bir yolcudur. Varlık içinde en az ömre sahip olan insan, acaba nesine güvenerek gururlanmakta ve inkâr bataklığına saplanmaktadır?

İnsan çok acele etmektedir. Varacağı hedefte kendisini bekleyen nimetlere bir an önce yetişmek istemektedir. Elde bulunan zaman ve mekân kısıtlı olduğu halde, doğasında var olan cennet özlemini derhal gerçekleştirmek istemektedir. Yanlış bir zamanda ve bir başı ve bir sonu olan yanlış bir yerde, sonsuz bir ikamet için çaba sarf etmektedir. Bütün bu yerlerin mülkünün sahibi olan Allah’ı hesaba katmamaktadır. Onun için gururlanmakta ve inkâr bataklığına saplanmaktadır.

Zaman Bilincini Oluşturmak

Zaman, işleyen bir mekanizma gibidir. İşleyen bu zaman mekanizmasını bir ‘sarkaç’a benzetmek yanlış olmaz. Zaman sarkacının başlangıcını, âlemin varlığının başlangıcı olarak nitelemekte bir beis görmüyorum. Zaman sarkacı günü geldiğinde duracaktır. İşte o gün âlemin kıyameti de kopmuş olacak, tabir caizse her şey tekrar başa sarılacak, sonrasında dünyanın yol olma vasfı ile insanın yolcu olma vasfı bitmiş olacaktır.

Varlık âlemini oluşturan gök cisimlerinin tabi olduğu yasalar, önümüze zaman olgusunu çıkarmaktadır. Aynı zamanda hayatın varlığı da, söz konusu bu gök cisimlerinin bağlı olduğu yasaların bir sonucudur. Yani evrendeki bütün varlıkların yaratılması gibi, zaman da yaratılmış olmaktadır. Zaman yaratıldığına göre, zamanın bir başı ve bir sonu da olacaktır. Öyle ise bize göre zaman ile Rabbimize göre zaman aynı şeylere tekabül etmeyecektir. Çünkü insan zaman ile mukayyet iken, Allah hiçbir şeyle mukayyet değildir.

İnsanın doğumu ile ölümü arasında geçen hayatı/ömrü, yirmi dört saatli zaman sistemine göre düzenlenmiştir. Her insana sadece bir kere bu ömür verilmekte ve insan verilen bu ömrü yaşamaktadır. Bu bir ilahi yasadır. Bu ilahi yasa ilk insandan son insana kadar devam edecek olan bir yasadır. Öyle ise insan ömrü gelip geçen zamanın bir parçasıdır. İnsan yapacağı bütün eylemlerini, kendisine verilmiş olan bu zaman içinde yapmaktadır. Günü geldiğinde bu zaman insandan alınacağı için, bu zaman insana verilmiş olan bir emanet olmaktadır. İşte insanda zaman bilincinin ilk ve en önemli basamağını, zamanın emanet olduğu gerçeği oluşturmaktadır. Madem zaman insana verilmiş bir emanettir; öyle ise, doğal olarak bu emanetin bir sahibi de olacaktır. İşte bu emanetin sahibine biz Allah diyoruz.

Her geçen saat ve günle birlikte ömrümüz de azalmaktadır. Ömrün azalması yani bitiş çizgisine doğru yaklaşmamızla birlikte, yolun da sonuna yaklaşmış oluruz. Adını sanını bilmediğimiz sayısız insan gelip geçmiştir. Kimisi, hem yolcuyu/kendisi ve hem de yolu/dünyayı bilerek, zamanın bilincinde olarak, zamanlarını İlahi maksat doğrultusunda değerlendirdiler. Kimisi de tam tersine, hem kendisini ve hem de yürüdüğü zemini pervasızca kullanarak ziyan etti. Zamana müdahalenin ifadesi olan İlahi Vahiy, hüsranda olanların içinde bulundukları durumu şu şekilde izah etmektedir: “İnsanların hesaba çekilecekleri gün yaklaşıyor; ama onlar bu yaklaşan şeye karşı hala gaflet içinde umursamazlık gösteriyorlar.” (Enbiya 21:1)

Zaman bilincinin oluşması için, doğru okumalar yapmak gerekir. Doğru okumanın ilk basamağı Yaratan Rab adına okumaktır. Bunun anlamı, yapılacak okumada Rabbin razı olacağı maksada götüren anlamı elde etme çabası ve gayretidir. Bunun için de hedefi şaşırmadan okuma yapmak gerekir. Hedefi şaşırmadan okuma yapmaktan maksat, aklı bütün boyutlarıyla ve her açıdan harekete geçirerek kullanmaktır.

