Hadis Olarak Bilinen Asılsız Sözler - III

Bilgisi ve irfanı hangi seviyede olursa olsun hangi insan, Allah’ın insanlık içinden seçerek vahyine muhatap yaptığı bir peygambere denk olabilir?

Tarih : Mart 06, 2016
Sayı : Eylül-Ekim 2012
Konu : Hadis İncelemeleri
Yazar :Osman ARPAÇUKURU

BİLGİSİ VE İRFANI HANGİ SEVİYEDE OLURSA OLSUN HANGİ İNSAN, ALLAH’IN İNSANLIK İÇİNDEN SEÇEREK VAHYİNE MUHATAP YAPTIĞI BİR PEYGAMBERE DENK OLABİLİR?

Bu çalışmanın ilk bölümü Kur’ani Hayat dergimizin Mart-Nisan 2012 tarihli 23. Sayısında (s.106-114), ikinci bölümü Mayıs-Haziran 2012 tarihli 24. Sayısında (s.75-85) yayımlanmıştır.

 

6. “İşlerinizde ne yapacağınızı şaşırdığınızda kabir ehlinden (yatırlardan) yardım isteyiniz”                      

إِذَا تَحَيَّرْتُم فِي اْلأُمُورِ فاَسْتَعِينُوا بِأَهْلِ اْلقُبُورِ

Bu, kabirdeki ölülerden (yatırlardan) yardım istemeyi caiz görenlerin söz konusu işlerine delil getirdikleri meşhur bir rivayettir. Bu rivayet ayrıca إذَا أَعْيَتْكُمْ الْأُمُورُ فَعَلَيْكُمْ بِأَهْلِ الْقُبُورِ أَوْ فَاسْتَعِينُوا بِأَهْلِ الْقُبُورِ  “İşlerinizde çaresiz kaldığınız zaman kabir ehline (yatırlara) tutunun veyaonlardan yardım isteyiniz” biçiminde de gelmiştir. Bazı rivayetleri de إذَا أَعْيَتْكُمْ الْأُمُورُ فَعَلَيْكُمْ بِأَصْحَابِ الْقُبُورِ  “İşlerinizde çaresiz kaldığınız zaman kabir ehline (yatırlara) tutunun” şeklindedir.

Rivayet, bir sözün hadis sayılabilmesinin iki temel öğesinden biri olan senedden yoksundur -diğer öğe de metindir- ; ne sahih ne de zayıf hiçbir bir senedi yoktur. Dolayısıyla sözün ilk söyleyenini (kaynağını) öğrenme ve sahibine nisbet ve aidiyetinin doğruluğunu araştırıp kontrol etme imkanı da bulunmamaktadır. Bu, söyleyeni bilinmeyen bir söz hükmündedir. Herhangi birine ait gösterilmesi, kuvvetli delile (sahih, muttasıl isnada) muhtaçtır. Bu delil bulunmadığı sürece öne sürülecek tüm nispet ve aidiyetler geçersiz olacak ve kabul edilmeyecektir.

Diğer bir husus; bu rivayet sahih, hasen ve zayıf rivayetleri içeren hadis kaynaklarında bulunmadığı gibi uydurma rivayetleri ve halkın dilinde hadis diye dolaşan meşhur sözleri toplamak için Hadis âlimleri tarafından kaleme alınmış olan hadis kitaplarında da bulunmamaktadır.

Hadis âlimleri, bir rivayetin, bütün hadislerin kayıt altına alındığı “Rivayet Asrı” adı verilen ilk üç asırda yazılmış hadis kitaplarında bulunmamasını onun uydurma olduğuna bir işaret kabul etmişlerdir.[1] İmam Suyûtî (ö.911)[2] bu hususta şöyle demektedir: “Ne hadis kitaplarında yer alan ne de muttasıl bir isnadı bulunan hadislere sadece  bazı vaaz, tefsir, siyer ve tarih kitaplarında rastlamaktayız… İlk devirlerdeki hadis imamları zamanında mevcut olmayan bu sözlerin çoğu daha sonraki devirlerde uydurulmuştur.”[3]

Dolayısıyla mevcut güvenilir hadis kitaplarında bulamadığımız bu rivayeti Hz. Peygamber’in (sa) hadisi olarak kabul etmekte acele etmeyip, ihtiyatla yaklaşmak durumundayız.

Tarihsel süreci dikkate alan araştırmamız sonunda ulaştığımız sonuçlarda rivayetin ilk defa Şeyhülislam İbn Teymiyye’nin (ö.728) kitaplarında ortaya çıktığını gördük. İbn Teymiyye, ilgili bütün açıklamalarında söz konusu rivayetin Hadis âlimlerinin ittifakıyla hadis olmadığı, Hz. Peygamber’e iftirayla onun (sa) ağzından hadis diye uydurulduğu kanaatini dile getirmiştir.[4] Bu açıklamalarından birinde şöyle demiştir:

“Kendilerine tâbi olunup ardınca gidilen hoca ve şeyhlerden bazıları “İşlerinizde çaresiz kaldığınız zaman kabir ehline (yatırlara) tutunun veyaonlardan yardım isteyiniz” sözünü hadis diye nakledip kendilerine delil almaktadırlar. Bu rivayet, Hz. Peygamber’in (sa) hadislerini bilen Hadis âlimlerinin ittifakıyla Allah Resûlü’ne (sa) iftira etmek sûretiyle onun ağzından uydurulmuş yalan bir sözdür. Hiçbir İslam âlimi bunu nakletmemiştir. Güvenilir hiçbir hadis kitabında da ne bu söz ne de bu anlamda bir söz bulunmamaktadır.”[5] Yine o, bu rivayetin kimler tarafından uydurulmuş olabileceği konusunda da“Bu ancak, şirk kapısını açan biri tarafından ortaya atılmış bir uydurmadır”[6] demiştir.

