Zaman olgusunun sınırsız kapsamı ve zamansız akışı içinde bir demdi! “Kelemhi’l-basar”!.. Rubûbiyet’in ateşîn cilvesi aşkın gözünde çakmış parlamıştı, bu sefer dersimiz sevgiydi!..  Bu dersin kahramanı; ilahi sevgiye müheyyâ ve müştâk olan; ezelde, ilahi sevgi pınarına testi olsun diye, ilahi iltifat’a mazhar olmuş gönül’dü ve bu gönül testisi herkese verilmişti. Bu öyle bir testi idi ki! İlahi sevgi pınarından, ilahi sevgi ve muhabbet’le doldukça genişliyor ve büyüyordu; öyle ki, yere göğe sığmayanı sığdıracak kadar! Onun için bu pınarın, ilahi mutluluk, güzellik ve yücelik iksirinden içenlerin nasipleri farklı farklıydı.

Bu pınar tecelli-i Rahman, feyz-i Hudâ’dır.
Nasipsiz kalma ki her derde devâdır.
Gönül testini tut! Pınarın çeşmine,
İç kana kana! Cümle zevk u safâ ondadır.

Gönül nicedir gözünü yummuş,yalnızlığının karanlığına  gömülmüş,varlıkla yokluk arasındaki uzun fetret gecesinin dipsiz, şekilsiz ve en koyu heyûlâ’sında acının en zehirlisini, gurbet, yalnızlık ve hasret ikliminin yakıcı, kavurucu ve kahredici atmosferini solurken!.. Zulmet ufkunda âniden! Mütebessim nûrâni veche’leriyle, rahmet elçileri, kurtuluş müjdecileri yıldızlar, parıldamaya ve göz kırpmaya başlamışlardı. Yine, tüm berraklığıyla ve parlaklığıyla,  dolunayın o göz kamaştıran ihtişamlı tecelli’si sahneye eşlik etmişti, böylece yokluk varlığa, zulmet  nûra inkılâb etmişti ve gönül gözünü açtı!!! Anda neler gördü neler!..

Kendini âdeta bir gökkuşağının içinde buldu, rengârenk ışıltılar ve parıltılar! Üst üste binmiş, iç içe geçmiş, kesif ve koyu bir parlaklığın dayanılmaz şiddeti ve tesiri karşısında dehşete düşmüştü! Bu renk ve parlaklık metaforu ve incizabı içerisinde sadece tüm hücreleriyle tekbire durabilmiş ve bütün avazıyla tekbirler getirebilmiş, ancak öylece korunabilmişti infilak etmekten… Allahu Ekber!!! Allahu Ekber!!! Allahu Ekber!!!

Dersimiz sevgiydi ve o, ermiş bir bilge edâsıyla anlatmaya başlamıştı el-Vedûd’un Rahman ve Rahim adıyla.

“Sevgi insan tabiatının meylettiği şeye denir ve bunun kuvvetli haline de aşk denir”miş diye okumuştum bir eserde. Olgusal anlamda sevgiyi, muhatapsız olarak yaşamak mümkün olabilirse de yine bir mef’ule/nesneye iltizam kaçınılmaz oluyor, bunun muhatabı ise herhangi bir şey olabilir. Potansiyel olarak insanın gönül dünyasında var olan sevgi, kendi kaynağında veya yatağında, yer altında meçhul fakat var olan bir hazine gibidir; bu hazineyi keşfettiren ve ortaya çıkaran sebepler karşısında insanların durumu farklı farklıdır. Kimi ya tamamen nasipsiz, kimi hazinenin cüz’i bir kısmıyla müktefi, kimi de hazinenin tamamına sahip ve malik olabilme imtiyazında.

Sevgi; insanı insan eden değerlerin en önemli olanı ve en birincil sırada yer alanıdır; diğer bütün değerlerin de kaynağı ve anası… Bir beden için can neyse bir gönül için de sevgi odur. Sevgisiz insan yitik bir değerdir.

Sevgi; rubûbiyet-i ilâhiyyenin en özge bir tasarrufu ve tecellisidir. Sevgiye mazhar olan, sevgiyle terbiye edilen, inşâ ve ihyâ olur.

Sevgi; kudsiyyet ırmağının saf ve berrak suyudur, onu içen şifa bulur ve ona giren pîr ü pâk olur.

Sevgi; varlık ağacının tohumu, insansa onun has ve mükerrem bir meyvesi…  Yani insanın varlık hamuru el-Vedûd’un sevgi eliyle karılmış ve “ahsen-i takvîm” içinde tecelli etmiş.

Sevgi; Hz. İbrahim halilullah gibi, ateşlere düşüp de yanmamaktır!..

 

Ömer BAYAR
omer_bayar@hotmail.com