Fatiha, kelime anlamıyla başlangıç, giriş veya açılış demektir. Bu ifadeler, Fatiha Suresi’nin Kur’an içindeki konumuyla yakından ilişkilidir. Çünkü Kur’an’ın ilk suresi olması bakımından Fatiha, Kitabın başlangıcı ve onu açan bir bölümdür. Bu anlamda Fatiha, Kur’an’a açılan bir kapıdır. Kapı, bir evin ya da yapının girişi, başlangıcı ve onun içini dünyaya açan kısmıdır. Öyleyse Fatiha’yı en iyi ifade eden simge kapı kavramı olabilir.

Fatiha, aslında Kur’an’ın bize öğrettiği güzel bir duadır. Dua, salt yalvarma/yakarma değil, aynı zamanda bir iddia, istek ve söz vermedir. Kur’an, ilk önce bir duayla başlar ve duanın nasıl yapılacağı konusunda insana örnek verir. Nasıl her kapının bir kilidi ve anahtarı varsa, bu duanın da bir anahtarı vardır. Bu anahtar, hiç şüphesiz ki besmele’dir: “Bismillâhirrahmânirrahîm”. Açılımı, “Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla” demek olan besmele, İslam öğretisinde ve kültüründe her şeyin başıdır. Her işe onunla başlanır, onunla başlanılan iş kolaylaşır.

Besmeleyle işe başlamak, bir Kral ya da Hükümdar’ın adına konuşmak gibidir. Kralın adına yapılan işler kolaylaşır ve Kralı temsil eden çok önemsiz bir kişi de olsa, O’nun fermanıyla birden bire büyük bir güç kazanır. Kralın adına her şeyi başarır. İşte, bunun gibi gerçekten inanmış bir Müslüman da, Allah adına bir işe koyulursa, kendini güçlü hisseder ve o işi mutlaka başarır.

Besmeleyle açılış yapıldıktan sonra dua şöyle devam eder: “Hamd, Âlemlerin Rabbi, Rahmân, Rahîm, Din Günü’nün Sahibi Allah’a özgüdür. Yalnız sana ibadet ederiz ve yalnız senden yardım dileriz. Bizi gazaba uğrayanların ve sapkınların yoluna değil, doğru yola, kendilerine nimet verdiklerinin yoluna ilet.” (1:1-7).

Konumu ve içeriği bakımından Fatiha, Kur’an’ın önsözü ve temeli olarak görülür. Bu boşuna değildir. Çünkü bu dua, bir yandan insana gerçek Tanrı imgesini, diğer yandan da insanın Allah karşısındaki konumunun nasıl olacağını öğretir.

Hamd ya da övgü Allah’a özgüdür. O ki;

Âlemlerin Rabbi’dir: Görülen ve görülmeyen tüm varlık düzeninin yaratıcısı ve yöneticisidir.

Rahman’dır: Herkesi esirgeyen ve kucaklayandır.

Rahim’dir: Bağışlayandır.

Din Gününün Maliki’dir: Yargı ve Ahiret Günü’nün tek sahibidir.

Bu kavramlarla Fatiha, belirli bir Tanrı imgesini yerleştirmeye çalışır. Sadece bu özelliklere sahip Tanrı, ibadete ve yardım istenmeye layıktır. Dinin de özü budur; yani din, temelde Tanrı ile insan arasında olması gereken ilişkiyi öğretir. Bu, teslimiyet anlamına gelen İslam dininin de temelidir. Doğru bir Tanrı imgesine sahip olan ve doğru bir şekilde ona teslim olan kişi, gerçek huzur ve barışı bulur. İslam, işte, tüm bu kavramları içerir.

Fatiha Suresi’ne göre insanın önünde iki yol vardır: Ya Allah’ın “dosdoğru yol” dediği yolu tutar ya da bunun dışında bir yolu benimser. Eğer bir kimse, Fatiha’nın çerçevesini çizdiği bir şekilde dua eder ve buna gerçekten –içten- inanırsa Allah da onu doğru yola iletir. Bu yol, O’nun nimet verdiği kimselerin yoludur. Bunun dışındaki yollar, adı ve biçimi ne olursa olsun, Allah’ın gazabına uğrayan ve sapkınların kendi uydurdukları yollardır. Bu yollara sapan insanlar, Tanrı’ya inansalar bile, onu hiçbir zaman gerçek şekliyle takdir edemez ve başka güçlere boyun eğerler. İnsan, başka güçlere boyun eğerse, gerçekte onlara ibadet etmiş ve onlardan yardım dilemiş/dilenmiş olur. Bu, birden fazla Tanrı’ya inanmak demektir. Sapkınlık, Tanrı’ya inançsızlık değildir; tam tersine çok Tanrı’ya inanmaktır.

Her yolun bir “Kapısı” vardır. Her insan istediği kapıdan giriş yapabilir ve istediği “eve” yerleşebilir. Ancak Kur’an, insana yapacağı bu temel seçimin farkında olmayı ve sonuçlarına katlanmayı öğütlemektedir. “Fatiha Kapısı”ndan giren kimse, “dosdoğru” yola girmiş olur; bu yola girenlerin varacağı nokta, ebedi esenlik yurdudur. Bu yoldan başka yollara sapanların yurdu ise “dünya yurdu”dur. Dünya evini tercih edenler, hem burada hem de öte dünyada hep zahmet ve zorluk içinde olacaktır.