Onun bu rivayet hakkındaki bir başka açıklaması da şöyledir: "Sahâbe ve tâbiundan hiçkimsenin kabir ehline (yatırlara) dua etmeyi veya onların mezarlarına yolculuk yapmayı emrettiğini bilmemekteyiz. Aksine onlar şu âyetin bildirdiği hâl ve yaşam üzereydiler: “De ki: Şüphesiz benim namazım da, diğer ibadetlerim de, yaşamam da, ölümüm de âlemlerin Rabbi Allah içindir.”[7] Ayette geçen salât/namaz, Allah’a dua etmek anlamındadır. Dua ibadettir, istemektir. Bu iş kabirdeki ölüye (yatıra) karşı yapılırsa, ibadet ve istemek anlamında dua ona yapılmış olur. Böylece âyette bildirilen salât/namaz, o kişiye yapılmış olur. Bu yatırları ziyaret maksadıyla yolculuk yapılacak olursa, bu durumda da âyette bildirilen nüsuk/diğer ibadetler de kabirdeki ölüye (yatıra) yapılmış olur. Bunu yapanların, dillerinden düşürmedikleri bir hadisleri var. Hoca ve şeyhlerin çevresindeki eşrafından pek çok kimse bana bu hadisi sordu. Söz konusu hadis şöyledir: “İşlerinizde çaresiz kaldığınız zaman kabir ehline (yatırlara) tutunun veyaonlardan yardım isteyiniz.” Bana bunu soranlara pek çok kez şunu söyledim: “Bu,  güvenilir rivayetlere aykırı, hadis diye uydurulmuş bir sözdür. Müslümanların güvenilir hadis kitaplarında bulunmamaktadır. Hiçbir Hadis âliminden rivayet edilmemiştir.Ancak, şirk kapısını açan biri tarafından hadis diye uydurulup ortaya atılmış yalanlardan biridir.”[8]

Bu rivâyet daha sonra İbn Teymiyye’nin öğrencilerinden İbn Kayyim’in (ö. 751) İğâsetu’l-lehfân adlı kitabında karşımıza çıkmaktadır. İbn Kayyim adı geçen kitabında, insanları, hiçbir fayda-zarar verme, öldürme-diriltme gücüne sahip bulunmayan kabirdeki ölülerden (yatırlardan) medet ummaya ve yardım dilenmeye sürükleyen sebepler üzerine bir bölüm açmıştır. Burada söz konusu sebepleri şöyle açıklamıştır: 1- Allah’ın, peygamberi vasıtasıyla gönderdiği dinin hakikatini bilmemek: Allah bütün peygamberlerini, şirkin bütün sebep, araç ve yollarını keserek tevhidi yerleştirmek ve hakim kılmak için göndermiştir. İnsan bu hakikati bilmeyince şeytanın fitne ve tuzaklarına düşebilmektedir. 2-Kabirleri mesken tutup, kutsayan insanların uydurdukları hadisler: İslam dinine aykırı olan bu rivayetlerden biri de “İşlerinizde çaresiz kaldığınız zaman kabir ehline (yatırlara) tutunun veyaonlardan yardım isteyiniz” sözüdür. Bu rivayetler Allah’a şirk koşmakta olan insanlar tarafından uydurulmuş ve allanıp pullandıktan sonra cahil insanlar arasında pazara sürülmüştür. 3-Kabirdeki ölülerden (yatırlardan) yardım istemeye dair uydurulmuş asılsız hikayeler: Bu hikayelerle, yatırlardan yardım isteyenlerin sıkıntılarından kurtuldukları, dilek ve muradlarına erdikleri anlayışı akıl ve gönüllere yerleştirilmeye çalışılmıştır. Bu hikayeler bazen çok başarılı olmuş hatta şu söz işitilir olmuştur: “Falan yatırın kabri denenmiş tiryaktir.” Allah bu insanların dualarını bazen kabul eder. Cahil insanlar, dualarının kabul edilmesini kabirde yatan yatırdan bilirler. Halbuki duasının kabulü, oradaki yatırdan dolayı değil; o kimsenin gönlündekinden dolayıdır. O bu duayı yatırda değil de evde, sokakta, çarşıda, banyoda hatta kumarhanede yapmış olsaydı duanın kabul olması yine mümkündü. Çünkü duada gerçek şudur: Allah, kâfir dahi olsa, zorda kalmış her insanın duasını kabul edip yerine getirebilir.”[9]

İbn Teymiyye’nin aktardığımız açıklamalarının yer aldığı kitaplardan biri olan Kâidetün celîle fi’t-tevessul adlı kitabın tahkikini yapan Rebî b. Hâdî kitaba yazdığı dipnotta rivayet hakkında şöyle demektir: “Bu rivayeti tüm aramalarıma rağmen sadece Aclûnî’nin (ö.1162) Keşfu’l-hafâ adlı kitabında bulabildim; başka hiçbir hadis kitabında bulamadım” demekte ve Aclûnî’nin rivayet hakkındaki açıklamasını aktarmaktadır. Aclûnî’deki rivayete ve onun bu konudaki açıklamasına yeri gelince değineceğiz. Burada dikkat çekmek istediğimiz başka bir husus var. Bu da muhakkikin “başka hiçbir hadis kitabında bulamadım” sözünün bizim başta söylediğimiz, rivayetin güvenilir hadis kaynaklarında bulunmadığı sözümüzle örtüştüğü gerçeğidir.

