ANALİZ

 

HABİL VE KABİL KISSASI ÜZERİNDEN KURBAN İBADETİ

Sevtap MENDİ

Hâbil-Kâbil Kıssasına Genel Bir Bakış

İslam tefsir eserlerinde ve rivayet kültüründe çeşitli versiyonları bulunan Hâbil-Kâbil kıssasıyla ilgili anlatımların İsrailliyat kaynaklı olduğu bilinmektedir. Tevrat’ta yer alan Hâbil-Kâbil kıssasında, Kâbil ziraatla uğraşan, Hâbil ise hayvancılıkla uğraşan bir tipolojidir. Her ikisi de tanrı Yahve’ye kurban sunarlar. Yahve’nin Hâbil’in kurbanını kabul etmesi neticesinde öfkelenen Kâbil, Hâbil’i öldürür. Tekvin’in bölümlerinde kıssa şu şekilde yer alır:

“Havva toprağı eken Kâbil’i ve koyun çobanı Hâbil’i doğurdu. İki kardeş şükranlarını göstermek için adaklarını –Kâbil toprak ürünleri, Hâbil de sürüsünün ilk doğan yavrularını- sunduklarında Yahve Kâbil’in değil, Hâbil’in adağını beğendi. Çok kızan Kâbil kardeşine saldırıp onu öldürdü (4:8). O zaman tanrı, ‘’Artık döktüğün kardeş kanını içmek için ağzını açan toprağın laneti altındasın’’ dedi; işlediği toprak bundan böyle ürün vermeyecek. Yeryüzünde aylak aylak dolaşacaksın.’’ Tekvin (4:11-12)

Tekvin’deki bu bölümleri dinler tarihi araştırmacısı Mircea Eliade, Dinsel İnançlar ve Düşünceler Tarihi adlı eserinde şu şekilde yorumlamaktadır:

Bu bölümü çiftçilerle çobanlar arasındaki çatışmanın anlatımı ve çobanların örtülü bir biçimde övülmesi olarak da okumak mümkündür. Bununla birlikte Hâbil sözcüğü ‘’çobanı’’ ifade ederken, Kâbil ‘’demirci’’ anlamına gelir. Onların çatışması bazı hayvancılık toplumlarında kâh hor görülüp, kâh saygı gösterilen ama her zaman korkulan biri olan demircinin bu çelişik değerler yüklü durumunu yansıtır. Daha önce de gördüğümüz gibi demirci ‘’ateşin efendisi’’ olarak kabul edilir ve ürkütücü büyü güçlerini elinde bulundurur. Her ne olursa olsun, Tevrat anlatısı içinde korunmuş söylence, çoban-göçebelerin ‘’sade ve arı’’ var oluşunun yüceltilmesini ve çiftçilerle kent sakinlerinin yerleşik hayatına karşı direnişi yansıtır. Kâbil bir kent kurucusu olur (4:17) ve Kâbil’in soyundan gelenlerden biri, ‘’tunç ve demirden çeşitli kesici aletler yapan’’ bütün demircilerin atası olan Tuval-Kâbildir (4:22). Demek ki ilk cinayet bir anlamda teknoloji ve kent uygarlığını kişiliğinde simgeleştiren adam tarafından işlenmiştir.

Tevrat’ta birbiriyle tutarsız bilgiler barındıran bu kıssanın Sümer mitolojisinden izler taşıdığı görülmektedir. Sümer mitolojisinde de benzer şekilde yer alan anlatımda çoban Dumuzi ile çiftçi Enkidu tanrıça İnanna ile evlenmek için yarışırlar. Fakat bu mitolojik hikâyenin sonunda cinayet sahnesine rastlanmaz.

Ali Şeriati de Hâbil-Kâbil kıssasını benzer şekilde bir tarih felsefesi olarak ele alır. Şeriati’ye göre Hâbil insanlığın tarım öncesi dönemini, Kâbil ise tarıma geçiş dönemini temsil etmektedir ve insanlık tarihinde kardeşlik ruhunun bozulması tarıma dayalı mülkiyetçiliğin başlamasıyla gerçekleşmiştir. Tarım keşfinin öncesinde doğanın nimetlerinden eşit olarak faydalanan insanoğlu, tarıma geçiş dönemi ile birlikte mülkiyet sistemine geçmiş ve bu süreçte insanlar açgözlülükle birbirlerini katletmeye başlamışlardır. Bireysel mülkiyetçiliğin başladığı tarım devrinde toplumsal ilişkilerde hiyerarşik yapılanmalar baş göstermiş, bu hiyerarşik yapılanmada güçlü olan egemen sınıfın zayıf düşen kesimi ezmesi, sömürmesi ve köle olarak kullanması kaçınılmaz olmuştur. Ali Şeriati İslam Bilim eserinde bu konuda şu ifadelere yer vermektedir:

