SÖYLEŞİ

 

TÜRKİYE’DEKİ DİNİ GRUP VE CEMAATLERİN İŞLEVİNE DAİR HASAN ONAT HOCAMIZLA SÖYLEŞTİK..

 

-Türkiye’deki dini grup ve cemaatleri nasıl tanımlarız? Bu yapıların özelliği nedir?

-Türkiye’de dini gruplar, cemaat yapılanmaları hayatın bir gerçeği… Bunlar, biz taraf olsak da karşı olsak da varlar. Bunların bir kısmının kökleri derinlerden geliyor. Ama maalesef “modernite ve içinden geçtiğimiz süreçler tüm Müslümanlar gelenek ile bağını koparttı. Gelenekçilik, gelenek ile bağın kopmasından kaynaklanan bir tür bilinçaltı korkuların dışavurumudur. Yani öyle bir savrulma yaşıyoruz ki tutunacak dal arıyor insanlar… Gelenekten koptuklarının farkında olmadan, geleneği kutsallaştırarak hayata tutunabilecekleri bir yanılgının içerisindeler. Bu durum, tüm Müslümanları etkileyen bir süreç ama daha çok da gelenek üzerinden var olmaya ve kendilerini gelenek üzerinden ifade etmeye çalışanlarda daha bariz görülüyor. Şöyle ki; gelenekçilik yapılıyor, gelenek kutsanıyor ama gelenek bilinmiyor, geleneğin kendi doğal seyrinde değişim ve dönüşüm süreçleri işlemiyor.

İşte bu bağlamda karşımıza tarikat yapılanmaları çıkıyor. Bir yandan köklerinin geçmişte olduğunu iddia ediyorlar ama geçmişten beslenme imkanları yok. Kutsallaştırdıkları için geçmişi tanımıyor bilmiyorlar. Diğer taraftan modern bir kısmı cemaatler haline dönüştüler. Düşünün ki modernitenin yoğun etkisi çerçevesinde bir yapı var ama modernite karşıtlığı yapıyor.

-Bu yapıların toplum ve devlet ile ilişkisi şu anda nasıl?

-Tarikatlar ve cemaatler birer vaka olarak varlar ama bir Türkiye ölçeğinde hiçbirinin hukuki zeminleri yok. Hiçbirisinin hukuk bağlamında nerede oturduklarını söyleme imkanına sahip değiliz. Çoğu kendisine sivil toplum örgütü olduğunu söylese de siyasi baskı gruplarına dönüştüler. Dinden besleniyorlar ama aynı zamanda tek hakikatçi, tekelci bir yapıya sahipler. Tek doğrunun kendilerinde olduğu gibi bir iddiaya sahipler.

Bu çerçevede bakıldığında Türkiye’de de dünyada da durum böyle. Yani bir örgütlü yapı varsa bu yapı yaşanılan ortamdaki yasalar ve hukuk çerçevesinde kendine bir yer bulmak zorundadır.

Bunlarla alakalı temel hususları öne çıkartalım.

Hukuki zeminleri yok ama varlar, görünürler ama isimleri yok…

Bu durum büyük ölçüde keyfilikleri beraberinde getiriyor ve ondan sonra patlama noktasına gelince insanlar ciddi ikilemle karşı karşıya kalıyorlar. Eleştirenler, cemaatleri tarikatları yok etmekle suçlanıyor. Zaten taraftar olanlar tepkisel bir şekilde canhıraş bir şekilde varlıklarını savunmak durumunda kalıyorlar. Bu durum da olayın doğru anlaşılmasını doğru değerlendirilmesini engelliyor.

-Ne yapılması gerekiyor?

-Bu yapıların bir şekilde önce hukuki zeminlerinin belirlenmesi lazım.  İkincisi bunların tüzük yönetmelik çerçevesinde kayıt altına alınması lazım. Üçüncüsü bunların devlet tarafından ekonomik açıdan girdilerinin çıktılarının kontrol edilmesi lazım.