Rivayetin kaynaklarını, müellif âlimlerin vefatlarını dikkate alarak sıraladığımızda ilk olarak İbn Teymiye’nin kitaplarında ortaya çıktığını ve onun bu rivayeti, tenkid ve red amacıyla, kitabına aldığını söylemiştik. Şimdi burada akla şu soru gelmektedir. İbn Teymiyye’den önceki veya çağdaşı müellifler tarafından kaleme alınmış herhangi bir kitapta göremediğimiz[10] bu hadisi İbn Teymiyye nereden bulmuş ve kitaplarına alarak, tenkid etme ihtiyacı duymuştur? Biz, bunun muhtemel cevabının, İbn Teymiyye’nin yaşadığı dönemde bu sözün yazılı kaynaklarda bulunmayıp, söz olarak dillerde yaygın bir şekilde dolaşması olduğu kanaatindeyiz. Yazılı kaynağı olmayan bu söz, o dönemde hadis diye dillerde dolaşan meşhur sözlerdendi.

İbn Teymiyye’nin hicri 728 yılında vefat ettiği düşünülürse, bu rivayetin hicri 700’lü yıllara kadar hiçbir hadis kitabında yazılı olarak bulunmadığı sonucu çıkmaktadır. “Rivayet Asrı”na ait kitaplarda bulunmaması bir yana ondan yaklaşık 300 sene sonra tenkid edildiği bir kitapta hem de hiçbir senedi gösterilmeksizin kayıt altına alınmış olmasının bu rivayetin uydurma olduğuna yeterli bir işaret olduğunu düşünüyoruz.

Ancak buna rağmen bu konudaki problem ve kapalılığın bütünüyle giderildiğini söyleyememekteyiz. Örneğin, şu soruların cevabını henüz bulabilmiş değiliz.

İbn Teymiyye döneminde yazılı olmayan ve sadece dillerde meşhur olmuş bu sözü İbn Teymiyye’den sonra yaşamış olup, halkın dilinde meşhur olmuş hadisleri ve hadis diye uydurulmuş rivayetleri toplama gayreti içine girmiş Hadis âlimleri niçin kitaplarına almamışlardır? Bu âlimlerden biri olan Ali Kârî (ö.1014) neden uydurma hadisleri topladığı kitaplarına bu rivayeti almamış; aksine bir tutum sergilercesine Mirkâtu’l-mefâtîh[11] ve Şerhu Müsnedü Ebî Hanîfe[12] adlı kitaplarında senedden yoksun bu rivayete -hem de sıhhati hakkında hiçbir açıklamada bulunmadan- yer vermiştir? Senedinin bulunmamasına rağmen onu sahih mi kabul etmiştir?

Ondan sonra gelen ve onun gibi bu alanın âlimlerinden biri olanAclûnî (ö.1162)ise,halkın dilinde hadis diye dolaşan meşhur sözleri topladığı kitabı Keşfu’l-Hafâ’ya[13] bu rivâyeti almıştır. Fakat hiçbir açıklama getirmeksizin sadece hadisin kaynağı olarak Yavuz Sultan Selim’in Şeyhülislam’ı İbn Kemal Paşa’nın Erbaîn adlı kitabını[14]göstermekle yetinmiştir. İbn Kemal Paşa’nın adı geçen kitabında rivayetin senedi ve alındığı kaynağın bilgileri belirtilmemiştir. Aclûnî bu eksikliği ve bu sözün mevcut güvenilir hiçbir hadis kitabında da yer almadığını dikkate alarak rivayet hakkında niçin bir değerlendirmede bulunmamıştır?Kitabına aldığı hadislerin ravi isimlerini kaydettiği halde bu rivayette bunu neden yapmamıştır? İbn Kemal Paşa’nın bir Osmanlı âlimi olmasının ve kendisini 1708 yılından başlayıp vefatına kadar kırk yıl sürecek bir zaman Şam Emevî Camii Müderrisliğine atayan Osmanlı’ya vefa duygusunun bunda etkisi olmuş mudur?                                                                         

Ali Kârî ile Aclûnî arasında bir dönemde yaşamış olan Şihâbuddin Ahmed Hafâcî (ö.1069) de Beyzâvî Tefsiri’ne yazdığı haşiyesinde bu rivayete yer vermiştir. Fakat o, rivayetin hemen ardından “zannedildiği gibi hadis değildir” diyerek hadisin aslının olmadığına dikkat çekmiştir.[15]

