Giriş

Sadakat, sözlükte, yalanın zıddı olan “sıdk” tan türetilmiştir. Sıdk/doğruluk, haber verilen ile saklanılan şey arasındaki uygunluktur. Yani, kalptekinin dille söylenene uyması; kişinin içinin ve dışının aynı olmasıdır.[1] Sıdk sahibi olmaya “sadakat” denir. Sadık kimseler, aynı zamanda “sadakat” sahibi kimselerdir. Sadakat, mü’minlerin en önemli sıfatıdır.

Müslüman, tevhit kelimesiyle İslam ailesine üye olduğunu taahhüt ederken, başta Rabbi, sonra da tüm varlıklara karşı en çetin şartlarda bile sadakatten ayrılmayacağını, yaptığı taahhüt uğruna sahip olduğu her şeyi otaya koyacağına dair söz vermektedir. Makalemiz için kullandığımız “Firavun Sarayı” başlığı bir semboldür. Her devirde zulüm ve işkencenin en iğrencinin sergilendiği yer ve düzenleri temsil etmektedir. İsim ve adresler farklılık arz etse de hedef ve yöntemler aynıdır; hepsinde ortak payda, Müslümanları sindirmektir. Sadakat de, Müslümanların bu süreçte despot ve zorbaların öngördükleri baskı, işkence ve izolasyonlarla aldırış etmeden onlara karşı sergiledikleri sabır, sebattır.

Sadakat; davada atılacak ilk adım

Sadakat, kalp, dil ve bedenle doğru duruşu simgeler, İslam ve onun davasında atılacak ilk adımdır. Her namazda tekrarladığımız “Allah’ım yalnız sana ibadet eder, yalnız senden yardım talep ederiz.”[2] âyeti, Allah’a karşı sadık olacağımıza dair bir ahittir. Sadakatte şu ilke önemlidir: “Kim insanların hoşnutluğunu Allah’ın rızasından üstün tutarsa, Allah ona gazap eder, insanları ondan uzaklaştırır. Kim de Allah’ın rızasını esas alıp, insanların hoşnut olup olmamasına önem vermezse, hem Allah’ı hem de insanları razı eder.”[3] Büyük davetçi İbn Cevzi, Bağdat’ta insanların duyacağı bir biçimde şöyle seslenir: Bu davada atılacak ilk adım, Allah için canı ortaya koymaktır. Var mı böyle baba yiğit? Heyhat![4] Mevdudi de konuyla ilgili olarak şunları der: “Allah’a yemin olsun ki, mü’min yeryüzünde tek başına da kalsa, yanlışa boyun eğmez. Bu konuda tek seçeneği vardır. O da tüm varlığıyla insanları hakka davet etmek, hiç kimse ona icabet etmese bile tek başına sebat göstermektir. Müslüman’ın bu minval üzerine olması ve izzetle şehit düşmesi, yanlışa boyun eğmesinden daha yararlıdır.”[5] Çağdaş düşünür ve davetçi Muhammed Gazali ise konuyla ilgili olarak şunları der: Müslüman’ın en zor şartlarda sebat ve sadakati, kaya yıldız ve engin dağlardan da daha sağlamdır. Söz konusu varlıklar deprem, sarsıntı, heyelan vb. durumlarda sarsılabildiği halde, Müslüman’ın sadakat ve sebatı asla sarsılmaz.”[6]

Müslüman bunu ortaya koymakla Hz. Yusuf örneğinde olduğu gibi, baki olanı fani olana, ahiret zindanını dünya zindanına, izzeti zillete tercih etmektedir. Kur’an, Hz. Yusuf’un bu duruşunu şöyle aktarır:“(Yusuf) dedi ki: Ey Rabbim, zindan beni davet ettikleri işten daha sevimlidir.”[7]

Söylemleri hayata geçirme konusunda merhum Seyyid Kutub şunları der: “Verilen hitap ve söylenen sözlerin etki bırakması, gerektiğinde onlar adına şehit olmaya bağlıdır. Uğrunda fedakarlıkta bulunulmayan söylem ve davalar sönmeye mahkumdur. Bu nedenle söylemlerini yaşatmak isteyenler o uğurda kendilerini feda etmekten çekinmemelidirler. Davalar, ancak bu yöntemle devam edebilir.”[8]