Çözüm önerim ne? Üç tane bizim önümüzde imkân var;

Birincisi Osmanlı’nın vakıf tecrübesi fevkalade güçlü, fevkalade iyi… O zaman Osmanlı’nın vakıf tecrübesinden yararlanarak vakıfları daha hukuk zemininde işler hale getirebiliriz. İkincisi Türkiye Cumhuriyeti’nin dernek tecrübesi iyi bir tecrübedir. Bu dernekler kanununu işler hale getirebiliriz. Üçüncüsü batının sivil toplumla ilgili tecrübesi fevkalade iyidir, o zaman önümüzde üç tane seçenek var. Tüm dini nitelikli örgütlü yapılanmalara eğer bu üç alanda kanunlar işlerlik kazanır hukuki zemin sağlanırsa “kim olursanız olun buyurun tercihinizi yapın, dernek misiniz, vakıf mısınız, sivil toplum örgütü müsünüz? Tercihinizi yapın yasanızı, yönetmeliğinizi ortaya koyun, amaçlarınızı ortaya koyun ve şeffaflaşın” denilir.

Şeffaflığı iki açıdan önemsiyorum. Birincisi “İslam gizlisi saklısı olmayan bir dindir” din adına ne yapıyorsanız bunun görünür olması lazım. Yani eğer kendinize vahiy geldi gibi bir iddia sahibi değilseniz Müslümanın gizli ajandası olmaz. Müslümansanız şeffaf olmak zorundasınız. Çünkü İslam kendisini bu bağlamda açık seçik ortaya koyan bir dindir. Dolayısıyla din adına yapılan bütün faaliyetlerin görünür olması lazım. Burada gizemcilik olmaz çünkü gizemcilik kontrol dışı olur.

Bir üçüncü nokta bu hukuk zemini ve şeffaflığın yanında asılda insanlığın tecrübesi de bu söylediğim şeyi doğruluyor; tüm örgütlü yapılar rasyonel temelli olmak zorundadır. Çünkü başka türlü insanları bir araya getirecek ortak payda bulamazsınız. Bizim cemaat ve tarikat benzeri yapılanmalarda bu söylediğim üç unsur da şu anda mevcut değil.

-Bu gruplara devlet müdahale etmeli mı? Nasıl mücadele edilmeli?

-Her birisinin görünürlüğü ve arkasında gerçekleştirmek istediği amaçlar farklı… Hukuk zemininden uzak olmaları, büyük tahribatlardan sonra topluma sunulmasına yol açıyor. İşte son örnek Adnan Oktar grubu bilinmiyor muydu? Peki niye şimdiye kadar herhangi bir müdahale yapılmadı.

İkincisi, dini her şeye rağmen mehdilikle alakalı ön planda tuttukları bir şey vardı, mehdilik ile toplumda var olan algı her ne kadar orada yanlış temsil edilse de bu meselenin sorgulanmasını ciddi manada engelledi. Üç, din alanındaki o rasyonel zeminin kaybolması insanlarda neyin din olup olmadığı konusunda bir bilinç kaybına yol açtı. Yani onca görünür çarpıklıklara rağmen bir yandan inşallah maşallah gibi şeylerle ve o mehdilikle alakalı alanda meşruiyet devşirildi. Görünür kısmının arkasında nelerin gizlendiği çok da kamuoyunun gündemine taşınmadı. Yoksa şikayetler yeni değil. Bunların faaliyetleri çok da gizli değildi ama şu sorunun cevabı hala zihinlerde “niçin bu kadar beklenildi?”

İyi de oraya müdahale ettiğiniz takdirde tüm dini grupların öyle ya da böyle müdahaleyi hak eden tarafları yok mu? Meseleye buradan da bakmak lazım. Birçok sorun var ama bakın bunların hepsi bir yerde düğümleniyor: Hukuk zemini yok, şeffaf değil, rasyonel değil…

Dolayısıyla burada bir başka problem çıkıyor karşımıza. Bunu da FETÖ üzerinden netleştireyim. Bizim problemimiz cemaat tarikat gibi yapıların varlığından değil; bu yapılara devletin alan açmasından kaynaklanıyor. Bu yapıların devletin gücünü kullanarak devleti ele geçirmesinden kaynaklanıyor. Bu çok net bir ifade. Bunu daha önce farklı yerlerde de söyledim. Devlet ister bilerek yapsın ister bilmeyerek yapsın; yani gerekçesi ne olursa olsun devlette esas olan temel ehliyet ve liyakattir. Hiçbir insan herhangi bir gruba aidiyetinden dolayı herhangi bir kuruma istihdam edilmemelidir. Hiçbir insan herhangi bir gruba aidiyetinden dolayı makam, mevki, unvan elde etmemelidir. Burada temel belirleyici akıldır. Temel belirleyici devletin işleyişindeki esas olan ilkelerdir. Hukuk çerçevesinde bunların yürümesi gerekir ama Türkiye’de öyle olmuyor. İşte birtakım meseleler hep konuşuldu; polis, istihbarat cemaate teslim edildi. Bunun izahı yok. Yani bunu kim yaptı, nasıl yaptı, niçin yaptıysa aslında bunların hesabının kamuoyunun önünde açık açık sorulması ve verilmesi lazım. Yani şimdi benzer yanlışlar devam ediyor Türkiye’de…