Kur’an’da kapı kelimesi birçok bağlamda ve farklı biçimlerde geçmektedir. Kelime, hakiki anlamında şehrin kapısı, evin kapısı ya da oda veya çadırın kapısı şeklinde kullanılır. Fakat kapı kelimesinin kullanımı bununla sınırlı değildir; dünyevi anlamdaki kapı, öte dünyadaki bazı yerlerin giriş yeri veya girişine vesile olan şeyler anlamında da kullanılır. Sözgelimi bazı ayetlerde Cennetin veya Cehennemin kapılarından bahsedilmektedir. Hatta cehennem tasvir edilirken “yedi kapısı” olduğu bildirilir. “Şüphesiz cehennem, onların hepsinin buluşacağı yerdir. Onun yedi kapısı vardır ve her kapıya onlardan bir grup ayrılmıştır.” (15:43-44). Mecazi anlamda da kapı kelimesine yer verilir. Sözgelimi göğün kapılarından ve bu kapıların açılmasıyla dökülürcesine yağan yağmurdan bahsedilir (54:11). Çokça nakledilen bir hadiste ise kapı, yine mecazi anlamda kullanılmaktadır. Hz. Peygamber (s) “Ben ilim şehriyim. Ali de kapısıdır” buyurmuştur. Burada kastedilen Hz. Ali’nin Hz. Peygambere ulaşmada bir aracı olmanın ötesinde, ilim öğrenmede de önemli bir kaynak olmasıdır.  Arapçada kapı, hane anlamına da gelir ve hane, insanın gece sığındığı yerdir. Birisinin kapısına sığınmak, onun evine ya da hanesine misafir olmak demektir. Bu bağlamda kapı, sığınılan yer anlamını da içerir.

İncil’de ise kapı, belirli bir kişiliği ve onun rolünü ifade eder. Hz. İsa (as) kendisini “koyunların kapısı” (Yuhanna, 10:7) olarak niteler. Çoban ve koyun benzetmesi, Sami kültüründe peygamber ve izleyicilerini anlatmak üzere kullanılır. Bu anlamda o, kendisini izleyicilerine kurtuluş kapısı olarak sunar: “Ben kapıyım; eğer bir kimse benden girerse, kurtulur” (Yuhanna, 10:9). Hz. İsa, ayrıca kendisini “yol”, “hakikat” ve “hayat” olarak da ifade eder. O, vasıta olmadıkça kimse Allah’a varamaz (Yuhanna, 14:6). Bütün bu ifadelerden İncil’in onu gerçek ve hakikate açılan bir kapı olarak tanımladığı anlaşılmaktadır. İslam ve Hıristiyanlık arasındaki önemli fark, ilkinin kitaba vurgu yaparken, ikincisinin kişiye (Hz. İsa(as)’ya) vurgu yapmasıdır.

Edebiyatımızda ve kültürümüzde kapı simgesi, yeniyi, başlangıcı, ilki, rahat ve huzuru ifade etmektedir. Bunun tersine kapısızlık; sahipsizlik, evsizlik, yolunu şaşırmışlık, huzursuzluk gibi anlamlara gelir. Tasavvuf edebiyatında ise “dört kapı”yla şerîat, tarîkât, mârifet ve hakîkât kastedilir. Her kapının on makamlık bir açılımı vardır. Böylelikle toplam kırk makama erişilir. Sözgelimi şerîat kapısının makamları sırayla; iman, ilim, ibadet, helal kazanç, nikâh, kadının özel günlerinde cinsi ilişkiden kaçınmak, sünnet; şefkât, temizlik ve iyiliği emredip kötülükten sakındırmaktan ibarettir.

Tarîkât kapısının makamları, pîrden el alıp tevbe etmek, mürid olmak, saç kesmek (tıraş olmak) ve elbise değiştirmek, nefis savaşında mücahede etmek, olgunlaşmak, pişmek, hizmet etmek, havf (korku), ümit etmek, hırka zenbil, makas, seccâde, subha (yüz taneli tesbih) ibrat (iğne) ve asa, sahib-makam (makam sahibi), sahib-cemiyet (cemaat sahibi-iç bütünlüğü), sahib-nasihat (nasihat sahibi) ve sahip-mâhabbet (muhabbet sahibi) ve aşk, şevk, sefâ ve fakirlik olarak sıralanmıştır.

Marifetin kapısının makamları ise şunlardır: İlim, cömertlik, haya, sabır, perhizkârlık, korku, edep, miskinlik, mârifet ve kendini bilmektir. Hakikât kapısının makamları ise sırayı izler: Toprak olmak, yetmişiki milleti ayıplamamak, elinden geleni esirgememek, dünyada yaratılmış bütün nesnelerin kendisinden emin olması, mülk sahibine yüzünü sürüp yüzsuyunu (yaratılış sebebi olan Muhammed(s) nurunu) bulmak, sohbette hakikât sırlarını söylemek, sır, münacat ve çalap Tanrı’ya ulaşmaktır. Bu varılacak son noktadır.

