SUHUF

FUSSİLET: AÇIK-SEÇİKLİK SİMGESİ

Kadir CANATAN

Fussilet Suresi, toplam 54 ayet olup Mekki kategoride yer alan surelerden birisidir. Surenin ana teması, iman ve inkârın tabiatıdır. İçeriği, Mekke’de zor zamanlarda Hz. Peygambere uzlaşma tekliflerinin yapıldığı ve inkârda direnenlere karşı uyarı ve tehditler içeren ayetlerle doludur. Ama en önemlisi, Kur’an ve vahiy olgusu, onların kuşkularını giderecek tarzda kesintisiz bir şekilde anlatılmaktadır. Sure, adını 3. ayette geçen “tafsilatlı (ayrıntılı) olarak açıklandı” anlamındaki “fussilet” kelimesinden almıştır. Kur’an, Arapça olarak kendi dillerinde geldiği ve üstelik hem lafzı hem de muhtevası onları cezbettiği halde şüpheyle karşılanmıştır. İşte, bu şüphecilik ve inkâra karşı, sure şu sözlerle başlamaktadır:

“Hâ Mîm. Bu Kur’an, Rahmân ve Rahîm olan Allah’tan indirilmedir. Bu, bilen bir toplum için Arapça bir Kur’an olarak âyetleri genişçe açıklanmış (fussilet) bir kitaptır. Müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderilmiştir. Fakat onların çoğu yüz çevirmiştir. Artık onlar işitmezler. Dediler ki: “(Ey Muhammed!) Bizi çağırdığın şeye karşı kalplerimiz örtüler içerisindedir. Kulaklarımızda bir ağırlık, seninle bizim aramızda da bir perde vardır. O hâlde sen (istediğini) yap, şüphesiz biz de (istediğimizi) yapacağız.” (41:1-5).

Anlama, iletişim; iletişim ise dil yoluyla gerçekleşir. Bir topluma veya gruba hitap etmek istiyorsanız, onlara kendi dillerinde konuşmanız gerekir. Hz. Muhammed kendi içlerinden çıkmış bir beşer olarak onlara anladıkları bir dilden hitap etmektedir. Burada bir iletişim problemi olamaz. Söz konusu ayet, ilk önce bu gerçeğe parmak basmaktadır. İkinci olarak bu kitap, anlaşılması zor özlü cümlelerden ve kapalı ifadelerden oluşmuyor. İçinde öyle görünen cümleler varsa da, ya kendi içinde bunlara bir açıklama getiriliyor ya da onu getiren elçi açıklama yapıyor. Bir anlamda Kur’an, onların anlayış seviyesine tercüme ediliyor. Buna rağmen Mekkeliler itiraz seslerini gün geçtikçe yükseltiyor ve hakikate karşı bizzat kendilerinin kapalı olduğunu ilan ediyorlar. “Dediler ki: “(Ey Muhammed!) Bizi çağırdığın şeye karşı kalplerimiz örtüler içerisindedir. Kulaklarımızda bir ağırlık, seninle bizim aramızda da bir perde vardır. O hâlde sen (istediğini) yap, şüphesiz biz de (istediğimizi) yapacağız.”

Anlama iki yönlü bir süreçtir. Karşı taraf sizi anlamak istemiyorsa, sizin yapabileceğiniz fazla bir şey yoktur. Mademki Kuran ve elçi tarafında bir problem yok, o halde şu soruyu sormalıyız: Karşı taraf, niçin anlamamakta direniyor? Eğer bir empati yaparak onları anlamaya kalkarsak, bazı temel ezber, inanç ve önyargıların onlarda etkileyici bir rol oynadığı görürüz (Bkz: Ali Bulaç, Kur’an Dersleri, C. 6, Sh. 127-128, Mana Yayınları, İST. 2016).

İlkin çoğu vahiy ve nübüvvet gerçeğini kabul etmiyorlar, edemiyorlar. Onların yanlış kanaatlerine göre Allah hiçbir beşere vahiy indirmez, insanların içinden kendine birilerini elçi seçmez.