Devlet, belli bir gruba aidiyetten dolayı insanları istihdam ediyorsa insanlara makam, mevki, unvan veriyorsa bu da görünür kılınıyorsa yasal olarak suçtur ve bir şekilde bu devletin kendi geleceğini kendisinin karartmasıdır. Devlet birtakım gruplara imtiyaz sağlıyorsa bir şekilde hukuk zeminini hiçe sayarak arsa veriyorsa, ekonomik destek sağlıyorsa ya bunu tüm gruplara yaparsınız ya da hiçbirine yapmazsınız. Ya da kriterleriniz olur; belli şeyi hak edenlere ödül türünde verirsiniz. Bunların hiçbirisi bu bağlamda işlevsel ve rasyonel değil.

Devlet alan açtığı zaman üç tane ciddi problemle karşı karşıya kalıyor. Birincisi bu gruplar eğer hakikaten topluma destek olarak var olacaklarsa toplum desteğinin ötesinde devletin gücünü kullanarak toplumdan destek almaya çalışıyorlar. Örnek FETÖ yapılanması devlette etkin olunca bir sürü iş adamı, bürokrat onların nüfusundan yararlanmak için onlara destek sağladı. Bu o kadar açık bir şey ki, bu söylediklerim herkesin görebileceği şeyler, yani çok özel bir bilgi paylaşmıyorum. Kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez dedi adam ondan sonra ihracatta TUSKON gibi şeyler ortaya çıktı. Bunlar devletin gözünün önünde oldu.

2007 de bir makale yayınladım “Türkiye’de Cemaatler Ve Kimlik” diye 2010’da Akşam gazetesinde yazdığım bir köşe yazsı vardı “Türkiye’de cemaat meselesini konuşmak kolay değildir” diye… Yani o zamanlar bana hep dediler ki sen cemaat düşmanlığı yapıyorsun. Şimdi de bana diyorlar ki niye cemaatlerin aleyhinde konuşmuyorsun… Niye konuşayım ki; şu anda konuşmak demek bir yerlerden bir şey beklemek demektir. Yani bu benim yapabileceğim düşünebileceğim bir şey değildir.

-Bu grupların Türkiye’de Kur’an’a çağıran kesimle ve ilahiyatlarla problemi var. Bunu nasıl görüyorsunuz?

-Birincisi şöyle; Türkiye’de ilginç rüzgarlar estiriliyor. Mesela zaman zaman sosyal medyada birtakım kampanyalar görüyoruz. İşte ilahiyatlar kapatılsın, medreseler açılsın gibi. Yani bu tür söylemlerin nerden kaynaklandığı ve bu söylemlerin amacının ne olduğunun sorgulanması lazım. Çok net bir cümle kuracağım; Türkiye’de insan kaynakları açısından, bu grupları analiz ve onun ötesinde çözüm üretecek birikimimiz var. Ama karar alıcıların bilgiye ihtiyaçları yok sanki. Yani bunlar olup biterken hiç kimse ilahiyatlara niye susuyor diye sormuyor. İlahiyatlarla ilgili, üstelik ilahiyatlar kapatılsın diye birtakım kampanyalar yapılırken bunların arkasında ne var diye konuşulmuyor. İkinci bir şey daha var burada; bu birikim var olmasına rağmen bu tür meselelerde bilgiye dayalı bir süreç işlemiyor. Dolayısıyla insanlar şu anda ilahiyatlarla ilgili özellikle Ankara ilahiyatla ilgili ciddi bir kampanya gizliden gizliye yönetiliyor. Mesela yazarın biri ilahiyatlar kontrol altına alınmalı, ehli sünnet dışı unsurlar tespit edilmeli diyerek bir yazı yazdı ve kimsenin sesi çıkmadı. Kimse “ehli sünnetin temsilcisi sen misin?” diye sormadı. Bu ne büyük bir ahlaksızlık. Herkes haddini bilmeli bence. Varsa bir derdin, ya da yanlışları varsa söylersin, çözüm önerileri üretirsin ama Türkiye’de bunlar olmuyor.