Muhammed Reşid Rıza (ö. 1354) ve bir grup yazar tarafından hayata geçirilmiş olan Mecelletü’l-Menâr’da[16] da bu rivayet Saray Bosnalı bir okuyucu tarafından, İbn Kemal Paşa’nın da adı geçerek sorulmuş ve dergide tatminkâr cevap verilmiştir. Bu cevabı küçük müdahalelerle özetleyip aktarıyoruz:  “Bu rivayetin aslı yoktur… Rivayetin cümleleri de uydurma olduğunu göstermektedir. Fasih Arap üsluplarını kavramış ve zevkini tatmış herkese bu açıktır. Geç dönemde[17] yaşamış biri tarafından uydurulmuşa benziyor. Bunu anlamak için, metnindeki bozukluğa ve dinin açık naslarına aykırı olmasına bakmak yeterlidir… Bir an için bunu sahih kabul etsek bile, bu durumda da kendinden daha güçlü naslara aykırı olması sebebiyle daha güçlü naslar tercih edilip, bu rivayet yine kabul görmeyecektir. Hz. Peygamber’den (sa) nakledilen, “Benden yardım dilemeyiniz, sadece Yüce Allah’tan yardım dileyiniz”[18]ve “Yardım dilediğin zaman sadece Allah’tan yardım dile”[19] hadisleri ile kesin/katî bilgi ifade eden “Yalnız sana ibadet eder ve yalnız senden yardım dileriz”[20] ayeti daha güçlü ve söz konusu rivayet karşısında tercih edilecek olan naslardan birkaçıdır. Ayrıca ayetin orijinal metninde “iyyâke/yalnız sana” mef’ulünün “na’budu/ibadet eder” ve “nesteînu/yardım dileriz” fiillerinden önce gelmiş olması, Arap dilbilgisinde hasr/sınırlama ifade eder. Bu da ibadetin sadece Allah’a yapılacağı ve yardımın da sadece Allah’tan isteneceği anlamına gelir… Nasları tahrif edenler bu âyetin anlamını da tahrif etmekten geri kalmamışlar ve âyetteki kelimelerin anlamlarını farklı yorumlarla mecrasından çıkararak bozmuşlardır. Onlardan biri şöyle demektedir: “Yardım dileme, iki anlamdadır. Biri gerçek anlam, diğeri mecaz anlamdır. Gerçek anlamda yardım sadece Allah’tan dilenir ve istenir. Bunun başkasından dilenip istenmesi bu âyetle yasaktır. Ancak “ölmüş salih kimselerden yardım dilemek” şeklindeki mecaz anlamda yardım dilemek, bu âyetin kapsamına girmemektedir, dolayısıyla bu yasaklanmış değildir.” Bu yorumu doğru kabul edecek olsak, bu takdirde ibadeti de aynı şekilde “gerçek anlamda ibadet” ve “mecaz anlamda ibadet” diye ikiye ayırmamız gerekecektir. O yoruma göre, gerçek anlamda ibadet Allah’tan başkasına yapılamazken; mecaz anlamda ibadet, Allah’tan başkalarına da yapılabilmektedir. Allah’tan başkasına ibadet edenler böylece bu işlerine de “mecaz anlamda ibadet” adında bir bahane bulmuş olmaktadırlar. Bu durumda, ne yaparlarsa yapsınlar artık işledikleri hiçbir küfr-şirk iş onları iman dairesinden çıkarmayacaktır! Çünkü yaptıkları iş, gerçek anlamda değil mecaz anlamdadır!”

Sonuç olarak; hem rivayet asrında yazılmış eldeki mevcut güvenilir hadis kitaplarında bulunmaması, ilk defa uzun asırlar sonra -eleştirildiği- bir kitapta ortaya çıkması, hem hiçbir senedinin olmaması, hem de metninin sağlam naslara aykırı olması bakımlarından bu rivayetin Hz. Peygamber’e ait bir söz olmadığı, ona iftira ile onun ağzından uydurulduğu anlaşılmaktadır.

Şu âyetleri de dikkatli okuyucunun nazarına sunurak, yaklaşık 6131 kitap kapsamında[21] gerçekleştirdiğimiz bu rivayet hakkındaki değerlendirme ve açıklamalara son veriyoruz:

“Dini Allah’a has kılarak O’na kulluk et.”[22]

“İyi bil ki, halis din yalnız Allah’ındır.”[23]

“İşte bu Allah’tır, Rabbinizdir. Mülk yalnızca O’nundur. Allah’ı bırakıp da ibadet ettikleriniz, bir çekirdek zarına bile hükmedemezler.”[24]

“Dirilerle ölüler de bir olmaz. Şüphesiz Allah dilediğine işittirir. Ama sen kabirdekilere bir şey işittiremezsin.”[25]

“Eğer onları çağırsanız, çağrınızı duymazlar. Duysalar bile çağrınıza karşılık veremezler. Kıyamet günü de sizin ortak koştuğunuzu inkar ederler. Bunları sana hiç kimse, hakkıyla haberdar olan (Allah)gibi haber veremez.”[26]

7. “Ümmetimin Âlimleri Benî İsrail Peygamberleri Gibidir”                          

عُلَمَاءُ أُمَّتِي كَأَنْبِيَاءِ بَنِي إِسْرَائِيلَ

“Ümmetimin âlimleri Benî İsrail[27] peygamberleri gibidir”sözü, birçok vaaz ve nasihat kitabında hadis olarak nakledilen, insanların dilinde hadis diye dolaşan ama gerçekte hadis olmayan meşhur rivayetlerdendir.         

Zerkeşî, Sehâvî, Suyûtî, Ali Kârî, Aclûnî, Şevkânî ve pek çok hadis âlimi tarafından bu rivayetin hadis olarak aslının olmadığı bildirilmiştir. Dolayısıyla bu sözün hadis olmadığı hususunda hadis âlimlerinin bir ittifakından, görüşbirliği etmiş olmalarından söz edilebilir.

