Hadis Olarak Bilinen Asılsız Sözler

Rasulullah’ın cehennemle tehdidine muhatap olmaktan duyulan endişeyle bazı sahabiler, neredeyse hiç hadis nakletmemiştir

Tarih : Mart 05, 2016
Sayı : Mayıs-Haziran 2012
Konu : Hadis İncelemeleri
Yazar :Osman ARPAÇUKURU

2. "Nefsini bilen Rabbini bilir"

(Men arafe nefsehu fekad arafe Rabbehu)

مَنْ عَرَفَ نَفْسَهُ فَقَدْ عَرَفَ رَبَّهُ

Bu söylentiyi hadis diye nakledenlerin başında tasavvufla gelmektedir. Bu kişiler nefis terbiyesi, ahlâkı güzelleştirme ve Allah'ı bilme (marifetullah) gibi konularda kaleme aldıkları kitaplarda[1] bu sözü hadis olarak nakletmişlerdir.

Büyük mutasavvıf Muhyiddin İbn Arabî de bu söylentiyi hadis kabul edenlerden biridir. Aclûnî, Keşfu'l-hafâ adlı meşhur kitabında onun şöyle dediğini haber vermektedir: "Bu hadis rivâyet tarikiyle sahih olmasa bile bizim nazarımızda keşf yoluyla sahihtir."[2]

Mutasavvıfların hadislerin sıhhatini keşf yoluyla tesbit etmeleri, hadis âlimleri tarafından reddedilmiş, keşfe dayanılarak bir hadisin Hz. Peygamber'e (s) ait olup olmadığını tesbit etmenin mümkün olmadığı dile getirilmiştir.[3]

Araştırma konumuzun Hadis ilminin sınırları içinde bir mesele olmasından dolayı biz hadis ilminin âlimlerinin prensip ve ölçütlerini esas almaktayız.

Bu söz hakkında yaptığımız araştırmada onun sahih hadisin kesinlikle olması gereken öğelerinden olan senedden yoksun olduğunu gördük. Hadis olduğu söylenen bu sözün hiçbir kaynakta -sağlam bir yana zayıf bile- herhangi bir rivayet senedine rastlamadık.                                                                       

Hadis ilminde "sened", "hadisi son olarak rivâyet eden muhaddisle Hz. Peygamber arasında bulunan râvîlerin isimleri"ni gösteren oldukça önemli bir unsurdur. Bize hadisin sahih olup olmadığına dair çok değerli bilgiler verir. Hadisin sahih olup olmadığı öncelikle senedinden anlaşılır. Eğer senedi oluşturan râvîler güvenilir, hıfz[4] ve itkan[5] bakımından sağlam kimselerse hadis, -bir kusuru yoksa- sahih kabul edilir. Bu bakımdan hadisin senedi çok önemlidir. Hadisin sahih olup olmadığını anlamak için önce senedine bakılır.[6]

Senedsiz bir hadis, çıkış kaynağı/söyleyeni bilinmeyen bir söz gibidir. Böyle bir sözü birine ait göstermek ise iftiradan başka bir şey değildir.

Âlimlerin "nefsini bilen Rabbini bilir" söylentisi hakkındaki değerlendirmeleri özetle şöyledir:

Sağânî uydurma hadisleri derlediği kitabına bu sözü de alarak şöyle demiştir: "Hadis diye uydurulmuş sözlerden biri de 'nefsini bilen Rabbini bilir' sözüdür."[7]

İmam Nevevî bu söz hakkında "sabit değildir" demiştir.[8] Hadis ilminde "sabit değildir" açıklaması, söz konusu rivayetin "Hz. Peygamber'in hadisi olarak bilinmediği" anlamına gelir.

Suyûtî bu sözün de aralarında bulunduğu birkaç hadis hakkında "Bunların tamamı bâtıl olup, hiçbirinin aslı yoktur" demiştir.[9] Hadis ilminde "bâtıl", "mevzû" anlamında kullanılmış olup; "çeşitli maksatlarla uydurulup Hz. Peygamber'e (s) iftira ve nispet edilmiş, düzmece, sahte, aslı esası olmayan söz" demektir. Bir hadis nakledildikten sonra ardından “bâtıl” veya “bu bâtıl bir hadistir” denilmişse, bu ifade o hadisin uydurma ve yalan bir söz olduğunu gösterir.[10] Ayrıca Suyûtî'nin "hiçbirinin aslı yoktur" sözünde geçen "asıl" sözcüğü hadis ilminde "hadislerin yazılı olduğu asıl kitap" anlamına gelir.[11] Dolayısıyla Suyûtî'nin bu açıklaması, bu söylentinin yazılı hiçbir kaynağının bulunmadığını gösterir.

Ebû Muzaffer Sem'ânî de bu söylenti hakkında değerlendirme yapanlardandır. O bu söz hakkında şöyle demiştir: "Merfû olarak bilinmiyor."[12]

Hadis ilminde "merfû" terimi, senedi Hz. Peygamber'e kadar ulaşan haberler için kullanılmaktadır. Sem'ânî'nin "merfû olarak bilinmiyor" açıklamasından bu sözün Hz. Peygamber'e (s) kadar ulaşan bir rivayet senedinin olmadığı anlaşılmaktadır.                                                                           

İbn Teymiyye de "nefsini bilen Rabbini bilir" sözünükitaplarına almış âlimlerden biridir.Fakat o,bu sözü başta hadis olarak kabul etmişse de daha sonra bu kanaatini değiştirdiği görülmektedir. Buğyetu'l-murtâd kitabında "Hz. Peygamber (s) Hakk'ı tanımayı nefsi tanımaya bağlamış ve "nefsini bilen Rabbini bilir" buyurmuştur"[13] derken, Der'u teâruzi'l-akli ve'n-nakl kitabında hadis olduğunu söylemeksizin "insanların dilinde dolaşan meşhur sözlerden biri de "nefsini bilen Rabbini bilir" sözüdür"[14] demekle yetinmiştir. Mecmû'u'l-fetâvâ adlı kitabında da başlangıçta, "nefsini bilenin Rabbini bileceği söylenir"[15] diyerek ondan sıradan bir söz gibi bahsederken, daha sonra görüş değiştirerek bu söz hakkındaki kesin kanaatini şu şekilde ortaya koymuştur: "Bazıları bunu Hz. Peygamber'in (s) hadisi olarak nakletmektedirler. Gerçekte bu, Hz. Peygamber'in (s) hadislerinden olmayıp hadis kitaplarında böyle bir hadis bulunmamaktadır. Ayrıca bu sözün hiçbir rivayet senedi de bilinmemektedir. Geçmiş âlimlere ait bazı kitaplarda, şayet sahih ise, "ey insan kendini bil, Rabbini bilirsin" sözü vardır. Anlamı doğru da yanlış da olsa, "nefsini bilen Rabbini bilir" sözünü, masum[16] birinden nakledilmediği için hadis olarak kabul etmek ve delil olarak kullanmak mümkün değildir. Anlamına gelince; şayet doğru şekilde yorumlanırsa, anlamı doğru kabul edilir..."[17]

İbn Teymiyye'nin bu açıklamasından onun bu söylentiyi "Hz. Peygamberin (s) söylemediği aksine onun ağzından uydurulmuş yalan, asılsız bir söz" olarak kabul ettiği anlaşılmaktadır. Nitekim Sehâvî, Aclûnî, Ali el-Kârî, Ebu'l-Mehâsin Muhammed Kavukçu ve Muhammed Nâsıruddin Elbânî gibi âlimler onun bu açıklamasından yola çıkarak İbn Teymiyye'nin bu söz hakkında "mevzû=uydurma" dediğini kaydetmişlerdir.[18]