Dört kapı, felsefede dört unsur olarak ifade edilen hava, ateş, su ve toprakla simgelenmiştir. Söz konusu dört unsur, evrenin temel yapıtaşlarıdır. Hayat, bunlarla mümkün olur; bunlardan biri eksik olursa hayat devam etmez. Şerîat kapısının simgesi hava; tarîkât kapısının simgesi ateş; mârifet kapısının simgesi su; hakikât kapısının simgesi ise topraktır. Nasıl hayat; hava, ateş, su ve toprak olmadan mümkün olmazsa, dinî hayat da şeriat, tarikat, marifet ve hakikat olmadan tam olarak teşekkül etmez.

Şüphesiz ki burada sözü edilen sayılar, sistemler ve simgeler doğrudan Kur’an’da yer almaz. Tüm bunlar, daha sonraki dönemlerde geliştirilmiş ve literatüre geçmiştir. Yukarıda aktarılan “dört Kapı, kırk makam” öğretisi, Hacı Bektaşi Veli’ye aittir. Bu öğreti başka biçimlerde de ifade edilmiştir. Bunları dinî öğreti ve ilkelerle çelişmediği sürece edebiyat ve düşüncemizin bir parçası olarak görmek gerekir.

Kapı kelimesi, dilimizde çeşitli tamlamalar biçiminde de karşımıza çıkar. Bu çerçevede Türkçemizde kullanılan dergâh kelimesi çok meşhur bir örnektir. Farsça asıllı olan ve sözlükte kapı anlamına gelen “der” kelimesinin sonuna yer bildiren “gâh” ekinin getirilmesiyle oluşmuştur. Bir tasavvuf kavramı olarak ise tarikat pirlerinin veya büyük şeyhlerinin ikamet edip irşat faaliyetini sürdürdükleri ve mezarlarının bulunduğu “merkezi tekke” anlamında kullanılmaktadır Ayrıca birçok Müslüman Türk devletinde özellikle Selçuklular da “hükümdar sarayı” karşılığında da kullanılmıştır

Son anlamında devlet dairesi, hükûmet kapısı (Bab-ı Âli) olarak da nitelenir. Osmanlı Devleti’nde resmî görev yerine ve genel olarak yüksek düzeydeki her hükümet dairesine (Şeyhülislam Kapısı, Serasker Kapısı) kapı denilir. Ayrıca mecaz olarak “gelir, geçim, kısmet sağlayan yer, kaynak veya imkân” anlamında da kullanılır. Türkçede, içinde kapı kelimesinin geçtiği “açık kapı bırakmak”, “altın anahtar her kapıyı açar”, “Allah gümüş kapıyı kaparsa altın kapıyı açar”, “arka kapıdan çıkmak”, “at çalındıktan sonra ahırın kapısını kapamak”, “avrat/kadın malı, kapı mandalı”, “aynı kapıya çıkmak”, “(bir yeri) komşu kapısına çevirmek”, “(birisinin) kapısını aşındırmak”, “(birisinin) kapısını çalmak”, “çalma elin kapısını, çalarlar kapını”, “deniz dalgasız olmaz, kapı halkasız” gibi) pek çok atasözü ve deyim bulunmaktadır.

Türkülerimizde de kapı imgesi bolca kullanılır. Sözgelimi gurbette bulunmak ve gurbette çalışmak el kapısı olarak nitelenir. Âşık Veysel, bir türküsünde insan hayatını yol ve kapı kavramlarıyla anlatmaya çalışmıştır. Bu metaforlar dünya hayatının geçiciliğini anlatması bakımından önemlidir. O’na göre dünya, iki kapılı bir han’dır. İnsan ise, uzun ince bir yol’dadır. İnsan, bir kapıdan girer ve diğer kapıdan çıkar; dünya, uzun ve ince yolun duraklarından birisidir. Esas olan ebedi hayattır. Dünya, bu ebedi hayatın kazanıldığı bir sınav mekânından başka bir yer değildir.

Bitirirken kapı sözcüğünün çift anlamlı ve paradoksal bir kavram olduğunu hatırlatmalıyız. Kapı, bir yere girmeye imkân tanıdığı gibi içeri girdikten sonra kapatma işlevi de görür. Başka bir deyişle kapı açan şey olduğu gibi kapayan şey anlamına da gelir. Konumuzla bağlantılı olarak bunun anlamı şudur: Fatiha, bizi bir dünyaya açarken başka dünyalara da kapatır. Bu dünyalar, Fatiha’da sözü edilen gazaba uğrayanların ve sapkınların yollarıdır. Çünkü Fatiha insanları bir seçimle baş başa bırakır. İki kapıdan birini seçmeye zorlar. Bu seçimden sonra Fatiha kapısından içeri girmişseniz, artık kapınızı kapatabilirsiniz.

Kadir CANATAN