Şimdi hadis âlimlerinin bu rivayet hakkındaki açıklamalarına yer verelim:

Hadis diye bilinen bu meşhur söz hakkında ilk değerlendirme -ulaşabildiğimiz kadarıyla- Şemsuddin Muhammed Makdisî (ö.763) aittir. O el-Âdâbu’ş-şer’iyye adlı kitabında bu söz hakkında şöyle demiştir: “Bazı insanların söyleyegeldikleri “Ümmetimin âlimleri  Beni İsrail’in peygamberleri gibidir” rivayetine  gelince; ben bunun aslını bulamadım.  Bilinen meşhur kitaplarda da görmedim. Bu sebeple hadis olarak aslı yoktur.”[28]

Fıkıh, usûl, tefsîr ve hadîs ilimlerinde söz sahibi bir İslam âlimi olan Zerkeşî (ö.794) de el-Leâliu’l-mensûra fi’l-ehâdîsi’l-meşhûra29 adlı kitabında bu söz hakkında “Herhangi bir aslının olduğu bilinmiyor” değerlendirmesini yapmıştır.[29]

Hadis hâfızı büyük âlim İbn Hacer el-Askalânî’nin önde gelen öğrencilerinden olan Sehâvî (ö.902) de bu rivayet hakkında şöyle demiştir: “Hocamız -İbn Hacer Askalânî- ve ondan önce de Demîrî ve Zerkeşî bu rivayet hakkında “aslı yoktur” demişlerdir. Bazıları buna ek olarak şu açıklamayı da yapmışlardır: “Bu rivayetin herhangi bir güvenilir kitapta bulunduğu da bilinmemektedir.”[30]

Suyûtî (ö.911) hadis olarak bilinen bu uydurma söz hakkında “Aslı yoktur[31] demiştir.

Fettenî (ö.986) şu açıklamayı yapmıştır: “Hocamız Zerkeşî şöyle dedi: “Aslı yoktur. Herhangi bir güvenilir kitapta bulunduğu da bilinmemektedir.[32]

Ali Kârî (ö.1014) el-Esrâru’l-merfûa[33] adlı kitabında şöyle demiştir:  “Demîrî, İbn Hacer Askalânî ve aynı şekilde Zerkeşî “Aslı yoktur” demişlerdir.[34]Suyûtî ise, bu rivayet hakkında bir şey söylememiş, susmuştur.”[35] Yine o, İbn Hacer Askalânî’nin hadis usulüne dair Nuhbeti’l-fiker adlı kitabına yaptığı şerhinde, hadis olarak bilinen fakat gerçekte hadis olmayan meşhur hadise bu rivayeti örnek getirmiştir.[36] Ayrıca Mişkâtu’l-mesâbîh şerhinde de rivayet hakkında uzun bir değerlendirme yapmıştır. Söz konusu değerlendirmesi şöyledir: “Ümmetimin âlimleri Beni İsrail’in peygamberleri gibidir”hadisine gelince; Zerkeşî, -İbn Hacer- Askalânî, Demîrî ve Suyûtî gibi hadis hafızı âlimler açıkça “aslının olmadığı”nı bildirmişlerdir. Sonra bazılarının buna ek olarak şu açıklamayı yaptıklarını gördüm: “Bu rivayetin herhangi bir güvenilir kitapta bulunduğu da bilinmemektedir.” Ne var ki Hatîb onun hakkında şöyle demiştir: “Bildiğimiz kadarıyla bu ek açıklamayı sadece İbnu’l-Ezher yapmıştır. Ondan başka bu açıklamayı yapmış birini bilmiyoruz. İbnu’l-Ezher ise, hadis uyduran biridir.” İbnu’n-Neccâr da şöyle demiştir: “Metin sahih olmakla beraber, bu ek açıklama mahfuz[37] değildir. Bu ek açıklamayı uyduranı Allah iyi bilmektedir.”[38]

Münâvî (ö.1031) de İbn Hacer’in Nühbetü’l-fiker isimli adı geçen kitabına yaptığı şerhinde, hadis olarak bilinen ama hakikatte hadis olmayan meşhur hadise -Ali Kârî gibi- bu rivayeti örnek getirmiştir.[39] Ayrıca bir hadis şerhi olan Feyzu’l-kadîr isimli kitabında şu açıklamayı kaydetmiştir: “Hadis hâfızı Irâkî’ye, halkın dilinde hadis diye meşhur olmuş olan “Ümmetimin âlimleri Beni İsrail’in peygamberleri gibidir”hadisi sorulduğunda şu cevabı vermiştir: “Bunun aslı yoktur. Bu lafızla isnadı da yoktur.”[40]

Mer’î b. Yusuf Makdisî (ö.1033) de kendinden önceki âlimlerin görüşüne katılarak “Aslı yoktur” demiştir.[41]

Muhammed Hâdimî (ö.1156) de Berîkatün Mahmûdiyye isimli kitabında hadis olarak bilinmesinin aksine gerçekte hadis olmayan bu rivayeti önce hadis diye nakletmiş (s.11), fakat daha sonra (s.282) aksi bir tutum sergileyerek Münâvî’nin Feyzu’l-kadîrisimli kitabındaki açıklamayı aynısıyla kitabına almıştır.[42] Onun bu tutumundan hareketle, son kanaatinin bu rivayetin hadis olmadığı yönünde oluştuğu söylenebilir.