İbn Kayyim de bu sözü Medâricu's-sâlikîn adlı kitabında nakletmiş ve ardından şöyle demiştir: "Hadis olmayıp, İsrâiliyyâttandır.[19] Bu söz ayrıca 'ey insan, kendini bil, Rabbini bilirsin" biçiminde de nakledilmiştir."[20]

Yakın zamanda vefat etmiş olan çağdaş hadis âlimlerinden Elbânî de bu söz hakkında "Aslı yoktur" dedikten sonra âlimlerin yukarıda aktardığımız değerlendirmelerine yer vermiş ve ayrıca şu açıklamayı yapmıştır: "Bu hadis hakkında hadis âlimlerinin açıklaması bu olduğu halde son dönemlerde bazı Hanefî fakihler bu hadisi şerh eden kitaplar kaleme almışlardır…. Bu âlimler maalesef hadis âlimlerinin sünnete hizmet ve onu sahtesinden ayırma uğrunda ortaya koydukları çalışmalardan istifade etmeye gayret etmemişlerdir..."[21]

Bazı âlimler hadis diye uydurulmuş olan "nefsini bilen Rabbini bilir" sözünün kaynağını da açıklamışlardır.

Ebû Muzaffer Sem'ânî bu söylentinin sahibinin Yahya b. Muâz er-Râzî olduğu görüşündedir.[22] Sefîrî de sözün sahibi olarak aynı kişiyi göstermiştir.[23]

Muhammed el-Hût, "Bazı âlimler bunun Ebû Saîd Harrâz'ın, bazıları da Yahya b. Muâz er-Râzî'nin dillerde dolaşan bir sözü olduğunu bildirmişlerdir"diyerek söylentinin Ebû Saîd Harrâz'a da ait olabileceği ihtimalini dile getirmiştir.[24]

Muhammed Emir el-Malikî de bunun Hz. Peygamber'in (s) hadisi olmayıp, "sıradan insanlara ait bir söz" olduğuna dikkat çekmiştir.[25]

Ebû Muzaffer Sem'ânî'nin sözün sahibine ilişkin geçen açıklamasını kitaplarında nakleden âlimlerin çoğunlukta olduğu ve aksine görüş bildirmedikleri dikkate alındığında "nefsini bilen Rabbini bilir" söylentisinin Yahya b. Muâz er-Râzî'ye ait bir söz olduğu görüşü daha ağırlık kazanmaktadır.

Bazı âlimler bu söylentinin anlamının doğru olduğu söylemişler[26] bazıları da anlamının ihtilaflı olduğunu bildirmiştir.[27] Sözün anlamını doğru kabul edenler de onu farklı şekillerde yorumlamışlardır.[28] Biz, Allah'ı tanımanın yolu olarak nefsi tanımak gerektiğini söyleyen bu sözün anlamının da doğru olmadığı, bunun tartışmaya açık bir konu olduğu kanaatindeyiz. Sözü doğru kabul edenler tarafından yapılan yorumların bazıları "insan kendi acizliğini görüp, Allah'ın kudretini bilir; kendi cahilliğini görüp Allah'ın ilminin büyüklüğünü anlar…" şeklindedir. Allah'a inanmayan ya da Allah'ı hakkıyla tanımayan birinin, kendi sonlu ve sınırlı yapısına bakarak buradan Allah'ı nasıl tanıyabileceğini anlamış değiliz. Sınırlı ve sonlu bir varlık olan insan, isim ve sıfatlarında sonsuz ve sınırsız olan Allah'ı, Allah kendisini tanıtmadıkça, nasıl hakkıyla tanıyabilir. Sınırlı olan sonsuz olanı kavrayabilir mi? "Bilgim çok az, her şeyi bilmiyorum" ya da "her şeye gücüm yetmiyor, her istediği yapamıyorum" diyen bir insan, kendisine yönelik bu doğru bilgiden yola çıkarak "Allah'ın bilgisi sonsuzdur, O her şeyi bilir", "Onun kudretinin sınırı yoktur, O dilediği her şeyi yapar" sonucuna ulaşabilir mi? Özellikle kendi güç ve sınırlarının farkında olan insan ateistse, kendi zaaflarından hareketle Allah'ı tanıyabilir mi? Bu insanı, en basit şekilde, "Her şeyi göremiyor, bilemiyor ve yapamıyorum… Demek ki beni var eden tabiat (haşa!) ya acımasız, kıskanç ya da ancak bu kadarına gücü yetmiş" şeklinde düşünmekten ne alıkoyabilir?

Dolayısıyla sözün anlamı tartışmaya açık görünüyor. Bu sebeple bazıları bu sözün, vahdet-i vücud[29] anlayışının bir ürünü olduğunu, bu amaçla ortaya atıldığını söylemişlerdir.

Sonuç olarak; bir sözün anlamının doğru olması onu hadis yapmaya yetmez. "Bir ikinin yarısıdır" sözü de doğrudur ve buna kimsenin itirazı da yoktur. Şimdi doğru diye bu sözü hadis mi kabul edeceğiz? Bir sözün, Hz. Peygamber'in (s) ağzından çıktığını söyleyebilmek için bundan çok daha fazlasına ihtiyaç vardır. Hadis âlimleri bu ölçütleri kitaplarında ayrıntılı olarak açıklamışlardır.

3. “İlim Çin’de de Olsa Alınız”

(Utlubu’l-ilme ve lev bi’s-sîn)

عَنْ طَرِيفِ بْنِ سُلَيْمَانَ أَبي عَاتِكَةَ، عَنْ أَنَسِ بْنِ مَالِكٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: «اُطْلُبُوا الْعِلْمَ وَلَوْ بِالصِّينِ»

İlmin değeri, önemi ve ilim öğrenmenin fazileti konularında Hz. Peygamber'in (s) hadisi olarak söylenen, yazıya dökülen, çokça karşılaştığımız meşhur bir rivayet…

Bunu Rebî el-Müsned’inde (I, 29), Deylemî el-Firdevs’inde (I, 78), İbn Abdilber, Câmiu beyani'l-ilm (I, 28, 30, 37); Hatîb el-Bağdâdî, Târîhu Bağdâd (IX, 369) veer-Rıhle (s.72, 75, 76) adlı kitaplarında ve Ebû Nuaym el-Isfahânî de Târihu Isfahan’ında (II, 124) ve başkaları hadis olarak nakletmiştir.

Aynı şekilde İmam Gazâlî'nin İhyâu Ulûmiddin (I, 15) ve Ebû Tâlib el-Mekkî'nin Kûtu’l-kulûb (I, 184) adlı kitaplarında da hadis olarak nakledilmiştir.

Ne var ki hadis görüntüsü altında kıtalar aşan şöhretine rağmen gerçekte Hz. Peygamber'in (s) ağzından çıkmış bir hadis değil. Hadis âlimleri "ilim Çin’de de olsa alınız" söylentisinin Hz. Peygamber'in (s) ağzından uydurulmuş bir düzmece olduğu konusunda aynı görüştedirler.

"İlim Çin’de de olsa alınız"söylentisi hakkında hadis âlimlerinin değerlendirme ve açıklamaları özetle şöyledir:

Beyhakî onun hakkında "Bu, metni meşhur, isnadları ise zayıf olan bir hadistir. Bunun hadis olduğunu ortaya koyan sahih hiçbir senedini de bilmiyorum"[30], "farklı tariklerle rivayet edilmiş olup, bunların tamamı zayıftır" demiştir.[31]

Aynı şekilde Hâkim en-Nisâbûrî ile Zehebî de Hz. Peygamber'in ağzından uydurulmuş olan bu asılsız haberin hiçbir sahih senedinin bulunmadığını söylemişlerdir.[32]

Bezzâr, kitabında bu sözü nakletmiş ve ardından "Ebû Âtike'nin kim ve nereli olduğu bilinmemektedir.Bu hadisin aslı yoktur"[33] diyerek hadisin râvîsinin tanınmayan biri olduğunu, hadis olarak bilinen sözün de hadis kaynaklarında bulunmadığını bildirmiştir.