Resul-i Ekrem’in (s), sadakate dair Müslümanlardan ahit alması ve öğretmesi

Hz. Peygamber (s) ashabından, en zor şartlarda sebat gösterme, kınayıcının kınamasından korkmama, hakkı her yerde söyleme ve bu uğurda sabır gösterme konusunda biat alırdı. Ubade b. Sabit nakletti: Hz. Peygamber zorlukta, kolaylıkta, leh ve aleyhimizde, bütün şartlarda İslam liderlerine itaat ve her yerde hakkı söyleme konusunda bizden biat alırdı.[9] Bir vesileyle ashab “Ey Allah’ın Resulü, en hayırlı şehid kimdir?” diye sorduğunda, Hz. Peygamber, “Zalim bir idareciye iyiliği emredip, kötülükten sakındırdığı için öldürülen kişidir” buyurdu.”[10] Diğer bir rivayet de şöyledir: Cihada gitmek üzere ayağını atının üzengisine koyan biri, Hz. Peygamber’den en faziletli cihadı sorduğunda Hz. Peygamber kendisine; “En faziletli cihadın zalim idareci karşısında hakkı söylemek” olduğunu beyan etti.[11] Bunun nedeni açıktır. Bunu söyleyen birinin şehit olma ihtimali vardır. Hatta inanmayan birini cephede öldürmek zalim birini zulmünden alıkoyacak birine bir gerçeği söylemek kadar sevap değildir.[12]

Urve bin Zübeyir İslam’a girdikten sonra, İslam’a davet etmek için Hz. Peygamber’den izin istedi. Hz. Peygamber kendisine izin verdi. Davet için Sekif kabilesine gitti. Onları davet etti. Sekifliler ise iftira ve işkenceyle kendisine karşılık verip şehid ettiler. Hz. Peygamber Urve hakkında şöyle buyurdu: Urve’nin durumu da, Yasin süresinde bahsi geçen Zat’ın durumu gibidir, davet ettiği kavmi tarafından şehit edildi.[13] İkisi de dava şehidi olarak tarihe geçti. Abdulah bin. Muhammed Ensâri nakletti: Beş defa ölüm sehpasına gittim ve her defasında bana “Davadan vazgeç” teklifi yapılmadı, sadece “Muarızlarına karışma” denildi. Ben her defasında tekliflerini reddettim.[14]

Geçmişte Müslümanlar, ölüm pahasına da olsa sadakatten ayrılmazlardı, sadakatin imanın ta kendisi olduğunun bilincindeydiler. Enes bin Nadr, Bedir Savaşı’na katılmamıştı. Resûl-i Ekrem’e, “Ey Allah’ın Resulü! Müşriklerle yaptığınız savaşa katılamadım, Allah sizinle savaşa katılmamı nasip ederse, müşriklere ne yapacağımı bilirim” dedi. Uhud Savaşı’nda öne atıldı. “Vücudunda 80 küsur kılıç, ok ve mızrak yarası vardı, burun ve kulakları kesildi, kız kardeşi onu parmak ucu, diş ve vücudundaki bir benekten tanıyabildi. Bunun üzerine şu âyet nazil oldu.”[15] “Mü’minlerden öyle erkekler vardır ki, Allah’a verdikleri söze sadakat ettiler. Kimi şehit oluncaya kadar savaşacaklarına dair adağını ödedi (şehit oldu)…”[16]

Ateşe atılma pahasına sadakatten ayırılamayan ümmet örneği olarak Hz. İbrahim

Ateş pahasına bile olsa sadakatten ayrılmama duruşunu ortaya koyanların atası Hz. İbrahim’dir. Müşrik bir toplumda ve tek başına hiç kimseye aldırış etmeden en zor şartlarda sadakatle davasını devam ettirdi. En yakınları kendisine cephe açmalarına ve ateşle sınamalarına rağmen, sadakatten ayrılmadan, putçu tehditlere aldırış etmeden tevhit mücadelesine devam etti. Bu nedenle Allah, onu tek başına bir ümmet olarak sundu.[17]