Ardından Aclûnî (ö. 1162) de Keşfu’l-hafâ adlı kitabında  rivayet hakkında kendisinden önceki âlimlerin yapmış oldukları açıklama ve değerlendirmelere yer vermiştir. Bu açıklamalar şöyledir: “Suyûtî, ed-Dürer adlı kitabında “Aslı yoktur” demiştir. el-Mekâsıd kitabının yazarı -Sehâvî- da şöyle demiştir: “Hocamız -İbn Hacer Askalânî- ve ondan önce de Demîrî ve Zerkeşî bu rivayet hakkında “Aslı yoktur” demişlerdir. Bazıları buna ek olarak şu açıklamayı da yapmışlardır: “Bu rivayetin herhangi bir güvenilir kitapta bulunduğu da bilinmemektedir.”[43] Ortaya konan bu değerlendirmeleri kabul etmeme, karşı çıkma anlamına gelebilecek herhangi bir görüş ortaya koymamış olması onun bu değerlendirmelerde adı geçen âlimlere katıldığını göstermektedir.

Muhammed Emir Malikî (ö.1228) de “Aslı yoktur[44] diyerek rivayetin hadis olarak aslının bulunmadığı görüşünü benimsemiştir.

Bu rivayeti kitabında nakledip hakkında değerlendirmede bulunanlardan biri de müteahhir dönemin âlimlerinden İmam Şevkânî’dir (ö.1250). Zengin bir kültür mirasının ardından gelmiş olmasının sağladığı fırsat ve imkanlardan sonuna kadar faydalanmış olan Şevkânî, İslâm âlimlerinin uydurma hadislere karşı açtığı savaşın meyvesi olarak kendisinden önce kaleme alınmış olan eserlerin hemen hepsinden yararlanmıştır. Uydurma hadisler konusunda kendisinden önceki eserlerin bir özeti ve değerlendirmesi niteliğinde olan el-Fevâidu’l-mecmûa adlı kitabında bu rivayet için şu açıklamayı yazmıştır: “İbn Hacer ve Zerkeşî “Aslı yoktur” demişlerdir.”[45]

Muhammed Hût (ö.1277) rivayet hakkında başka bilgiler de aktararak şu açıklamayı yapmıştır: “Birden fazla hadis hâfızı âlimin bildirdiği üzere bu rivayet uydurmadır. Pek çok âlim, hadis âlimlerinin sözlerinden bunu dikkatsizlik sonucu hadis diye almışlar ve kitaplarında nakletmişlerdir.”[46]

Kâvukcî (ö.1305) el-Lü’lü’ü’l-mersû adlı kitabında şunları demiştir: “Tirmizî, Demîrî, İbn Hacer ve aynı şekilde Zerkeşî “Aslı yoktur” demişlerdir. Onu Muhtasaru’l-Mekâsıd’da nakletmiştir.”[47]

Son dönemde kaleme alınmış hadis usulüne dair muteber eserlerden birinin sahibi olan Tâhir el-Cezâirî (ö.1338), kendisinden önce Ali Kârî ve Münâvî’nin, Nühbetü’l-fiker şerhlerinde yaptıklarının benzerini ortaya koyarak, hadis olarak bilinen ama hakikatte hadis olmayan meşhur hadise bu rivayeti örnek getirmiştir.[48] Verdiği örnekten, kendisinin de önceki iki âlim gibi, bu rivayetin hadis olmadığı kanaatinde olduğu anlaşılmaktadır.

Ebû Şehbe (ö.1403) bu rivayetin de içinde bulunduğu birtakım rivayetler hakkında şu değerlendirmeyi yapmıştır: “Bunların tamamı bâtıldır. Hz. Peygamber’e (sa) iftira edilmek sûretiyle onun ağzından uydurulmuştur.”[49]

Çağımızın meşhur muhaddislerinden M. Nâsıruddin Elbânî (ö.1420) de iki ayrı kitabında bu rivayeti nakletmiş ve hakkında açıklamalarda bulunmuştur. Bu eserlerinden biri olan Silsiletü’l-ehâdîsi’s-sahîha adlı kitabında “Bu, Hafız İbn Hacer Askalânî, Sehâvî ve başkalarının bildirdiğine göre, aslı olmayan bir hadistir[50] demiştir. Diğer kitabı olan “Silsiletü’l-ehâdîsi’z-zaîfe ve’l-mevzûa adlı kitabında daha uzun bir değerlendirme yaparak, şöyle demiştir: “Bu rivayetin aslı yoktur. Âlimler hadis olarak aslının olmadığında ittifak etmişlerdir. Kâdıyânîler, Hz. Peygamber’den (sa) sonra da peygamberliğin devam ettiğine bunu delil getirmektedirler. Şayet bu rivayet sahih olsaydı bile, üzerinde biraz düşünmekle, bunun lehlerine değil aleyhlerine bir delil olduğu kolaylıkla anlaşılacaktır.”[51]