İbn Hıbbân da bu söylenti hakkında "Bâtıldır, aslı yoktur"[34]; İbn Adiy de "Bu söz bu isnadla bâtıldır" demişlerdir.[35]

İbnü'l-Cevzî onun çeşitli tariklerini kaydetmiş ve ardından "Bu, Hz. Peygamber'den (s) ulaşan sahih bir hadis değildir"[36] demiştir. Aclûnî gibi kimi âlimler İbnü'l-Cevzî'nin bu sözü "mevzû=hadis diye uydurulmuş yalan söz" kabul ettiğini söylemişlerdir.[37]

Aclûnî bu asılsız, düzmece hadisin Beyhakî, Hatîb Bağdadî, İbn Abdilberr, Deylemî ve başkalarının kitaplarında bulunduğunu belirttikten sonra "zayıf" olduğunu söylemiştir.[38]

Bu sözün farklı tariklerini nakleden Sehâvî, söz konusu rivâyetlerin neredeyse tamamının Ebû Âtike Tarîf Süleyman tarikiyle; sadece İbn Abdilberr'deki rivâyetin Zührî tarikiyle geldiğini, her ikisinin de sahabeden Enes b. Mâlik'ten merfû olarak rivayet ettiklerini söylemiş ve ardından şu değerlendirmeyi yapmıştır: "Her iki tarikten de zayıftır."[39]

Ukaylî ve İbn Adiy de hadisin râvîsi Ebû Âtike hakkında şöyle demişlerdir: "O, hadisi alınmayan biridir."[40] İbn Adiy şunu da söylemiştir. "O, Enes'ten hiç de onun hadislerine benzemeyen, belki ona dahi ait olmayan hadisler rivayet ediyordu."[41] Onlar bu görüşlerinde yalnız olmayıp Zehebî, Ukaylî, İbn Hıbbân, İbn Maîn, Bezzâr, Buhârî, Suyûtî, İbnü'l-Kayserânî, İbnü'l-Cevzî, Şevkânî gibi birden fazla hadis âlimi de onun hadis alınmayan bir râvî olduğu hususunda aynı kanaattedirler.[42]

Suyûtî de bu sözün farklı tariklerini nakletmiş ve bazı râvîlerinin hadis uydurmuş kimseler veya ağır kusurları sebebiyle hadisleri alınmayan kişiler olduklarını söylemiş ve ardından bu tariklerin hepsinin bâtıl olduğunu bildirmiştir.[43]

İbn Kudâme el-Makdisî, söylenti ve söylentinin kaynağı/râvîsi hakkında şunu anlatır. "Ebû Âtike'yi İbn Maîn'e sordum, tanımadı. Yine Mervezî'nin bana bildirdiğine göre, Ebû Abdullah'a (Ahmed b. Hanbel) bu hadis sorulmuş, o bu sözün hadis olmasını şiddetle reddetmiştir."[44]

Çağdaş hadis bilginlerinden Suriyeli âlim Nurettin Itr da Menhecü'n-nakd adlı kitabında "meşhur hadis" türünü anlatırken "ilim Çin’de de olsa alınız" söylentisini örnek vermiş, ardından şöyle demiştir: "Bu söz birden fazla tarikle Enes (r) ve Ebû Hüreyre'den (r) rivayet edilmiş olup, bütün tarikleri, taşıdığı ağır kusurlar sebebiyle şiddetle eleştirilmiştir."[45]

Bu söz, bazı tariklerinde «اُطْلُبُوا الْعِلْمَ وَلَوْ بِالصِّينِ فَإِنَّ طَلَبَ الْعِلْمِ فَرِيضَةٌ عَلَى كُلِّ مُسْلِمٍ»“İlim Çin’de de olsa alınız; zira ilim öğrenmek her Müslümana farzdır”biçiminde gelmiştir.[46] İbn Abdilber bunu daha uzun olarak«اُطْلُبُوا الْعِلْمَ وَلَوْ بِالصِّينِ فَإِنَّ طَلَبَ الْعِلْمِ فَرِيضَةٌ عَلَى كُلِّ مُسْلِمٍ إنّ الملائِكَةَ تَضَعُ أجْنحَتَها لِطالِبِ العِلْمِ رِضاً بِما يَطْلُبُ»“İlim Çin’de de olsa alınız; zira ilim öğrenmek her Müslümana farzdır. Melekler, ilim öğreniyor olmasından razı olarak kanatlarını ilim öğrencisinin üzerine gererler”biçimindenakletmiştir.[47]

Elbânî de bu söylenti hakkında "uydurma"[48] ve "bâtıl"[49] demiş, âlimlerin aktardığımız görüş ve açıklamalarına yer vermiştir. Ardından bu söylentinin İslam dünyasında hadis diye yayılmasına sebep olan kişilerden birisi hakkında uzun bir açıklama yapmıştır. Onun dokuz sayfalık değerlendirme yazısını özetleyerek aktarıyoruz:

"Bu hadisin felaketi, râvîsi Ebû Âtike'dir. Onu hadis ilmi prensiplerine göre çok ağır şekilde eleştirmişler, asla hadisi alınmayacak biri olduğunu söylemişlerdir… Hadisin ikinci bölümünü oluşturan fazlalık, İbn Mâce'de ayrıca rivayet edilmiş olup, birden fazla tarikle yine Enes'ten nakledilmiştir. Bu fazlalığın, o tariklerle "hasen hadis" derecesine ulaşmış olması ihtimal dâhilindedir. Hadisin hasen olduğunu söyleyen âlimler, birinci bölümü değil, bu ikinci bölümü kastetmişlerdir. Hadisin birinci bölümü oluşturan “ilim Çin’de de olsa alınız"sözü, İbn Hıbban ve İbnü'l-Cevzî'nin de dediği gibi bâtıldır…Bu hadisin yayılmasına ve dillerde dolaşmasına yol açanlardan biri de Suriye'de yaşayan ve "Teâlîmu'l-İslâm = İslam'ın Öğretileri" adlı kitabın yazarıdır. Cahil, kendini beğenen biridir. Yazdığı küçük bir kitapçık hakkında "Bu alanda yazılabilecek her şeyi yazdım. Bugüne kadar böyle bir yazılmamıştır. Onda öyle konular ve meseleler var ki bunları ciltlerce kitapta bulamazsın" diyecek kadar kendini bilmezin biridir. İslam'ın Öğretileri adlı kitabı asılsız, saçma sapan sözlerle doludur. İçinde pek çok uydurma hadis barındırmaktadır… Bu kitaba karşı uyanık olunmalıdır."[50]

4. “Kur'an'a başlama duası” - "Kur’an-ı Kerim’i okumaya başlarken okunacak dua"

    (Allahümme bi'l-hakki enzeltehü ve bi'l-hakki nezele * Allahümme azzim rağbetî fîhi * vec'alhu nûran li-basarî ve şifâen li-sadrî * Allahümme zeyyin bihi lisânî ve cemmil bihi vechî * ve kavvi bihi cesedî ve'rzuknî tiâvetehu alâ tâ'atike ânâ el-leyli ve etrâfe'n-nehâri * va'hşurnî mea'n-nebiyyi Muhammed'in (s) ve âlihi'l-ahyâr*)

