“Allah şahittir ki, O’ndan başka ilâh yoktur; melekler de, adâleti şiâr edinen ilim adamları da şahittirler ki O’ndan başka ilâh yoktur; O her işinde mükemmel olandır, her hükmünde tam isabet edendir.” (Âl-i İmrân 3/18).[1]

Tevhid, hiçbir tasavvurun kuşatamayacağı ve hiçbir tarife sığamayacak kadar büyük olan bir tasavvurlar bütünüdür. Bu tasavvurlar, Yüce Yaratıcı’nın yarattıkları kadar çok ve tükenmeyen kelimeleri kadar nihayetsizdir. Çünkü yerde ve gökte, bildiğimiz ve bilmediğimiz tüm âlemlerde, zerreden küreye, habbeden kubbeye, damladan denize, küçükten büyüğe her ne varsa, her şeyde tevhidin bir dili, rengi ve dokusu vardır. Tevhidin, birlik dokusundaki göz kamaştırıcı, muhteşem renkliğinde (sıbğatullah) bütün diller/ tasavvurlar terennüm ediyor. “De ki O Allah birdir, tektir, eşsiz ve benzersizdir. Zâtında, sıfatlarında, esmasında, efâlinde, uluhiyyetinde, halîkiyyetinde, rububiyyetinde, hâkimiyetinde, hükümranlığında O’ndan başka ilah yoktur. LÂ İLÂHE İLLALLAH! O halde benim tek mâbudum O’ dur. LÂ MÂBUDE İLLALLAH! Eğer O’nun bana karşı sonsuz rahmeti, keremi, nusreti, inayeti, kurbiyyet ve muhabbeti olmasaydı, ben bu küçüklük ve hiçliğimle, zayıflık ve acizliğimle, bu azim ve sakîl tasavvurları kaldıramaz; gök kubbenin bütün ecsamıyla bir zavallı karıncanın üstüne çökmesi gibi toz duman bile olamazdım. O zaman benim tevhidim muhabbet tevhididir. LÂ MAHBÛBE İLLALLAH! Hem o hep sevgi ve şefkat nazarıyla bana teveccühle tenezzül buyurmuş ve beni kasdu talep etmişken, benim tevhidim maksat ve matlab tevhididir. LÂ MAKSÛDE İLLALLAH/LÂ MATLÛBE İLLALLAH!

Tevhid, birlemek teklemek ve uluhiyyeti sadece Allah’a has kılmaktır. Allah’ı kerim olan kitabında, kendi zatını bizlere tanıttığı isim, sıfat ve efâliyle, eşsiz ve benzersiz, her türlü ortaklıktan arındırmak, mutlak ilah olarak birlemek ve onu tek bilmek; bu marifete dayalı kalbi bir yakin ve itminan içinde kelime-i tevhid ve kelime-i şehâdeti kalben tasdik ettikten sonra dil ile ikrar ve ilan etmek, bu şahitliğin sorumluluğunu, gerekliliklerini, varoluşun her düzleminde ve yakîn gelene dek bir emanet gibi taşımak hatta emanet olmaktır. “Onlar ki, ayaktayken otururken ve uyumak için uzandıklarında Allah’ı anar, göklerin ve yerin yaratılışı üzerine tefekkür ederler: ‘Rabbimiz! Sen bütün bunları anlamsız ve amaçsız yaratmadın! Yücelikte eşsizsin! Bizi ateşin azabından koru’ derler.” (Âl-i İmrân 3/191). “Nihayet, ölüm gelip seni buluncaya dek Rabbine kulluğu sürdür.” (Hicr 15/99).

Tevhidin parçada ve bütünde, iradesiz varlıklardaki yansımasını müşahede ettiğimizde ve işlevini okuduğumuzda,  gördüğümüz ve anladığımız;  birlik, dirlik, düzen, uyum, denge, ahenk, sevgi, saygı, kardeşlik, dayanışma, paylaşma, güven, selamet ve istikamettir. Her şey tevhid kanununa boyun eğip, teslim olduğu için birliğe ve dirliğe, huzur ve sulha ermiştir. İradeli ve şuurlu varlıklar olarak, insanların da kendi dünyalarında bu değerleri kazanabilmeleri, belki daha da fazlasını elde edebilmeleri işte madde ve mananın, dünya ve ukbânın, saadet ve kurtuluşun en büyük kanunu olan tevhidi benimsemeleri, içselleştirebilmeleri, tevhidin manasını, ruhunu ve maksadını,  duygu düşünce ve eylem dünyalarında gerçekleştirebilmeleri ile mümkün olacaktır.

Fert ve toplum olarak tevhidden sapan insanlık her zaman bölünüp parçalanmanın en trajik ve dramatik sahnelerini tekrarlayıp durmuştur. Bu sahnede sergilenen oyunlar hep aynı olmuştur. Senlik benlik davası, tefrika, Kavga, savaş, zulüm, yıkım, kan ve gözyaşı, buhran, bunalım, anarşi, terör ve kaos. Aynen Kur’an’ımızın da buyurduğu gibi, “İnsanların elleriyle yaptıkları yüzünden karada ve denizde bozulma meydana geldi. Neticede Allah, yaptıklarının kötü sonuçlarından bir kısmını kendilerine tattıracaktır; umulur ki (yol yakınken) dönerler.” (Rum 30/41). “De ki: ‘Dolaşın yeryüzünü! Bu sayede daha önce yaşamış (günahkârların ) akıbeti nasılmış görün.’  Zaten onların çoğu, Allah’tan başkasına ilahî vasıflar yakıştırmışlardı.” (Rum 30/42).

Bu iki âyette altı çizilmesi gereken iki husus var: Biri insanların sorumsuz davranışları hayat tarzı haline getirmeleri, diğeri Allah’a şirk koşmaları. Şirk en büyük zulümdür ve zulüm, sorumsuzca davranış biçimlerinin genel adıdır. Her ne kadar her sorumsuzluk şirk olmasa da.

Son sözlerimizi, başlığımıza da aldığımız, güzel dilli güzel sözlü muvahhitlerin terennümüyle bitirelim:

Ey tâbi’u nefs u heva
Olmaktadır ömrün heba
Geçsin de artık şu mâsiva
Gel halka-i tevhide gel.

Uyan artık! Allah için
Boş durma Zikrullah için
Aşk-ı Habîbullah için
Gel halka-i tevhide gel.

Kulluğunu her dem takın
Terk-i edepten çok sakın
Allah sana senden yakın
Gel halka-i tevhide gel.

Ömer BAYAR

[1] Meâller Mustafa İslamoğlu Hocamızın Hayat Kitabı Kur’an: Gerekçeli Meâl-Tefsir adlı eserinden alınmıştır.