Firavun sarayında sadakat duruşları
En çetin şartlarda sadakati sergilemenin güzel örneğini verenlerden biri de, Firavun sarayında mücadeleyi sürdüren Hz. Musa’dır. O, Firavun’ un sarayında büyüdü, Firavun’un destek ve yardımını görmesine rağmen sadakatten ödün vermedi.[18] Dönemin en azgın despotuna Allah’ın âyetleriyle gitti. Zira mücadelede en büyük destek Allah’ın âyetleridir, vahiydir. Batıl karşısında vahiyden daha tesirli hiçbir malzeme yoktur. Hz. Musa’nın Firavun’ a daveti götürmesi, küfür, günah ve tuğyana bakılmaksızın, mücadele ve davetin yapılmasını gerekli kılmaktadır. Hz. Musa, 400 yıla yakın hükümranlık süren Firavun’la mücadele etti, ona daveti götürmekten geri kalmadı.[19]

Firavun sarayında sadakat örneğini sergileyen topluluklardan birisi de Firavun sihirbazlarıdır, en zor şartlarda sadakatten ayrılmadılar, imtihanı başarıyla verdiler. Firavun’a şöyle seslendiler: “Bize gelen bu açık mucizelere ve bizi yaratana karşı seni tercih etmeyiz, yap istediğini.”[20] Firavun sihirbazları kendisine karşı kıyam ettiler, sihirbaz olarak sabahlayıp, şehit olarak akşamladılar.[21]

Asiye ve Maşite ikilisi de Firavun sarayında sadakat örneğini sergileyen iki kadın şahsiyettir. Dönemin despotuna karşı çıkıp, boyun eğmeden gerçeği söylediler, bu uğurda ateş pahasına da olsa korkmadan çekinmeden baskı ve işkenceyi zillete yeğlediler. Asiye, Rabbine şöyle yalvardı: “Ey Rabbim benim için katında cennete bir ev yap, beni Firavun’ dan ve onun kötü işinden kurtar ve kurtar beni zalimler topluluğundan”[22]

Maşite’ye gelince, bir defasında Firavun kızlarından birisinin başını tararken elinden tarak düşer. Tarağı alırken “Bismillah” der. Firavun’un kızı, adıyla başladığın babam mı? diye sorar.

– Hayır, her zaman benim, senin ve babanın da Rabbi olan Allah’ın adıyla başlarım.

– Babama haber vereyim mi?

– Ver. (Kendisine haber verir). Firavun: Benden başka Rabbin mi var ki?

– Tabi ki var, ikimizin de Rabbi Allah’tır.

Bunun üzerine Firavun bir kazan suyun kaynatılmasını emreder. Onu ve çocuklarını içine attırır. Maşite, Firavun’a şu teklifte bulunur: Ben ve çocuklarımın kemiklerini bir torbada topla ve onları defnet. Firavun teklifi kabul eder. Gözü önünde çocukları birer birer atılır. Süt emen çocuğa sıra gelir. Çocuk şöyle der: Anneciğim, sabret, dünya azabı ahiret azabından daha kolaydır. Sonunda Kazana atılır.[23] Böylelikle en zor şartlarda bile sadakatten ayrılmaz ve imtihanı başarıyla verir.

Firavun’un sarayında sadakatten ayrılmayanlardan biri de Firavun’a karşı gerçeği dile getiren Mü’min’dir. Kur’an, söz konusu Mü’min’in kim olduğuna dair ayrıntıya girmez. Firavun’un ailesinden olduğu ve sadakatten ayrılmadığı kesindir. Kur’an, söz konusu Mü’min hakkında şöyle der: “Firavun ailesinden olup, imanını gizleyen bir mü’min adam şöyle dedi: Siz bir adamı “Rabbim Allah’tır” diyor diye öldürecek misiniz? Halbuki o, size Rabbinizden apaçık mucizeler getirmiştir. Eğer o yalancı ise yalanı kendisinedir. Eğer doğru söylüyorsa sizi tehdit ettiğinin (azabın), bir kısmı olsun gelip size çatar. Şüphesiz Allah, haddi aşan, yalancı kimseyi doğru yola eriştirmez.”[24]