اَللَّهُمَّ بِالْحَقِّ أَنْزَلْتَهُ وَبِالْحَقِّ نَزَلَ اَللهم عَظِّمْ رَغْبَتِي فِيهِ وَاجْعَلْهُ نُورًا لِبَصَرِي وَشِفَاءًا لِصَدْرِي اَللَّهُم زَيِّنْ بِهِ لِسَانِي وَجَمِّلْ بِهِ وَجْهِي وَقَوِّ بِهِ جَسَدِي وَاْرزُقْنِي تِلَاوَتَهُ عَلَى طَاعَتِكَ آنَاءَ اللَّيْلِ وَأَطْرَافَ النَّهَارِ وَاحْشُرْنِي مَعَ النَّبِيِّ مُحَمَّدٍ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَآلِهِ الْأَخْيَارِ

Duanın anlamı:

"Allah’ım, sen bu Kur’an-ı Kerim’i hak olarak indirdin; o da böylece o hak olarak inmiştir. Allah’ım ona karşı ilgimi artır; onu gözümün nuru, gönlümün şifası kıl! Allah’ım dilimi onunla süsle, yüzümü onunla güzelleştir ve bedenime onunla güç ver! Sana ibadet için gece gündüz okumamı nasip et! Beni Peygamber'in (s) ile ve onun seçkin ev halkıyla birlikte haşret!"

Bu dua özellikle hanımların ellerinden düşmeyen, hanım meclislerinde çokça okunan, Kur'an'dan seçme sûrelerin yer aldığı "Yasin-Tebâreke" kitaplarında çokça karşımıza çıkıyor. Bu kitapların ilk sayfalarında yer alan bu duanın Kur'an ve sure okumaya başlamadan önce okunması tavsiye ediliyor.

Bir dua olması ve içeriğinin de İslam'ın öğretilerine ve ruhuna uygun olması sebebiyle okunmasında ve başkalarına tavsiye edilmesinde hiçbir sakınca yok. Güzel anlamı sebebiyle bu dua sadece Kur'an ve sure okumaya başlarken değil her zaman okunabilir.

Müslümanı bu duayı okumaktan engelleyen ya da yasaklayan herhangi bir dinî hüküm ya da kural bulunmuyor. Dolayısıyla dua olarak okunmasına ve tavsiye edilmesine karşı değiliz; bilakis tavsiye ederiz.

Buraya kadar her şey tamam…

Sorun bundan sonra başlıyor.

Söz konusu kitaplarda duanın bulunduğu sayfada duanın hemen öncesinde veya sonrasında duayla ilgili bir de hadis naklediliyor, hem de Müslim'den. Senedi ve râvîsi belli olmayan, Peygamberimizin (s) ağzından nakledilen hadis şu şekilde:

"Sevgili Peygamberimiz (s) bu dua ile ilgili şöyle buyurmuştur:

"Her kim, Kur'an-ı Kerim (veya Yasin-i Şerif ve diğer sûrelerden) okumak istediğinde okumaya başlarken bu duayı okursa, Allahu Teâlâ onun okumuş olduğu Kur'an'ın her bir harfine elli bin (50.000) sevap verir." (Hadisi,Müslim rivayet etmiştir.)

Parantez arasında yazan (veya Yasin-i Şerif ve diğer sûrelerden) sözünün hadiste olmayıp ayrıca eklendiği açık. Sonradan eklendiği belirtilmek istendiği için doğrudan metinle iç içe yazılmayıp parantez arasında yazılmış.

Bir süre önce bir yayınevi bizden de bu tarzda Kur'an'dan seçme surelerin bulunduğu bir kitap hazırlamamızı istedi. Kitabın ilk sayfasına da bu duayı yazmamız söylendi.

Kitabı hazırlayıp sıra duayı yazmaya gelince, duyduğumuz bir sözü doğruluğundan emin olmadan hadis diye naklederek Allah Resûlün'e iftirada bulunmak istemedik. Bundan dolayı duayı, hadis olarak nakledilen sözün sonunda bildirilen kaynakta -İmam Müslim'in Sahîh'inde- araştırdık. Teknolojinin imkânlarından da yararlanarak yaptığımız uzun aramalarımıza rağmen duayı Müslim'de bulamadık.

"Hadisin kaynağı yanlışlıkla "Müslim" yazılmış" olabilir diyerek arama kaynaklarımızın sayısını arttırdık. Neredeyse sayısı 3000 cilde ulaşan hadis kaynaklarında tüm aramalarımızın sonucu yine olumsuzdu. Bu dua ve sonundaki hadis ne sahih hadis kitaplarında, ne sünenlerde, ne müsnedlerde ne de başka herhangi bir hadis kaynağında bulunmuyordu. Acaba uydurma rivayetleri toplayan hadis kaynaklarında bulunuyor olabilir mi diye yaptığımız aramada da çabamız boşa çıktı.

Sonra çok ilginç bir şey öğrendik: Arapça bilenler bilirler; Arapça bir kelime olan "müslim" Türkçede "(herhangi) bir Müslüman erkek" anlamına gelir. Meğer hadisin sonunda yazan "Müslim" sözünden maksat da buymuş! Mesele, Arapça ile ilgili olsaydı, bu temel düzeyde dahi Arapça okumuş herkesin bileceği bir şeydir. Söz konusu ilim, Hadis olduğunda, orada "Müslim" başkadır; o herhangi biri değil, tamamen sahih hadislerden meydana gelen, dünyaca meşhur Sahih-i Müslim kitabının yazarı, başımızın tacı İmam Müslim'dir. Bu sebeple, hadis olarak nakledilen sözün sonunda yazan "Müslim"den maksadın "bir Müslüman erkek" olduğunu söyleyen zorlama yorumu isabetli bulmuyoruz. Hz. Peygamber'e (s) iftirayla onun ağzından hadis uyduran bir kimsenin bu işe İmam Müslim'i de âlet etmiş olması yadırganacak bir durum değildir. Hz. Peygamber'in (s) ağzından yalan uydurmak, herhangi bir insanın ağzından yalan uydurmaya benzemez; ilkinin sonucu daha vahimdir, tövbe edilmediği takdirde cehennem ateşidir.

Netice olarak, bu duayı ve onunla bağlantılı olarak hadis diye nakledilen sözü sayısı neredeyse 3000 cilde ulaşan hadis kaynaklarında bulamadık. Dolayısıyla hiçbir hadis kaynağından doğrulayamadığımız bu duayı ve onunla ilgili olarak hadis diye nakledilen söylenti hakkında "Hz. Peygamber'in (s) hadisidir" diyemiyoruz. Hz. Peygamber'in (s) hadisi olmadığı halde bu şekilde nakledilmesi Allah Resûlü'ne (s) iftira atmak olacağı için bundan şiddetle kaçınıyoruz.

Uydurma rivayetleri toplayan hadis kaynaklarında da bulunmuyor olmasından hareketle, bu dua ve onunla ilgili olarak nakledilen çok sonraları -belki çağımızda, yakın bir dönemde- uydurulduğunu tahmin ediyoruz.

Dua hakkında olumlu kanaatimizi yukarıda paylaştık.[51] Onunla ilgili olarak hadis diye nakledilen söylentiye gelince; o, çeşitli amaçlarla Allah Resûlü'nün (s) ağzından uydurulmuş bir söz; ona atılmış bir iftiradır. Doğruluğundan emin olunmadıkça hadis olarak yazılması, nakledilmesi asla caiz değildir. Her kim bile bile bunu yaparsa, cehennem ateşinde ebediyen kalmayı göze almış demektir. Hiçbir Müslüman bilerek ve isteyerek bu büyük günahı işlemez, bunda ısrarcı olmaz.[52] Her şeyi bilen sadece Allah'tır. Bizi söylediklerimizde ve yazdıklarımızda doğruya ulaştırsın (âmin).