İkinci olarak bir beşeri elçi seçecek olsa da, bu aristokrat, zengin ve sosyal itibarı yüksek birini seçer.

Üçüncü olarak aile, aşiret, kabile veya zümre gibi asabiyetleri onların sıradan bir beşere inanmalarını engelliyor.

Dördüncü olarak kibir, şehvet, çıkar, haz, güç ve servet tutkusuyla beslenmiş nefislerinin tutkularını aşamıyorlar.

Tüm bu engeller ve faktörlerin insanları nasıl inkârcı kıldığına Mekke’nin ileri gelenlerinden olan Ebu Cehil tipik bir örnektir. Kendisi Mekke’nin en entelektüel, itibarlı, zengin ve saygın bir insanı olmasına rağmen iki noktada kendini aşamamış ve inkârın kucağına düşmüştür. Birinci olarak o kendisiyle kölesini eşit kılan bir dine girmekten kaçınmıştır. Çünkü eşitlik fikri Mekkeli aristokratlara yabancı gelmektedir. İkinci olarak Ebu Cehil, Hz. Peygamberin aşireti olan Haşimoğullarıyla rekabet içinde olan Ümeyyeoğullarına mensuptur. Son planda Haşimoğulları içinden bir peygamberin çıkması ve kendilerine aşılamaz bir fark atması, onu inkârcı kılmıştır. Çünkü kabile ve aşiret asabiyetini aşamamıştır.

Bu yaptığımız analizler, bir anlama olayında taraflardan birinde sorun olması halinde anlamanın gerçekleşmeyeceğini göstermektedir. Anlama, en azından tarafların merak, araştırma ve ilgisi yanında, kendi önyargılarını kırmasını ve sosyal angajmanlarından kurtulmasını gerektirmektedir. Kişi, bunların içine gömülmüşse akıl ve muhakeme yeteneği çökmekte ve kendisine sunulan her şeyi –güzel olsun çirkin olsun- reddetmektedir.

Peki, bu kabul edilebilir bir durum mudur? Başka bir ifadeyle kişilerin kendi önyargılarına ve sınıfsal-kabilevi çıkarlarına yenik düşmesi, eşyanın tabiatından mıdır?

Kur’an, bu sorulara olumsuz bir cevap vermektedir. Kişi, bir takım zaaflara rağmen kendini aşabilir ve yeniliklere koşabilir. Nitekim Mekke toplumunda birçok genç ve köle İslam’a kurtarıcı bir mesaj olarak sarılmış ve teslim olmuştur. Hatta büyüklerinin ve efendilerinin engellemelerine ve tehditlerine rağmen çıktıkları yoldan geri dönmemişlerdir. Eğer Hatice gibi bir kadın, Ebu Bekir gibi yaşlı ve zengin bir adam, Bilal-i Habeşi gibi bir köle ve Ebu Zer gibi bir yabancı Hz. Muhammed’in mesajını anlamış ve olumlu bir yanıt vermişlerse, pekâlâ bunu Ebu Cehil ve diğerleri de yapabilirlerdi.

İnanmak ya da inanmamak konusunda Allah insanlara zulmetmez. İnsan sadece kendine zulmeder. “Eğer onlar seni yalanlarlarsa, de ki: “Benim işim bana aittir; sizin işiniz de size. Siz benim yaptığımdan uzaksınız; ben de sizin yapmakta olduğunuz şeylerden uzağım (sorumlu değilim).” Onlardan sana kulak verenler de vardır. Fakat sağırlara, hele akılları da ermiyorsa, sen mi işittireceksin? İçlerinden sana bakanlar da vardır. Fakat körlere, hele gerçeği görmüyorlarsa, sen mi doğru yolu göstereceksin? Şüphesiz Allah, insanlara hiçbir şekilde zulmetmez; fakat insanlar kendilerine zulmederler” (Yunus, 10:41-44).