Toplumun ilkel ve geri kalmış aşamalarında güç kullanımında bulunan, her üç değişik gücüde kendinde toplayan, tek çehre taşıyan ve Kâbil şeklinde görünüm kazanan bir birey ve tek güçten ibaret bu kutup, toplumsal düzenin, medeniyetin ve kültürün değişim ve evrim sürecinde ve toplum yaşayış boyutlarının ve sınıfsal alt yapısının gelişim çizgisinde üç boyut kazanır; kimi zaman da üç çehreye bürünür, biri siyasetin tezahürü güç, biri iktisadın tezahürü para, ötekisi ise dinin tezahürü züht. Kur’an’da firavun egemen siyasi gücün, Karun egemen iktisadi gücün, Belam ise egemen resmi ruhaniliğin sembolü olup bunlar hep birden tek Kâbil’in üçlü görünümleridir.

Kur’an’da bu kıssada görülen ölü gömme ritüelinin insanlık tarihinde tarım devrinden çok daha öncesine, orta veya üst paleolitik döneme dayandırılması kıssanın belirli bir döneme yönelik anlaşılmasına izin vermemektedir. İnsanlığın tarihi seyrinde her ne kadar tarımın keşfi, ilk şehir devletlerinin kurulmasıyla savaş teknolojisinin gelişimi ve örgütlü savaşlarda daha çok kan dökülmesi söz konusu olsa da insan, beşer yönünün baskın olduğu her dönemde katliam yapabilen bir varlık olmuştur. Kur’an’da henüz ruh üflenmeyen beşerin yeryüzünde kan döküp, bozgunculuk çıkardığı meleklerin dilinden bizlere şu şekilde aktarılmaktadır:

Hani, senin Rabbin melaikeye ‘’Ben yeryüzünde bir halife atamaktayım’’ dediği zaman da şöyle sormuşlardı:’’ Yeryüzünde fesat çıkarmakta ve kan dökmekte olan birini mi atayacaksın; üstelik biz Seni övgü ile tesbih ve takdis edip dururken?’’. (Allah) cevap verdi: ‘’ Şu kesin ki, Ben sizin bilmediğiniz şeyleri de bilirim. Bakara/2:30

Bu ayetlerden beşer olarak basit zekaya sahip canlı bir varlığın yeryüzünde kan döktüğü, bozgunculuk çıkardığı anlaşılmaktadır. Kur’an’da beşer olarak nitelenen bu varlık ancak ruh üflenmesi ile yani akıl, irade, vicdan gibi soyut donanımları kazanmasıyla bu konumdan çıKâbiliyor, beşer akıl ve vicdan donanımlarını iradesi ile aktif hale getirebilirse insanlık vasfını kazanabiliyor. Bu konuyu Mustafa İslamoğlu’nun ‘’Yaratılış ve Evrim’’ kitabından takip edelim:

‘’Âdem’’ ile ‘’beşer’’ arasında ne fark vardır? Sorusuna İsrailiyyata bulaşmadan cevap verecek olursak, şu sonuca ulaşırız: Kur’an ‘’beşer’’ ile insanın fiziki ve güdüsel yanını kastetmektedir. Doğma, ölme, yeme, içme, uyuma, hastalanma, ihtiyaç giderme, çiftleşme, üreme beşerliğin fonksiyonlarıdır. Bu açıdan peygamberlerle sıradan insanın hiçbir farkı yoktur. ‘’De ki: Ben de sizin gibi bir beşerim’’ ayeti, Hz. Resul’den etrafına ölümlü biri olduğunu hatırlatmasını istiyor. Beşere ruh üflenip de irade, akıl ve vicdan sahibi olduktan sonra insan beşerlikten çıkmıyor. Beşerlik üzerine üflenen ruh ile akıl, irade, vicdan gibi insanı insan eden değerler ilave ediliyor. İnsan akıl-irade-vicdanını aktif ve aktüel tutarsa beşer+insan oluyor. Bunu yapmazsa insanlığa terfi edemiyor. Kur’an’ın dediği gibi, ‘’hayvanlar gibi, belki daha da aşağı’’ oluyor.