5. “Vatan sevgisi imandandır”

(Hubbu’l-vatan mine’l-imân)

حُبُّ الْوَطَنِ مِنَ الإِيمَانِ

Vatanı sevmeyi, kişide imanın bulunduğunun yani mü'min olduğunun bir işareti ve göstergesi olarak belirleyen bu asılsız söz de yüzyıllardır insanların dilinde Peygamberimizin hadisi diye dolaşmaktadır.

"Uydurma" olduğu hadis âlimleri tarafından bildirildiği halde geçmişte ya bu bilgi herkese ulaşmadığı için ya da başka sebeplerle onu hadis diye nakledenler olmuştu, günümüzde de oluyor. Bugünün dünden farkı, geçmişe oranla iletişim araçlarının oldukça fazla çeşitlenmiş ve çoğalmış olmasıdır.  Bu sebeple daha hızlı ve çok daha geniş bir çerçevede yayılabiliyor. Örneğin internet ortamında yaptığımız basit-yüzeysel bir aramada arama motoru 490 kadar web sayfası tespit etti[53] ve ilk bağlantı "Vatan sevgisi imandandır hadisi haktır" başlığını taşıyordu.[54] Sayfalar ayrıca ilgili başka sayfalara da bağlantılar (link) içeriyordu. Böylece bu sayı katlanarak büyüyordu. Bu ortamlarda hadisten (!) dersler çıkarılıyor, yorumlar yapılıyordu. Bu, sözün toplumsal yaygınlığının sanal ortamdaki küçük bir göstergesidir.

Sahih, sünen, müsned türü ve diğer hadis kaynaklarımızda bize aktarılmamış olan bu söz, halkın dilinde dolaşan meşhur ve uydurma hadisleri toplayan “Mevzûât” türü kitaplarda ise aslının olmadığı belirtilerek nakledilmiştir.

Araştırmamız esnasında hiçbir rivayet senedinin[55] de bulunmadığını gördüğümüz düzmece, uydurma hadis hakkında hadis âlimlerimizin değerlendirme ve açıklamaları özetle şöyledir:

Uydurma hadisleri topladığı el-Mevzûâtadlı kitabına bu sözü de alan Sağânî şöyle demiştir: "Hadis diye uydurulmuş sözlerden biri de "vatan sevgisi imandandır" sözüdür."[56]

Molla Ali el-Kârî bu söz hakkında şunları söylemiştir: "Bu sözün, hadis hâfızı âlimler nezdinde hadis olarak aslı yoktur"[57];  "Vatan sevgisi imandandır sözü, hadis değildir, hadis diye uydurulmuş düzmece, asılsız bir sözdür. Anlam ve içeriği doğru olsa da kesinlikle bu Hz. Peygamber'in (s) bir hadisi değildir. Ayrıca burada geçen "vatan", "cennet" olarak yorumlanmıştır. Çünkü cennet, insanın ilk yurdudur."[58]; "Bu sözün, selef-i salihine ait olabileceği de söylenmiştir."[59]

Söylenti hakkında Muhammed el-Hût "Hadis diye uydurulmuş asılsız söz"[60] derken Seyyid Maînuddin Safevî de "Hadis olarak sabit değil" demiştir.[61] Ahmed el-Âmirî de onlarla aynı kanaati paylaşarak "Hadis değil" değerlendirmesini yapmıştır.[62]

Suyûtî[63], Zerkeşî[64] Sehâvî[65] ve Fettenî[66] gibi bazı âlimler "Bulamadım" diyerek bu sözün hadis olarak aslının bulunmadığını bildirmişlerdir. Makdisî de "Bazıları, "bulamadım" dedi" diyerek, hadisin aslının olmadığına işaret etmiştir.[67]

"Vatan sevgisi imandandır" sözünün hadis olmadığında ihtilaf yoktur. Ancak içerik ve anlamı tartışılmıştır. Bazı âlimler içeriğini doğru kabul ederken bazıları da yanlış olduğunu söylemiştir. 

Sehâvî "Anlamı doğrudur" demiş[68]; Fettenî de ona katılarak sözün hadis olmasa da içeriğinin doğru olduğunu söylemiştir.[69]

Aclûnî Keşfu'l-hafâ adlı kitabında Sağânî'nin, Sehâvî'nin ve Ali el-Kârî'nin yukarıda aktardığımız değerlendirme ve açıklamalarını nakletmiş ve herhangi bir düzeltme ve itirazda bulunmamıştır. Onun bu tutumundan kendisinin de bu söylentinin "hadis olarak uydurulmuş bir söz" olduğu kanaatinde olduğunu göstermektedir.[70]

Söylentinin içeriğinin doğru olduğunu söyleyenlerin bazıları bunu ispat kastıyla yorumlar yapmışlardır. Bu yorumlarda dünyanın, insanın gerçek vatanı olmadığını ve "vatan" kelimesinden maksadın "cennet" olduğunu söylemişlerdir.[71]

Bazı âlimler ise bu asılsız, düzmece hadisin, kendisi gibi içeriğinin de doğru olmadığını, kötü amaçlarla uydurulduğunu söylemişlerdir.

Bu âlimlerden biri olan Kâsımî şöyle demiştir: "Bazen hadis, olanca şöhretine rağmen uydurma olabiliyor. Herkes tarafından biliniyor olmasına bakılarak sahih olduğu sanılıyor. Hele hele bazı hoca ve şeyhler bir de onun sahih olduğunu söylüyorlarsa. Halkın dilinde hadis diye dolaşan bu asılsız sözlerin dine ve insana zararı oldukça büyük ve ağırdır. Bu asılsız rivâyetlerden biri de "vatan sevgisi imandandır" söylentisidir. Ancak üzerinde düşünüldüğünde anlamı tam olarak anlaşılan bu sözün, Müslüman ümmeti parçalamaya teşvik ettiği görülmektedir. Bu düzmece söz, "Müslümanlar sadece kardeştirler"[72] ayetine aykırı olup, gizliden gizliye Müslüman bir toplumun kendini bir başka Müslüman toplumdan üstün görmesini teşvik etmektedir."[73]

Bu söylentinin hadis olmayıp Hz. Peygamber'in (s) ağzından uydurulmuş yalan bir söz olduğunu[74] bildiren çağdaş İslam âlimlerinden İbn Useymin içeriğinin de yanlış olduğunu kabul edenlerdendir. O şöyle demektedir: "Bunun anlamı da doğru değildir. Aksine vatan sevgisi; yurda, millete aşırı düşkünlük ve tutkuyla körü körüne bağlılığın ve bağnazca davranışın göstergesidir." demiştir.[75]

Elbânî de bu söylentinin gerçekte hadis olmayıp Hz. Peygamberin ağzından hadis olarak uydurulmuş asılsız bir söz olduğu görüşündedir. Yine ona göre; sözün anlamı da doğru değildir. Zira vatan sevgisi mal, can sevgisi gibi insanda içgüdüsel olarak bulunan; akıl ve düşünceden bağımsız olarak doğuştan gelen bilinçsiz bir sevgidir. Bu sebeple övülmeyi de hak etmez. Kişide imanın işareti ve göstergesi de değildir. Şayet imanın var olduğunun işaret ve göstergesi olsaydı, bu sevginin sadece mü'min şahsiyette bulunması gerekirdi. Oysa mü'min kâfir her insanda bu sevgi bulunmaktadır ve herkes vatanını sevmektedir.[76]