İbn Useymin (ö.1421), uydurma dahi bir senedden yoksun olan bu rivayetin manasının sahih, isnadının ise zayıf olduğunu dile getirmiştir.[52] Onun, senedden büsbütün yoksun olan, birden çok hadis âlimi tarafından uydurma olduğu bildirilmiş olan bu rivayetin isnadını zayıf kabul etmesini anlayabilmiş değiliz. Manasının yanlışlığını anlamak için, peygamberlik hakikati ile âlimlik vasfı hakkında az bir düşünmek yeterlidir. Bir âlimin bir peygambere denk olabilmesi için, kıyaslandığı peygamberin en azından bilgi ve değerde ondan daha aşağı veya eşit seviyede olması gerekir. Bu nasıl mümkün olabilir? Zira peygamberler, sonsuz ilim ve irfan kaynağı olan Allah’ın vahyiyle beslenmiş ve desteklenmiş seçkin insanlardır. Allah Kur’an’da onların bir kısmını anarak onlardan övgüyle söz etmiştir. Bilgisi ve irfanı hangi seviyede olursa olsun hangi insan, Allah’ın insanlık içinden seçerek vahyine muhatap yaptığı bir peygambere denk olabilir? Bu iddianın, peygamberlik müessesesinin ve peygamberin önem ve kıymetini düşürmekten başka bir amacı yoktur.

Çağımız hadis âlimlerinden Prof. Dr. Raşit Küçük de söz konusu rivayetin uydurma olduğunu kabul edenlerden biridir.[53]

***

Yüce Allah, şerefli Kitabında, peygamberleri ve onların değerleri hakkında şöyle buyurmuştur:

“Allah meleklerden de resüller seçer, insanlardan da. Şüphesiz Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.”[54]

“Onlara ne zaman bir ayet gelse, derler ki: "Allah'ın elçilerine verilenin bir benzeri bize de verilene kadar biz kesin olarak inanmayacağız." Allah, elçiliğini nereye vereceğini daha iyi bilir. Bu, suçlu-günahkarlara, kurdukları hileli-düzenleri nedeniyle şiddetli bir azab ve Allah katında bir küçüklük isabet edecektir.”[55]


[1]Bkz. İsmail L. Çakan, Anahatlarıyla Hadis, s. 210; M. Yaşar Kandemir, Mevzû Hadisler, s. 184; Ahmet Yücel, Hadis Usulü, s. 199.

[2]Bu yazıda verilen tüm tarihler, hicri takvime göredir.

[3]M. Yaşar Kandemir, Mevzû Hadisler, s. 184(Suyûtî’nin, Risâle fî aksâmi’l-hadîsi’l-mevzû  adlı yazma eserinden naklen. Yazma eser için bk.: Üniv. Ktp., A. Yzl. Nr. 1461, vr. 35b-36b). Ayrıca bk. İsmail L. Çakan, Anahatlarıyla Hadis, s. 210.

[4]Örneğin bk. İbn Teymiyye, Mecmû’u’l-fetâvâ, XI, 293, 356; Iktizâu’s-sırâti’l-mustakîm, II, 196; Kâide celîle fi’t-tevessul, s. 323; el-Furkân beyne evliyâi’r-Rahman, s. 180; Kâidetün azîme fi’l-fark, s. 141-142.

[5]İbn Teymiyye, Mecmû’u’l-fetâvâ, XI, 356; Kâide celîle fi’t-tevessul, s. 323.

[6]İbn Teymiyye, Mecmû’u’l-fetâvâ, XI, 293; el-Furkân beyne evliyâi’r-Rahman, s. 180; Kâidetün azîme fi’l-fark, s. 142.

[7]En’âm, 162.

[8]İbn Teymiyye, Kâidetün azîme fi’l-fark, s. 141-142.

[9]İbn Kayyim, age., I, 215 (kısa müdahale ve özetleyerek).

[10]İbn Kayyim, İbn Teymiyye ile aynı dönemde yaşamış olsa da kendisinin İbn Teymiyye’nin bir öğrencisi olması itibariyle onu hocasından ayrı değerlendirmemekteyiz.

[11]Ali Kârî, age., IV, 1259, rakam: 1769.

[12]Ali Kârî, age., s. 227.

[13]Aclûnî, age., s. 97, rakam: 213.

[14]İbn Kemal Paşa, Erbeûn, v. 360. Süleymaniye Kütüphanesi, Esad Efendi, 1694  (Bayındır, Kur’an Işığında Tarikatçılığa Bakış, s.14’den naklen).

[15]Hafâcî, Hâşiyetu’ş-Şihâb alâ Tefsiri Beyzâvî, VIII, 312.

[16]Muhammed Reşid Rıza vdğ., Mecelletü’l-Menâr, VII, 935, 110 numaralı soru.

[17]Geç dönem: Yaklaşık olarak hicri 500’lü yıllardan itibaren başlayıp yirminci yüzyılın başlarına kadar devam eden dönem. Buna “Müteahhirun dönem” de denir.

[18]Heysemî, Mecma’u’z-zevâid, X, 159 (rakam:17276); İbn Kesir, Câmiu’l-mesânîd, IV, 568 (rakam: 5780);

[19]Tirmizî, Sıfatu’l-Kıyâme, 59 (rakam: 2516); Taberânî, el-Kebîr,XII, 238 (rakam: 12988); Ahmed b. Hanbel, Müsned,  IV, 410, 488 (rakam: 2669, 2763),

[20]Fâtiha, 5.

[21]Bu çalışmada el-Mektebetü’ş-şâmile isimli elektronik ansiklopediden faydalanılmıştır.

[22]Zümer, 2

[23]Zümer, 4

[24]Fâtır, 13.

[25]Fâtır, 22.