Her konuda olduğu gibi, zaman bilincini oluşturmada da Kur’an, en önemli başvuru kaynağıdır. Rabbimiz, Güneş ve Ay’ın, mükemmel bir şekilde yörüngelerinde hareket ettirildiğini ve zamanı belirleme ölçüsü olduğunu bildirmektedir. Böylece biz görmekteyiz ki, tan yeri ağarmakta, gündüz olmakta ve gece ile bir gün sona ermektedir. (En’am 6:96, Rahman 55:5) İçeriği iyice tefekkür edildiği zaman, bir tam gün ile Yüce Rabbimiz,  zımnen insana kendisini tanıtmaktadır. Bu tanıtımla birlikte şu mesaj akıllara kazınmaktadır: Allah için bir sınır yoktur. Zamanın parçaları veya bütünü O’nu kuşatamaz. Aksine O, bütün zamanın sahibi, maliki ve kuşatıcısıdır. Yani O Mutlak Hakikattir. İnsana gelince, onun için sınırlar vardır. İnsan ancak sınırlarla varlığını sürdürebilir. İnsan sınırları aşıp, sınırların ötesine müdahale gücüne sahip değildir. İnsan, sınırlara riayet ettiği zaman anlamlı bir hayatı yaşayabilir.

Kur’an’da bir tam gün “yevm” kelimesiyle ifade edilir. Yevm, hem yirmi dört saatlik zaman dilimi hem de süre kaydı olmayan zaman dilimi anlamında kullanılmaktadır. Örneğin Kıyamet Günü ve Hesap Günü ifadelerinde bir süre kaydı yoktur. Göklerin ve yerin altı günde yaratıldığı belirtilirken, buradaki gün, mahiyeti farklı görece bir zamana işaret etmektedir. Ayrıca “sizin hesabınıza göre bin yıl tutan bir gün” ifadesi uzun bir kozmolojik devreyi ifade için kullanılmaktadır. (Secde 32:4-5) Melâike’nin Allah’a yükselişi anlatılırken bir günün, “elli bin yıla” bedel olduğu belirtilmektedir. (Me’aric 70:4)

Kur’an’da bir tam günün namaz vakitleriyle de ilişkilendirildiğini görmekteyiz. Örneğin Nur Suresi elli sekizinci ayet sabah, öğle ve yatsı vakitlerinden söz etmektedir. Rum Suresi on yedi ve on sekizinci ayetler sabah, öğle ve akşam vakitlerinden, Asr Suresi birinci ayet, ikindi vaktinden söz etmektedir. Bu vakitlerin namaz vakitleriyle olan ilişkisini biliyoruz. Günde beş defa ezanlarla namaz vaktinin geldiği haber verilmektedir. Ramazan orucu (Bakara 2:185), Hac(Bakara 2:189), ayların sayısının on iki olduğu ve haram ayların ise dört ay olduğu (Tevbe 9:36) Kur’an’da belirtilmektedir. Bir de çok özel, çok değerli bir zaman bizlere haber verilmektedir: Bin aydan daha değerli olan Kadir Gecesi. Zira bu gecede Vahiy inmiştir. (Kadr 97:1-5) Öyle ise kimin zamanına vahiy inerse, yani kimin hayatına vahiy içerik kazandırırsa, onun da hayatı ve yaşadığı zamanı değerli olur. “Sabahın berrak vakti”, “karanlığın dibini bulup sakinleşen gece”, “asr” (insanlığın ikindi vakti) gibi zamanları Rabbimiz şahit tutmaktadır. (İnsan 76:25, Fecr 89:1-2, Duha 93:1, Asr 103:1)