Bazıları ise sözün anlamının yanlış olduğunu söyleyen görüşlere itiraz ederek şöyle demişlerdir: "Bu sözden, vatanını sadece mü'minler severler, bunun dışında başkaları sevmez şeklinde bir anlam çıkarılamaz. Kişinin vatanını sevmesi iman ile çelişen bir durum değildir."[77]

Bu yorum ve itiraz yeni ortaya çıkmış olmayıp, günümüzden yaklaşık 419 sene önce vefat etmiş olan Ali el-Kârî el-Esrâru'l-merfûa (el-Mevzûâtü'l-kübrâ) adlı kitabında bu itirazı dile getirmiş ve şu cevabı vermiştir: "Hadis, vatan sevgisinin imanın işareti ve göstergesi olduğunu söylemektedir. İmanın işareti ve göstergesi sadece mü'min şahsiyette bulunur ve ona özgüdür. Başkasında da bulunan bir özelliğin imanın göstergesi olması mümkün değildir. Bu sevgi, mü'min – kâfir herkeste bulunduğuna göre imanın göstergesi olamaz."[78]

Bizim bu sözün doğrudan metninden ve ona yapılan yorumlardan ulaştığımız sonuç ise şudur:

Bu sözün metni "vatan sevgisi imandandır",  şeklinde gelmiş olsa da vatan sevginin sadece mü'minlere özgü olduğunu söylememektedir. Bunu "Mü'min vatanına karşı kayıtsız ve sorumsuz kalamaz" şeklinde anlamak da mümkündür ve belki daha yerinde olacaktır.

Müslüman olsun olmasın herkes doğup büyüdüğü, yaşadığı yeri sever, bu gayet doğal bir olaydır. Bu sevginin iman ile herhangi bir zorunlu bağ ve alâkası yoktur. Peygamberimiz de (s) hicretten sonra zaman zaman Mekke'ye duyduğu özlemi dile getirmiştir.

Bu söz "Hac Arefedir"[79] ya da "Din nasihattir"[80] şeklindeki özlü hadislere benzemektedir. Elbette bu sözlerin ilkinden, haccın sadece Arafe vakfesinden; ikincisinden de dinin sadece nasihatten ibaret olduğu sonucu çıkarılamaz. Zira bu hadislerden maksat, Arafe vakfesinin hac ibadetinde; nasihatin de dinî yaşantıda son derece önemli ve vazgeçilmez olduğunu haber vermektir.[81]

Şayet bu sözü, "vatandan maksat cennettir; cennet sevgisi de imanın göstergesi olup sadece mü'minlere özgüdür, bu sevgi mü'minden başkasında bulunmaz" şeklinde anlayacak olursak, bu takdirde "Hıristiyanlar mü'min midir?" sorusuna cevap bulmak gerekecektir. Zira cennet anlayışının ve ona duyulan sevgi ve özlemin Hıristiyanlarda da bulunduğunu biliyoruz. İncil'de cennet, Hz. İsa'ya gerçekten inananların ve onu izleyenlerin ölümden sonra gidecekleri yer olarak anlatılmaktadır.[82]

Dolayısıyla tartışmaları bu içeriği "mü'minin vatanına[83] karşı sorumsuz ve kayıtsız davranmaması, üzerine düşeni yapması gerektiği" şeklinde anlamak daha isabetli olacaktır. Anlamı tartışmalı olan bu sözün içeriğine ilişkin âcizane kanaatimiz budur.

Anlamı ne kadar tartışmalı olursa olsun ortada tartışmasız bir gerçek var ve hiçbir tartışma kesinlikle bu gerçeğin üzerini örtmemeli, onu gölgelemelidir: Hadis olarak bilinen bu asılsız söylentinin hadis olmadığı şüphe ve duraksamaya yer bırakmayacak şekilde kesindir. İslam âlimlerinin yukarıda aktardığımız değerlendirme ve açıklamalarından ortaya çıkan sonuç budur.

Dolayısıyla bu sözü, Hz. Peygamber'in (s) hadisi olarak onun ağzından nakletmek Allah Resûlüne (s) atılmış bir iftira olur. Akıllı mü'min her konuda olduğu gibi hadisler konusunda da ihtiyatlı davranmalı, doğruluğundan emin olmadığı, hele hele âlimler tarafından uydurma olduğu bildirilmiş bir sözü, toplumda ne kadar yaygın olursa olsun, hadis diye nakletmekten şiddetle kaçınmalıdır.

***

Allah Resûlü (s) şöyle buyurmuştur:

"Kim bile bile benim ağzımdan yalan uydurursa, cehennemdekiyerine hazırlansın."[84]

"Yalan olduğunu bildiği halde bir sözü bana nispet edereknakleden kimse iki yalancıdan biridir."[85]

"Kesinlikle benim ağzımdan yalan uydurmak, herhangi birinin ağzından yalan uydurmaya benzemez. Kim bile bile benim ağzımdan yalan uydurursa, cehennemdeki yerine hazırlansın."[86]


[1]Örneğin bkz. İmam Gazâlî, Kimyayı Saadet, s. 124;  Şa'rânî, et-Tabakâtu'l-kübrâ, II, 152; Tâlibî, Nüzhetü'l-havâtır, IV, 363. İmam Gazâlî, bu sözü İhyâ adlı kitabında "hadis" olduğunu ima etmeksizin sıradan bir söz olarak kaydetmiştir, bkz. age., IV, 301, 338.

Ayrıca İbnu'l-Gares'in "Tasavvuf kitapları bu sözle doludur. Bunu hadis diye nakletmektedirler" açıklaması için bkz. Aclûnî, Keşfu'l-hafâ, II, 312. 

[2]Aclûnî, Keşfu'l-hafâ, II, 312.

[3]TDV İslâm Ansiklopedisi, XXV, 316-317, "Keşf" maddesi. (Oradan naklen: Abdullah Aydınlı, Doğuş Devrinde Tasavvuf ve Hadis, İstanbul 1986, s. 89-92; Ahmed Yıldırım, Tasavvufun Temel Öğretilerinin Hadislerdeki Dayanakları, Ankara 2000, s. 40-49; Ali Vasfi Kurt, Endülüs'de Hadis ve İbn Arabî, İstanbul 1998, s. 468-486; Misfir Gurmullah ed-Dümeynî, Mekâyîsü nakdi mütûni's-sünne, Riyad 1984, s. 237.)

[4]Hıfz: Hadisi, dinlediği gibi eksiksiz ve aynıyla ezberde tutabilme ve rivayet edebilme yeteneğidir. Râvînin, hocasından rivayet ettiği hadisleri güzelce ezberleyip muhafaza ederek yeri geldiğinde eksiksiz ve fazlasız olarak kendi öğrencilerine rivayet edebilmesi.

[5]İtkan: Hadis rivayetinde az da olsa gafleti görülmeme, rivayet şartlarını büyük bir dikkat ve titizlikle yerine getirme, hadis ilminde bu özellikleriyle belli bir yere gelme ve güvenilir olma vasfını kazanma.

[6]Bkz. Mücteba Uğur, Ansiklopedik Hadis Terimleri Sözlüğü, "Sened" mad.

[7]Sağânî, el-Mevzûât, s. 35 (hds. 28).