Kur’an’da Hâbil-Kâbil Kıssası

Kur’an’da anlatılan kıssaların genel özelliği, özel isimlere yer verilmemesi ve tarihin belirli bir dönemine atfedilmemesidir. Kur’an’da bu tür kıssaların amacı, tarihsel yaşanmışlıkları anlatmaktan ziyade, kıssalarda anlatılan olayların verdikleri mesajların ön planda tutulmasıdır. Hâbil-Kâbil kıssası olarak bilinen kıssadaki kahramanlar bu nedenle Kur’an’da Maide suresinde Âdemin iki oğlu ifadesi ile geçmekte ve bu iki kişinin tarihi kimlikleri hakkında net bir bilgi verilmemektedir.

Ve onlara Âdem’in iki oğlunun kıssasını gerçek bir amaca matuf olarak anlat: Hani, ikisi de birer kurban sunmuşlardı ve birinden kabul edildiği halde diğerinden kabul edilmemişti!

(Bunun üzerine) O (diğerine) demişti ki: ‘’Çaresi yok, seni öldüreceğim!’’

(Öteki) cevap vermişti: ‘’Allah, yalnızca sorumlu davrananların kurbanını kabul eder! Beni öldürmek için el kaldırsan bile, ben seni öldürmek için elimi oynatmayacağım; çünkü ben alemlerin Rabbi Allah’tan korkarım. Dilerim hem benim günahımı hem de (benden dolayı) kazandığın günahı yüklenir ve böylece cehennemin yolunu tutarsın: Zaten zalimlerin cezası da budur.’’

Fakat diğerinin benlik davası, onu kardeşini öldürmeye sevk etti; sonunda onu öldürdü, böylece kaybedenlerden oldu.

Bunun üzerine Allah, kardeşinin cesedini nasıl örteceğini göstersin diye toprağı eşeleyen bir karga gönderdi. ‘’Eyvah, yazıklar olsun bana!’’ dedi, ‘’ben bu karganın yaptığını yapamayacak, kardeşimin cesedini örtemeyecek kadar aciz biri miyim?’’ En sonunda pişman olmuştu. Maide/5:27-31

Âdem’in iki oğlunu Hâbil ve Kâbil isimlendirmesiyle iki farklı insan tipolojisi şeklinde değerlendirirsek, Hâbil Allah katında kurbanı kabul edilen, Kâbil ise kurbanı kabul edilmeyen iki prototip olarak karşımıza çıkmaktadır.

Kur’an’da kurban kavramı hayvan kesme ibadetinden daha geniş kapsamlı bir anlam barındırmaktadır. Allah’a yakınlaşmak için sunulan her şey kurban kavramı içinde yer almaktadır. Kurbanın bu genel tanımından yola çıkarsak, kurban edilen şeylerin kabul olmasının şartı; maide süresinin 27. Ayetinde ‘’Allah yalnızca sorumlu davrananların kurbanını kabul eder’’ şeklinde belirtildiği gibi, bu anlam Hac süresinin 37. Ayetiyle de desteklenmektedir.

Onların ne etleri, ne de kanları Allah’a ulaşır; fakat sizden O’na ulaşan yalnızca O’na karşı gösterdiğiniz derin sorumluluk bilincidir. Hac/91:37

Bu açıklamalardan neticesinde kurbanı kabul edilmeyen Kâbil’i temsil eden tipolojinin Allah’a karşı sorumluluk bilincinde bir sorun olduğu anlaşılmaktadır. Bu noktada ‘’İnsan neden Allah’a karşı sorumluluklarını yerine getiremez?’’ sorusunu irdelemek gerekmektedir.

Kur’an’da birçok ayette insanın Allah’a karşı sorumluluklarının ve Allah’a güveninin önündeki en büyük engelin dünyevi çıkarlarına düşkünlük olduğu belirtilmektedir.

Kim ahiret kazancını elde etmek isterse, onun bu alandaki yatırım (şevkini) arttırırız; kim de bu dünya kazancını elde etmek isterse, ona da onu veririz: ama onun ahirette bir payı olamaz. Şura/42:20

Ey insanlık! Rabbinize karşı sorumluluğunuzu hatırlayın! Dahası ne anne babanın çocuğuna, ne de çocuğun anne babasına hiçbir fayda sağlamayacağı bir günün dehşetinden sakının! Unutmayın ki Allah’ın vaadi gerçektir: şu hâlde bu dünya hayatı sizi asla ayartmasın; dahası, aldatıcının hiçbir türü sizi Allah (hakkındaki asılsız düşünceler) ile aldatmasın. Lokman/31:33

Kadınlara, oğullara, altın ve gümüş cinsinden yığılmış servetlere, gözde ve nişan vurulmuş atlara, sürülere ve ekinlere tutkulu bir sevgi duymak insanoğluna cazip kılındı. Bütün bunlar dünya hayatının geçici zevkleridir, fakat en güzel gelecek Allah katındadır. Al-i İmran/3:14

Siz ey insanlar! İyi bilin ki Allah’ın vaadi gerçekleşecektir! Şu halde dünya hayatı sizi asla ayartmasın! Fatır/35:5

Ayetlerden anlaşıldığı üzere Kâbil dünyevi çıkarlarına esir olan ve bu sebeple kardeşini katleden, kan döken, bozgunculuk çıkaran bir saldırgan tipi temsil etmektedir.