Kur’an’ın bütünlüğü göz önüne alındığı zaman, insanın zaman bilinci bakımından bir eğitime tabi tutulduğunu görürüz. Rabbimiz, insanın varoluşsal sorunlarının önündeki engelleri, zaman bilincini oluşturarak aşmasını sağlıyor. Zamanın hızla tükenip geçtiğini zaten bizler görmekteyiz. Ayrıca geçip giden bu zamanın ahiret yurdu dikkate alındığında, bir hiç mesabesinde olduğunu da fark ediyoruz. “Ve o Gün gelip de Allah onları bir araya topladığı zaman, onlara (dünyada) sanki birbirleriyle tanışmalarına yetecek kadar, yalnızca gündüzün bir saatinde kalmışlar (gibi gelecek)…” (Yunus 10:45)

Zaman bilinci oluşmayan kimselerde firavunlaşma hevesleri oluşur. Genel manzaraya baktığımızda, herkesin “firavunlar misali piramitleri inşa etme” peşinde olduğu görülüyor. Bu onulmaz dertten kurtulmanın tek çaresi Kur’an’ın inşa ettiği zaman bilincine sahip olmaktan geçmektedir. Onun için, sırtımızı döndüğümüz Kur’an’a yüzümüzü döndürüp, aklımızı ve gönlümüzü açmalıyız. Zamanın doğru anlaşılması ve doğru kavranması bu şekilde mümkün olur. Ancak bu aşamadan sonra, doğru analizler yapabilir ve doğru, onurlu ve şahsiyetli bir hayat yaşayabiliriz.

Hayat ve Ölüm

Bir akarsu misali zaman durmadan akıp gitmektedir. Zamanın akıp gitme sürecinde, karşılaştığımız iki boyuttan birisi hayat, diğeri ise ölüm olmaktadır. Zamanı oluşturan unsurlar hiç arıza vermeden çalışmaktadır. Devam etmekte olan zaman döngüsünün kapsam alanında nice baharlar ve nice kışlar hüküm sürmektedir. Zaman döngüsüne bağlı olarak baş döndürücü bir hızla hayat ve ölüm vakaları meydana gelmekte, adeta kimileri askere alınırken kimileri de terhis edilmektedir.

Kendisine akıl ve irade verilmiş olan insan bunca hareketliliğe nasıl bakmalı ve bunca hareketliliği nasıl değerlendirmelidir? Eğer bu kadar baş döndürücü bir mahiyet arz eden hayat ve ölümlerin öznesi insan olsaydı, o zaman insan kendi penceresinden bir değerlendirme yapma hakkına sahip olabilirdi. Ama biz biliyoruz ki meydana gelen bunca olaylarda insanın bir özne olma durumu söz konusu değildir. Dolayısıyla insanın, bu olaylarla ilgili olarak isabetli bir tespitte bulunmasını beklemek doğru bir beklenti olmayacaktır.

Ölümü de hayatı da yaratan Rabbimiz olduğu için, en doğru değerlendirmeyi de ancak Rabbimiz Teâlâ yapabilir. “O, ölümü ve hayatı hanginizin daha güzel davranacağını sınamak için yaratmıştır.” (Mülk 67:2) Burada artık önümüz aydınlanıyor. Belirsizlik ortadan kalkıyor ve ne ile karşı karşıya olduğumuzu öğrenmiş oluyoruz. Allah Teâlâ kendisini bize tanıtırken, kendisinden başka ilah olmadığını, mutlak diri olduğunu, hayatın ve varlığın kaynağı ve dayanağı olduğunu dile getirir. (Bakara 2:255) Allah haydır; hayat sahibidir, diridir. Hayatla ilgili bütün unsurlar ve hayatın bütün anlamları Kendisi’nde toplanmıştır. O’dur bütün mahlûkatı var eden ve varlıklarını devam ettiren. O, yalnız başına ‘kâim’dir, ayakta kalmak için hiçbir desteğe muhtaç değildir. Yani O, kendi kendisine yetendir… (Furkan 25:58, Taha 20:111, Mü’mîn 40:65, Âlî İmran 3:2)