[8]Suyûtî, ed-Dürerü'l-müntesire, s. 185 (hds.393); Sehâvî, el-Mekâsıdu'l-hasene, s. 657 (hds. 1149); Aclûnî, Keşfu'l-hafâ, II, 312 (hds. 2532); Ali el-Kârî, el-Esrâru'l-merfûa (el-Mevzûâtu'l-kübrâ), s. 351-352 (hds. 506); Makdisî, el-Fevâidu'l-mevzûa, s. 103 (hds.87); Fettenî, Tezkiratu'l-mevzûât, s. 129 (hds.10); Ahmed el-Âmirî, el-Ciddü'l-hasîs, s. 232 (hds. 524); Muhammed el-Hût, Esna'l-metâlib, s. 277 (hds. 1435); Sefîri, el-Mecâlisu'l-va'ziyye, I, 458; Harun Ünal, Uydurma Hadisler, I, 180.

[9]Suyûtî, Tedrîbu'r-râvî, II, 626.

[10]Bkz. Mücteba Uğur, age., "Bâtıl" ve "Mevzû" maddeleri.

[11]Bkz. Mücteba Uğur, age., "Asl" maddesi.                                                 

[12]Suyûtî, ed-Dürerü'l-müntesire, s. 185; Sehâvî, el-Mekâsıdu'l-hasene, s. 657; Aclûnî, Keşfu'l-hafâ, II, 312; Aliyyü'l-Kârî, el-Esrâru'l-merfûa (el-Mevzûâtu'l-kübrâ), s. 351-352; Makdisî, el-Fevâidu'l-mevzûa, s. 103; Fettenî, Tezkiratu'l-mevzûât, s. 129; Ahmed el-Âmirî, el-Ciddü'l-hasîs, s. 232; Harun Ünal, Uydurma Hadisler, I, 180.

[13]İbn Teymiyye, Buğyetu'l-murtâd, s. 526.

[14]İbn Teymiyye, Der'u teâruzi'l-akli ve'n-nakl, X, 47.

[15]İbn Teymiyye, Mecmû'u'l- fetâvâ, IX, 295-297.

[16]Masum: Hiçbir zaman gizli açık, büyük küçük hiçbir günah işlemeyen ve unutma, hata etme gibi eksiklerden uzak olan kimse.

[17]İbn Teymiyye, Mecmû'u'l-fetâvâ, XVI, 349-350.

[18]Aclûnî, Keşfu'l-hafâ, II, 312; Aliyyü'l-Kârî, el-Esrâru'l-merfûa (el-Mevzûâtu'l-kübrâ), s. 351-352; el-Masnû (el-Mevzûâtu's-suğrâ), s. 189; Ebu'l-Mehâsin Muhammed Kavukçu, el-Lü'lü'ü'l-mersû', s. 191.

[19]İsrâiliyyât: İslamî terimler içinde, genellikle Yahudi kültüründen İslamî rivâyetler arasına karışan çoğu Tevrat'tan nakledilmiş muharref şeylere denir. Hadiste İsrâiliyyât, sahabenin Ka'bu'l-Ahbâr, Vehb b. Münebbih gibi kişilerden rivâyet ettikleri kıssa ve benzeri haberlerdir. Bunlar hadis sayılmaz; bazı sahâbîlerin naklettikleri İsrail Oğullarına dair haberler addedilirler. Sahabe, İsrâiliyyâtın Kur'an-ı Kerim'e veya sünnete uygun olanlarını kabul etmişler; Kur'an-ı Kerim'e aykırı olanlarını muharref oldukları gerekçesiyle kabul etmemişlerdir. Bkz. Mücteba Uğur, age., "İsrâiliyyât" maddesi.

[20]İbn Kayyim el-Cevziyye, Medâricu's-sâlikîn, I, 426-427.

[21]Elbânî, Silsiletü'z-zaîfe ve'l-mevzûa, I, 165-166 (hds. 66). Sözün hadis olarak aslının olmadığı değerlendirmesi için ayrıca bkz. Elbânî, Silsiletü'z-zaîfe ve'l-mevzûa, XIII, 51.

[22]Suyûtî, ed-Dürerü'l-müntesire, s. 185 (hds.393); Sehâvî, el-Mekâsıdu'l-hasene, s. 657 (hds. 1149); Aclûnî, Keşfu'l-hafâ, II, 312 (hds.2532); Aliyyü'l-Kârî, el-Esrâru'l-merfûa (el-Mevzûâtu'l-kübrâ), s. 351-352 (hds. 506); Makdisî, el-Fevâidu'l-mevzûa, s. 103 (hds.87); Fettenî, Tezkira, s. 129 (hds. 10); Ahmed el-Âmirî, el-Ciddü'l-hasîs, s. 232 (hds. 524); Muhammed el-Hût, Esna'l-metâlib, s. 277 (hds. 1435); Harun Ünal, Uydurma Hadisler, I, 180.

[23]Sefîri, el-Mecâlisu'l-va'ziyye, I, 458.

[24]Muhammed el-Hût, Esna'l-metâlib, s. 277 (hds. 1435).

[25]Muhammed Emir el-Malikî, en-Nuhbetu'l-behiyye, s. 121. (hds.364).

[26]Aliyyü'l-Kârî, el-Esrâru'l-merfûa (el-Mevzûâtu'l-kübrâ), s. 351-352 (hds. 506).

[27]Sefîri, el-Mecâlisu'l-va'ziyye, I, 458.

[28]Örneğin bkz.: İbn Kayyim el-Cevziyye, Medâricu's-sâlikîn, I, 426-427.

[29]Vahdet-i vücud, tasavvufta, varlığın birliğini savunan ve Muhyiddin İbn Arabî tarafından sistemleştirilen öğretinin adıdır. Ortaya koyduğu düşünce şöyle özetlenebilir: "Allah zatı ile değil ama fiil ve sıfatları ile tüm varlıklarda, mutlaklık özelliğini yitirmeksizin ve kesinlikle değişime, bozuluşa uğramadan görünür. Bu nedenle varlıklar Allah'ın aynasıdır. Tüm evren, Allah'ın varlığı nedeniyle var olur. Öyleyse evren Allah'ın dışlaşmış biçimi (zahiri), Allah da evrenin özü, gerçekliğidir (batını). Evren gerçek bir varlık değil, gölge bir varlıktır. Gölge, kendisinin varlık nedeni olan kişi ya da nesnenin varlığından başka bir varlığa sahip olmadığı gibi, evren de Allah'ın varlığından başka bir varlığa sahip değildir… Varlık bir olunca, bütün dinler de temelde birdir. Semavî ve beşerî dinler arasında bir fark yoktur. Bütün yaratıklar Allah'ın birer tecellisidir, dolayısıyla tapınılan her varlıkta Allah'ın bir tecellisine ibadet edilmektedir. Böylece insanlar gerçekte çeşitli sûretlerde görünen tek bir Allah'a ibadet etmektedirler."

Bu öğreti, onu benimseyen mutasavvıflarca tevhidin en yüksek yorumu sayılırken, diğer bazı mutasavvıflarca en çok da varlık ve dinlerin birliği düşünceleri nedeniyle, fenâ makamında kalmanın ortaya çıkardığı bir yanılgı olarak nitelenir. İbn Teymiyye başta olmak üzere bazı İslâm bilginleri ise, tüm varlıkların tanrılaştırılması anlamı taşıdığı gerekçesiyle bu öğretiyi küfür olmakla suçlarlar. Ayrıca putperest, kâfir, müşrik herkesi mü'min ve Müslüman kabul ettiği görülen Vahdet-i vücud düşüncesi günümüzde de canlılığını korumakta olup özellikle akademik düzeyde tartışma sürmektedir.

[30]Beyhakî, el-Medhal, I, 241 (hds. 325); Şuabu'l-iman, III, 193 (hds. 1543).

[31]Beyhakî, Şuabu'l-iman, III, 193.                          

[32]Muhammed el-Hût, Esna'l-metâlib, s. 58.

[33]Bezzâr, el-Müsned, I, 164 (hds. 95).