Hem Müslümanım diyorsunuz hem de “dininizi Kur’an’dan öğrenin” ifadesini kulla anlara saldırıyorsunuz. Bu ifadenin yanlışı nerede?
Kaldı ki Kur’an’a vurgu yapanlar ben dahil, “gel Kur’an’ın dışındaki her şeyi çöpe atalım” demiyoruz. Aklı başında olan insan böyle bir laf etmez. Neyi söyler? Din ile alakalı kurucu ilkeleri Kur’an’dan almak zorundasınız der. Hem yeni bir şey söylemiyoruz ama bu insanların bir derdi var. Akılla derdi var aslında İslam ile derdi var. Kendi kişisel çıkarlarını İslam ile kamufle ettikleri için eleştirel düşünmenin gelişmesinden korkuyorlar.

Türkiye’de aslında en ciddi problemi, bu dini grupların bu kadar akıl düşmanlığı yapmasının da sebebi, ‘eleştirel düşünce’nin olmaması. Esasında eleştirel akıl öne çıkarsa, insanlar sorgularsa bu durum oluşmaz.

Bu çerçevede bu grupların ‘denetim altına alınması’ ifadesi belki sert bir ifade ama ben onun yerine şunu kullanıyorum. Bu gruplar hukuki zemine oturtulmalı, kayıt altına alınmalı ve ekonomik açıdan denetlemeli. Bu, devlet olmanın gereğidir. Bunun dışında bu grupların kapatılması benim hiç kullanmadığım bir ifade.  İstesiniz de başarılı olamazsınız zaten. Ama bu gruplar bir şekilde şeffaf olmak zorundadırlar. Yani bunun aksini nasıl söyleyebilirsiniz ki?

-Diyanet İşleri Başkanlığı’nı bu konuda yeterli buluyor musunuz?

-Bu konuda çok fazla bir şey konuşmak istemiyorum. Çünkü bu Diyanetin yapabileceği bir iş değil. Diyanet ne bu grupları kontrol eder ne başka bir şey yapar. Bunun gerekçelerini belki müstakil olarak uzun uzun sizinle konuşabilirim ama sadece üst duruş çerçevesinde bir iki şey söyleyeyim. Diyanetin bu kadar politize olduğu bir süreçte toplumun tümünü kuşatacak kalıcı çözüm üretilmesi biraz zor. Yine Diyanet bir istihdam kurumu. Mevcut yapılanma çerçevesinde sadece istihdam edeceği imam, müftü, müezzini liyakat ve ehliyet esasına göre tespit edip o şekilde yürünürse emin olun Türkiye’nin sorunu çözülür. Çok fazla bir şey beklemiyorum. Ama Diyanet kendine çok daha farklı misyonlar biçiyor. Belki de siyaset haklı olarak meşruiyet elde etmek için Diyaneti kullanıyor. Bunların hepsi uzun vadede toplumun geleceğini karartan unsurlar diye düşünüyorum. Burada endişelerim var, o yüzden Diyanetten çok fazla bir şey beklemiyorum.

Sorun çözülecekse; bütün sorunlarla ilgili genel bir prensip bilgiyle ve akılla sorun çözülür. Karar alıcılar bu konuda bilginin anlam ve önemini kavrayabilirlerse, Türkiye’de yetişmiş insan gücü var. Türkiye’de bilgi var ama bilen insanlar bizim gibi kenara köşeye çekilip susmayı tercih ediyor. Çünkü konuştuğunuz zaman birtakım irrasyonel oluşumların hedef tahtası haline geliyorsunuz. Diğer taraftan da konuştuğunuz zaman huzurunuz kaçıyor, rahatınız kaçıyor yani sonra geriye dönüp diyorsunuz ki banane. Ben de şu an sorumluluk açısından sizinle konuşma ihtiyacı hissettim. Doğrusunu isterseniz bazen konuşuyorum ama sonunda da diyorum ki ne gerek var? Böyle bir açmazla karşı karşıyasınız ama bildiğiniz zaman da bilginin böyle tuhaf bir tarafı var; hem insanı özgürleştiriyor hem de rahat bırakmıyor işte… Bazı şeylere aklınız erince ister istemez söyleme ihtiyacı hissediyorsunuz garip bir psikoloji yani.

 

 

Söyleşen: Cuma OBUZ