[26]Fâtır, 14.

[27]İsrailoğulları.

[28]Şemsuddin Muhammed Makdisî, el-Âdâbu’ş-şer’iyye, II, 36.

[29]Zerkeşî, age., I, 166, rakam: 8.

[30]Sehâvî, el-Mekâsıdu’l-hasene, s. 459, rakam: 702.

[31]Suyûtî, ed-Dürerü’l-müntesira, s. 148, rakam: 294.

[32]Fettenî, Tezkiratü’l-mevzûât, s. 20.

[33]Bu kitap daha çok el-mevzûâtu’l-kübrâ adıyla bilinmektedir.

[34]Ayrıca bkz. Ali Kâri, el-Masnû fî ma’rifeti’l-hadîsi’l-mevzû (el-Mevzûâtu’s-suğrâ), s. 123, rakam: 193.

[35]Hakkında bir şey söylemedi, sustu (sekete anhu=سَكَتَ عَنْهُ )“ sözü, hadis tenkidinde kullanılan cerh ifadelerindendir. Kural olarak bu şekilde ağır derecede cerhe uğrayan ravinin “adalet” vasfını kaybettiğine hükmedilir. Böyle bir ravinin hadisleri yazılmaz. İ'tibar için dikkate alınmaz. Şahid olarak kıymet verilmez. (Bkz. Mücteba Uğur, Ansikloedik Hadis Terimleri Sözlüğü, “Seketû Anhu” maddesi).

[36]Ali Kârî, Şerhu Nuhbeti’l-fiker, s. 195.

[37]Mahfuz, hadis usulünde Şâzz’ın karşılığına denir. Sika ravinin zabt ve rivayet çokluğu yönünden kendisinden daha üstün ravilerin rivayetine aykırı olarak rivayet ettiği hadise Şâz denir. Daha üstün ravinin rivayetine ise, Mahfuz adı verilir.  Burada mahfuz değil sözü, söz konusu ek açıklamanın tercih edilmediğini göstermektedir. Mahfûz hakkında daha fazla bilgi için bkz. Müctebâ Uğur, age., “Mahfuz” maddesi.

[38]Ali Kârî, Mirkâtu’l-mefâtîh Şerhu Mişkâti’l-mesâbîh, IX, 3932

[39]Münâvî, el-Yevâkît ve’d-dürer fî Şerhi Nuhbeti İbn Hacer,  I, 276.

[40]Münâvî, age., IV, 383, rakam: 5703.

[41]Mer’î b. Yusuf Makdisî, el-Fevâidu’l-mevzûa fi’l-ehâdîsi’l-mevzûa, s. 101, rakam: 81.

[42]Muhammed Hâdimî, age., I, 11, 282.

[43]Aclûnî, age., II, 74, rakam: 1744.

[44]Muhammed Emir Malikî, en-Nuhbetü’l-behiyye, s. 84, rakam: 202.

[45]Şevkânî, age., s. 286, rakam: 47.

[46]Muhammed Hût, Esna’l-metâlib, s. 184, rakam: 889.

[47]Kâvukcî, age., s. 121, rakam: 338.

[48]Tâhir el-Cezâirî, Tevcîhu’n-nazar, I, 111.

[49]Ebû Şehbe, el-Vasît fî ulûmi ve mustalahi’l-hadîs, s. 200.

[50]Elbânî, age., VI, 369, rakam: 2668.

[51]Elbânî, age., I, 679, rakam: 466.

[52]İbn Useymin, Şerhu’l-Erbaîn en-Neveviyye, s. 45.

[53]Onun bu görüşü için bk. http://www.haber7.com/artikel.php?artikel_id=135076    Erişim tarihi: 15.08.2006, saati: 08:09

[54]Hac, 75.

[55]Enâm, 34.

Como tomar Cialis Levitra efectos Kamagra 100 mg Viagra y Cialis Viagra Original Kamagra Oral Jelly Viagra Lida daidaihua Viagra Original Kamagra Fizzy Cialis Levitra Generico Sildenafil generico Levitra Original Cialis Gel 20 mg Propecia Generico Viagra Soft Levitra bucodispersable Perfect Slim Cialis Soft Levitra 20mg Perfect Slim Levitra Generico Levitra Soft Cialis Generico Levitra Soft Cialis precio Priligy Generico Xenical Generico
timberland canada nike huarache cinturones gucci timberland boots timberland canada timberland boots women timberland sko polos ralph lauren outlet ray ban aviator baratas new balance blancas mujer bolsos louis vuitton gafas de sol oakley baratas oakley frogskins baratas timberland boots timberland femme timberland montreal timberlands canada gafas oakley baratas
sildenafil preis Red Viagra kaufen Potenzmittel Original Testpakete Cialis Black kaufen Cialis kaufen Cialis 5mg tadalafil kaufen Kamagra Oral Jelly Levitra Original Red Viagra Viagra rezeptfrei Cialis Generika Kamagra kaufen Viagra kaufen Cialis rezeptfrei Levitra Professional kaufen Viagra Flavored kaufen Brand Viagra kaufen Viagra Super Active kaufen Cialis Original Cialis Super Active Viagra Original Viagra with Dapoxetine kaufen Viagra Fur Die Frau Kamagra Effervescent
Acheter Propecia Acheter Priligy Viagra Suisse Cialis Suisse Acheter Levitra Acheter Cialis 5mg Acheter Levitra Orodispersible