Erich From, insanda yıkıcılığın kökenlerine dair araştırmalarında insanın saldırganlık psikolojisini iki şekilde tanımlamaktadır. Yumuşak saldırganlık adını verdiği saldırganlık çeşidi, insanın yaşamsal çıkarlarının tehdit altında olduğu, bireyin kendisini savunmaya yönelik gösterdiği saldırganlıktır. Bu tür saldırganlık tehdit ortadan kalktığında kalkar. Fakat bir de ‘’yıkıcı saldırganlık’’ türü vardır ki, bu saldırganlık çeşidi diğer canlı türleri arasında sadece insanda görülen, zalimce bir açgözlülüğe dayanan saldırganlık türüdür. Sadist insanların gösterdiği yıkıcı saldırganlığın temelinde, diğer insanlar ve nesneler üzerinde egemenlik kurma isteği yatmaktadır.

Biyolojik olarak yaşamsal çıkarlara yönelik tehdit karşısında gerçekleştirilen yumuşak saldırganlık türü, insanda kalıtımsal olarak programlanmıştır. Bu tür saldırganlık tüm hayvanlarda ve insanlarda bulunur ve tepkiseldir. Fakat zalimce yapılan saldırganlık, kişinin doyumsuz çıkarlarının insani yönünü bastırdığı durumlarda görülen ve içgüdüsel olmayan bir saldırganlık çeşididir. Eli kanlı Kâbil’in kardeş katliamının temelinde de böyle zalimce bir saldırganlık görülmektedir. Bu anlamda dünyevi ihtiraslarına yenik düşerek, insan olabilme Kâbiliyetini gösteremeyen her beşer, Kâbil gibi davranmakta, kendisine emanet edilen yeryüzünü sahiplenmekte ve bu nedenle de dünyayı cehenneme çevirebilmektedir.

Günümüzde tek dünyalı yaşayan Kâbillerin neden olduğu savaşlarda, masum çocuklar ve insanlar katledilmekte, modern dünyanın kitle katliamları yapan sözde gelişmiş medeniyetleri insanlığa terfi etme sınavında sınıfta kalmaktadırlar.

Tarihin her döneminde insanlar ya Hâbil gibi ya da Kâbil gibi davranmaktadırlar. Tıpkı Necip Fazıl’ın dizelerindeki gibi;

“Her şey akar; su, tarih, yıldız, insan ve fikir;

Oluklar çift, birinden nur akar, birinden kir!”

Dünyada gösteriş tutkusu, üstünlük yarışı için Allah’a karşı sorumluluklarını unutarak, kendisini de, insanlığını da kaybeden ve bu dünyada Karun gibi kazanmış görünürken ahiretini kaybeden Kâbil olmayı tercih etmekte var; ya da Allah’a karşı sorumluluklarının bilincinde olarak malını ve canını gerçek sahibine feda ederek, dünyada kaybetmiş gibi görünürken ahireti kazanan Hâbil gibi olmayı tercih etmekte.

Bu nedenle Kur’an’da kurban ibadetinde Âdem’in iki oğlu kıssasında anlatılmak istenen asıl mesele, yediğinden en iyisini ihtiyaç sahiplerine yedirebilmek, elindeki en iyi olandan paylaşabilmek yani sözün özü Hâbil gibi kurban ederek ve kurban olarak Allah’a yakınlaşmaya bir yol bulabilmek meselesidir.

 

 

Kaynakça

1.Ali Şeriati, İslam Bilimi 1-2, Bilge Adam Yayınları, İstanbul, 2006

2.Erich Fromm, İnsanda Yıkıcılığın Kökenleri (1), Payel Yayınları, İstanbul, 2011

3.Mircea Eliade, Dinsel İnançlar ve Düşünceler Tarihi (1), Kabalcı Yayınevi, İstanbul,2012

4.Mustafa İslamoğlu, Yaratılış ve Evrim, Düşün Yayıncılık, İstanbul, 2015

5.Mustafa İslamoğlu, Hayat Kitabı Kur’an, Düşün Yayıncılık, İstanbul, 2012