Ölüm de hayat da bir madalyonun farklı yüzleri gibidir. Eğer ölüm olmasaydı hayatın bir değeri olmazdı. Eğer hayat olmasaydı bu sefer de ölüm diye bir şey olmazdı. İnsan, sonsuzluk diyarına yol alırken, hayat hep daha çekici olurken, ölüm ise hep ürkütücü olmuştur. Çekici ve sevimli olanla, ürkütücü ve itici olanın anlamlı birlikteliğini, hayat ile ölümün birlikteliğinde görmekteyiz. Böylesine birbirine zıt olan iki durumun anlamlı bir birlikteliğe sahip olduğunu kabul etmek zor ve çelişki gibi görünebilir. Fakat geçici olanın sıkıntılarından, kalıcı olanın ferahlığına giden bir yol olarak düşünüldüğü zaman, hayat ve ölümün ne kadar ahenkli bir ikiliye dönüştüklerini görmek mümkün olabilir.

Ölüm, eğitim ve öğretim potansiyeli olan bir mektep gibidir. Ölüm olgusu doğru bir şekilde değerlendirildiği zaman, insanın boşa harcanacak bir saniyesinin bile olmadığının bilincine varmak mümkündür. Hayatta cazip olan her türlü nesnenin saptırma riski, ancak ölüm olgusuyla frenlenebilir. Nasıl ki dünyanın aldatıcı süsleri insanı sarhoş etme özelliğine sahipse, buna karşılık ölüm de insanı kendine getirecek bir ilaç özelliğine sahiptir. Kısaca ölüm, insanın hayata olan bakışından; insana, tarihe ve doğaya bakışına kadar, birçok hususta insanın önünü aydınlatır, doğru bir bakış oluşturur. Yani bir bakıma hayat gibi ölüm de Allah’ın insana olan bir ikramıdır.

Allah, insanın her an ölebilme ihtimalini bir ayna gibi karşısına koymuştur. Bu durum insanı şahsiyetli bir yapıya kavuşturur. Bütün canlıların muhakkak ölümü tadacak olması (Ankebut 29:57) ve herkesin hesabını vereceği inancı (A’raf 7:8) insanın, Allah’tan başka hiç kimseye minnet etmemesinin teminatını oluşturur. Bununla birlikte insan bir ‘şey’ olmaktan çıkar; tarihin, toplumun ve siyasetin bir öznesi olur.

Bugün Müslümanlar olarak içinde bulunduğumuz durumu ifade edecek cümleleri yazmakta zorlandığımı söylemeliyim. Tam bir yıkım ve tam bir yok oluş manzarası karşımızda durmaktadır. Söylenenlerle yapılanların böylesine azim bir çelişki oluşturduğu başka zamanlar olmuş mudur? Emin değilim. Bunun sosyolojik, psikolojik, tarihsel ve daha başka sebeplerinin hepsini bir kenara bırakıyorum. Öncelikle şunu belirteyim ki, biz verdiğimiz sözü tutmadık. Önce sözümüze ihanet ettik. Sonra da Allah’ın sözüne ihanet ettik. Müslümanız dedik, İslam’a ihanet ettik. Allah’ın hidayet kitabına tabi olmadık. Bunun ötesine geçip daha başka ne söyleyeyim. Durum böyle olunca elimizde emanet olarak bulunan bütün imkânları heba ettik. Heva ve heves rehberimiz oldu. Biz bu duruma gelmeyelim de kim gelsin. Kendisiyle bir binanın yapı taşları olmamız gerekenlerle savaş halindeyiz. Firavunlara rahmet okutan hayatlara sahip olunca, ölüm bizim için en büyük düşmana dönüştü…

Kurtuluş reçetemiz elimizin altında bulunurken, başka limanlara demir atma gafletinden kurtulmamız gerekir. “De ki: “Benim tüm istek ve arzum, bütün ibadetlerim, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi olan Allah’a armağan olsun. Ulûhiyetinde O’nun ortağı yoktur: Ben işte bu tevhid ile emrolundum ve ben varlığını kayıtsız şartsız Allah’a teslim edenlerin öncüsü olacağım!”(En’am 6:162-163)