[34]Zehebî, et-Telhîs, s. 57 (110); Aclûnî, Keşfu'l-hafâ, I, 156; İbnü'l-Cevzî, el-Mevzûât, I, 215-216; Şevkânî, el-Fevâid, 272 (hds. 1); İbn Arrâk, Tenzîhu'ş-şerîa, I, 258; Muhammed el-Hût, Esna'l-metâlib, s. 58.

[35]İbn Adiy, el-Kâmil fî duafâi'r-ricâl, s. 292.

[36]İbnü'l-Cevzî, el-Mevzûât, I, 215-216.

[37]Aclûnî, Keşfu'l-hafâ, I, 156; Muhammed el-Hût, Esna'l-metâlib, s. 58.

[38]Aclûnî, Keşfu'l-hafâ, I, 156.

[39]Sehâvî, el-Mekâsıdu'l-hasene, s. 121.

[40]Ukaylî, ed-Duafâu'l-kebîr, II, 230 (777); İbn Adiy, el-Kâmil fî duafâi'r-ricâl, s. 292.

[41]İbn Adiy, el-Kâmil fî duafâi'r-ricâl, s. 292.

[42]Bkz. Zehebî, et-Telhîs, s. 57; el-Mizân, II, 335; Bezzâr, el-Müsned, I, 164; Ukaylî, ed-Duafâu'l-kebîr, II, 230; İbn Hıbbân, el-Mecrûhîn, I, 382 (517); İbnü'l-Cevzî, el-Mevzûât, I, 216; İbnü'l-Kayserânî, Tezkiratu'l-huffâz, s. 61 (123); Şevkânî, el-Fevâid, 272.

[43]Suyûtî, el-Leâliu'l-masnûa, I, 175.

[44]İbn Kudâme el-Makdisî, el-Muntehab, I, 130 (hds. 63).

[45]Nurettin Itr, Menhecü'n-nakd, s. 410.

[46]Örneğin, Beyhakî, el-Medhal, I, 241; Şuabu'l-iman, III, 193; İbn Abdilber, Câmiu beyani'l-ilm, I, 30, 37; Hatîb el-Bağdâdî, er-Rıhle, s.72, 75; Ukaylî, ed-Duafâu'l-kebîr, II, 230.

[47]İbn Abdilber, Câmiu beyani'l-ilm, I, 28, 30, 37; Suyûtî, el-Fethu'l-kebîr, I, 182 (hds. 1926).

[48]Elbânî, Zaîfu'l-Câmi'i's-sağîr; I, 129 (hds. 906-907).

[49]Elbânî, Silsiletü'z-zaîfe ve'l-mevzûa, I, 600 (hds. 416).

[50]Elbânî, Silsiletü'z-zaîfe ve'l-mevzûa, I, 600-609 (özetle).

[51]Hazırladığımız kitaba da sadece duayı aldık.

[52]Bu duanın ve onunla ilgili olarak hadis diye nakledilen söylentinin hadis olduğunu bilen kardeşlerimiz varsa onlardan ricamız, onun hadis kaynaklarındaki yerini açık olarak bize bildirmeleridir.  

[53]https://www.google.com.tr/#q=vatan+sevgisi+imandand%C4%B1r&hl=tr&prmd=imvns&ei=_caUT-CDD4vMsgbV4qS3BA&start=0&sa=N&bav=on.2,or.r_gc.r_pw.r_qf.,cf.osb&fp=902fa6e8b82d1918

[54]http://forum.islamiyet.gen.tr/hadis-i-serif/58232-vatan-sevgisi-imandandir-hadisi-haktir.html

[55]Senedin önemi hakkındaki kısa notumuz için bkz.

[56]Sağânî, el-Mevzûât, s. 53 (hds. 81).

[57]Ali el-Kârî, el-Masnû (el-Mevzûâtü's-Suğrâ), s.591 (hds. 106).

[58]Ali el-Kârî, Mirkâtü'l-mefâtîh, III, 1158 (hds. 1604).

[59]Ali el-Kârî, el-Esrâru'l-merfûa (el-Mevzûâtu'l-kübrâ), s. 180 (hds. 164);

[60]Muhammed el-Hût, Esna'l-metâlib, s. 123 (hds. 551).

[61][61] Bkz. Ali el-Kârî, el-Esrâru'l-merfûa (el-Mevzûâtu'l-kübrâ), s. 180.

[62]Ahmed el-Âmirî, el-Ciddü'l-hasîs, s. 85, (hds. 125).

[63]Suyûtî, ed-Dürerü'l-müntesire, s. 108 (hds. 190).

[64]Bkz. Ali el-Kârî, el-Esrâru'l-merfûa (el-Mevzûâtu'l-kübrâ), s. 180; Kavukçu, el-Lü'lü'ü'l-marsû, s. 72 (hds. 170).

[65]Sehâvî, el-Mekâsıdu'l-hasene, s. 297 (hds. 386).

[66]Fettenî, Tezkiretü'l-mevzûât, s. 11.

[67]Makdisî, el-Fevâidu'l-mevzûa, s. 132 (hds. 174).

[68]Sehâvî, el-Mekâsıdu'l-hasene, s. 297.

[69]Fettenî, Tezkiretü'l-mevzûât, s. 11.

[70]Aclûnî, Keşfu'l-hâfâ, I, 398.

[71]Örneğin bkz. Aclûnî, Keşfu'l-hâfâ, I, 398; İbn Allân, Delîlu'l-fâlihîn, I, 37; V, 10.

[72]Hucûrât, 10.

[73]Kâsimî, Kavâidu't-tahdîs, s. 155.

[74]İbn Useymin, Şerhu Riyâzi's-sâlihîn, I, 66; Şerhu'l-Manzûmeti'l-Beykûniyye, s.70.

[75]İbn Useymin, Şerhu'l-Manzûmeti'l-Beykûniyye, s.70.

[76]Elbânî, Silsiletü'z-zaîfe ve'l-mevzûa, I, 110 (hds. 36).

[77]Bu yorum ve itiraz günümüzde de canlılığını korumaktadır.

[78]Ali el-Kârî,el-Esrâru'l-merfûa (el-Mevzûâtu'l-kübrâ), s. 180-181; Aclûnî, Keşfu'l-hâfâ, I, 398-399 (1102).

[79]Hâkim el-Müstedrek, I, 635 (1703); II, 305 (3100); İbn Mâce, Menâsik 57 (3015); Nesâî, Menâsikü'l-hac 203 (3016 ); Tirmizî, Savm 57 (889).

[80]Müslim, İman 55 (95).

[81]Örneğin, Muhammed Fuad Abdülbaki'nin bu iki hadis için yaptığı açıklama için bkz: Müslim, İman 55 (95).

[82]İncil'in şu bölümlerine bakılabilir: Romal‎ılar 10/9,10; Vahiy 21 /3,4; Luka 20/34, 36.

[83]Vatan:Bir halkın üzerinde yaşadığı, kültürünü oluşturduğu toprak parçasıdır. Buna göre, İslam kültürünün özgürce yaşandığı her toprak parçası İslam yurdudur, Müslümanın vatanıdır.

[84]Buhârî, İlim 38, Cenâiz 33; Müslim, Mukaddime 2, 3; Ebû Davud, İlim 4; İbn Mâce, Mukaddime 4; Tirmizî, İlim 8; Menâkıb 20; Dârimî, Mukaddime 25, 50.

[85]Müslim, Mukaddime 8, 19; Tirmizî, İlim 9; İbn Mâce, Mukaddime 5; Ahmed b. Hanbel, IV, 255; V, 14, 19, 20.

[86]Buhârî, Cenâiz 33;Müslim, Mukaddime 4 (4).