Diğer dönemlerde Firavun saraylarında sergilenen sadakat örnekleri

Mağaranın genç yiğitleri de zor şartlarda sadakatten ayrılmayana bir topluluktur. Kur’an, kendilerini “Mü’min bir genç topluluğu” olarak vasıflandırarak şöyle der: “Hakikaten onlar Rablerine inanmış gençlerdi. Biz de onların hidayetini artırdık.”[25]; “Kıyam edip dediler ki: ‘Bizim Rabbimiz göklerin ve yerin Rabbidir. O’ndan başka hiçbir tanrıya tapmayız. Yoksa gerçekten saçma sapan konuşmuş oluruz.”[26] Âyetlerin de dikkat çektiği gibi, dönemin despot ve zorba idarecisine karşı sadakat duruşuyla şu mesajı verdiler:“ Ey hükümdar! Biz körü körüne ve zorla Müslüman olmamışız, cahil de değiliz. Vicdanlarımızın sesine kulam verip bilerek iman ettik. Allah birdir, başka ilahlar edinmemiz mümkün değildir. Toplumumuzun taklitle körü körüne putlara ibadet etmesi bizi ilgilendirmez. İnancımızdan asla vazgeçmez, sana tabi olmayız, dilediğini yap.”[27] Böylelikle genç yiğitler, en zor şartlarda inançlarında ödün vermeden sadakat örneğini sergilemiş oldular.

Ehl-i Beyt’ten Nefise bint Hasan bin Zeyd b. Hasan b. Ali, zor şartlarda sadakatten ayrılmayan kahramanlardandı, mazlum ve mağdurlara yardım yapmakla şöhret buldu. Zulmüyle şöhret bulan Ahmed Tolon’a şu uyarıda bulundu: Ey Ahmed! İdareyi alınca zulmettiniz, insanları köleleştirdiniz, hazineyi çarçur ettiniz, kimisine bol verdiniz, kimilerini de mahrum bıraktınız. Seherde yapılan duaların reddedilmediğini bilirsin. Özellikle işkence yaptığınız, çıplak bıraktığınız, aç ve sefil bıraktıklarınızın bedduaları asla boşa gitmez. Mazlumların ölüp zalimlerin yaşayacağını mı zannettiniz? Sabretmesini biliriz, zalimler yakında nasıl alaşağı edileceklerini göreceklerdir.” Allah Teala, bedduasını kabul etti, zalim gitti.”[28]

Hasan Basri’de zulüm saraylarında sadakat örneğini sergileyen şahsiyetlerdendir. Haccac Vasıt’ta bir köşk yaptırır ve Hasan Basri’yi gezdirir, köşk hakkında kanaatini sorar. Hasan Basri şunları der: “Sizler bunlarla övünüyorsunuz, oysa biz (ulema) ibret alıyoruz. Ey aldanmış! Zulmünle büyük fasık oluverdin. Gökyüzündekiler senden nefret etti. Köşkün fanidir baki olan cennetini harap ettin.” Hasan Basri dışarı çıktığında da şunları ilave eder: “Allah, biz ulemadan, gerçeği beyan etmemizi ve hiçbir şeyi gizlememeye dair söz almıştır.”[29]

Yusuf Buveyti, İmam Şafii’nin kendisi için “O benim dilimdir” dediği bir müçtehittir. Sadakatten ayrılmadığı için, boynuna yirmi kiloluk bir ağırlık asılıp ayakları zincire vuruldu. Buna rağmen sadakatten ayrılmadı. Nedenini şöyle izah etti: “Bizler zincir ve zindanlarda ölmeye alışmalıyız ki, bizden sonra gelenler şunu diyebilsinler: “Bizden öncekiler sadakat uğrunda zincir ve zindanları bile göze aldılar, dolayısıyla onları takip etmemiz gerekir.” Buveyti, Cuma namazı saatlerinde zindanın kapısına gelir ellerini açar, “Allah’ım, Cumaya gitmek istiyorum, ancak zalimler beni engelliyor” deyip hücresine dönerdi.[30]

Selçuklu Sultanı Atabeg Tuğtigin ulemadan birini ihtisab; yani iyiliği emredip, kötülükten sakındırma görevine tayin eder. Âlim, “o hâlde bu işe senden başlayalım. Şu üzerinde oturduğun minder ile yaslandığın yastığın ipektendir, yüzüğün de altındandır. Hz. Peygamber ikisini de erkeklere haram kılmıştır.” Bunun üzerine Sultan üçünü de kaldırır.[31]

Müslümanlar, 1850’lerde Hindistan’da İngiliz emperyalizmine karşı kıyam ettiler. Müslümanların başında Rızaullah Bedranî bulunuyordu. Rızaullah, İngilizlere yakalanır ve mahkemeye götürülür. Hakim kendisini salıvermek ister, “Senin direnişte herhangi bir girişimin yoktu değil mi? Gerçekten direnişte herhangi bir katkının bulunmaması, serbest bırakılman için yeter” der. Rızaullah, tebessümle, “Hayır, Allah’a yemin ederim ki, size karşı kıyam etme şerefine nail oldum. Serbest kalsam mücadeleye devam edeceğim” der. İdam sehpasına götürülür. Hakim, “söyle bakalım, gerçekten kıyama katıldın mı, katılmadın mı?” der. Rızaullah, “Yalan söyleyip tüm ecirlerimden mahrum kalmamı mı istiyorsun? Asla yalan yere yemin etmem, dinim zulme karşı koymamı emrettiği için direnişe katıldım” der.[32] Böylece Sadık âlim Bedrani, hayati tehlike söz konusu olduğunda takiyenin caiz olduğunu bildiği hâlde, sadakatten ayrılmamayı, yalan söylememeyi ve Allah yolunda şehit olmayı tercih eder.

Sonuç, sadakat, dünyalık ve çıkar beklemeden her ameli Allah rızası için yapmaktır. Kalp, dil ve bedinin doğru duruşunu ifade eder, bütün amellerden önce gelir. Sadakat, mü’minle münafığı, Müslüman ile Gayrimüslimi birbirinden ayıran en önemli özelliktir. Gayrimüslim de müna­fık da amel işler ancak sadakatle mü’minlerden ayrılırlar. İslam, her dönemde sadık şahsiyetlerin omuzlarında yükselmiştir. Tarihimiz, sadık şahsiyet örnekleriyle doludur. Söz konusu şahsiyetler, hizmette Allah rızası dışında bir karşılık beklemezlerdi, davayı her şeyin önüne verirlerdi, onunla oturur, onunla kalkarlardı, Allah ile pazarlık yapmazlardı. İslâm’ın satılık bir meta olmadığının bilincinde idiler. Allah’tan başkasından korkan, O’nun rızası dışında talebi olanın birinin kalbinde sorun olduğuna inanırlardı. Hiçbir zaman ve ortamda insanların rızasını Allah’ın rızası önüne vermezler, bunun için de her türlü cefa ve eziyeti göze alırlardı. Dürüst bir işçi görevini hakkıyla yerine getirir, mükafat ve cezayı düşünmez, sadece iş sahibini memnun etmeye çalışır.

Abdulcelil CANDAN

[1] Bkz: Rağib, Müfredat, “Sıdk” maddesi.

[2] Fatiha, 1/4.

[3] İbn Mace, Mukaddime, 23.

[4] Afâni, Seyyid bin Hüseyin, Salahu’l-Ümme fi Ulüvvi’l-Himme, 2/100.

[5] Mevdudi, Tezkiretu’d-Duat, s.18.

[6] Muhammed, Gazali, el-İ’tikad fi’t-Tedyyün, s.188.

[7] Yusuf, 12/33.

[8] Kutup, Seyyid, Dirâsâtun İslâmiyye, s.138.

[9] Nesâi, Be’yat, 3.

[10]Elbânî, Sahihu Câmii’s-Sağir, 1/219, (Hakim’den naklen).

[11]İbn Mace, Fiten, 20.

[12]Mübârekfûrî, Tuhfetu’l- Ahvezi, 6/296.

[13]Heysemi, Mecmuu’z-Zevâid, 9/386.

[14]Hanbeli, el-Âdâbu’ş- Şeriyye, 1/207.

[15] İbn Kesir, Tefsir, 3/453.

[16] Ahzab, 33/23.

[17] Bkz. Nahl, 16/20.

[18] Taha, 20/42.

[19] Sâbûnî, en-Nübüvvetü ve’l-Enbiyâ, s.178.

[20]Taha, 20/72.

[21] İbn Atiye, Tefsir, 2/110.

[22] Tahrim, 66/11.

[23] İbn Hanbel, Müsned 3/309.

[24] Ğâfir, 40/28.

[25] Kehf, 17/12.

[26] Kehf, 18/14.

[27] Cadu’l-Mevla, Kısasu’l-Kur’an, s.242.

[28] En’âm, 6/127.

[29] Ebu Zehra, Târihu’l- Cedel, s.313.

[30] Adnan, Selim, ed-Delâil en-Nûriyye, s.119-120.

[31] İmam, Muhammed Kemaleddin, Humûmu’l-Müsakkefin, s.110.

[32] Ziyad, Ebu Ganime, Mevâkifu Butûliyye, s.143-144.