Enfâl: “Lütuf” Simgesi

İslam’da ganimet için savaş yapılmaz. Ganimet için yapılan bir mücadele allah yolunda yapılan bir mücadele değildir

Tarih : Mart 07, 2016
Sayı : Temmuz-Ağustos 2013
Konu : İrfan
Yazar :Kadir CANATAN

İSLAM’DA GANİMET İÇİN SAVAŞ YAPILMAZ. GANİMET İÇİN YAPILAN BİR MÜCADELE ALLAH YOLUNDA YAPILAN BİR MÜCADELE DEĞİLDİR.

İSLAM FETİHLERİ, GANİMETLER İÇİN YAPILAN DÜNYEVİ VE SÖMÜRGE AMAÇLI SAVAŞLAR DEĞİLDİRLER.

GANİMET, BİR “FAZLALIK”TIR; YANİ SAVAŞIN AMACI OLMAMAKLA BİRLİKTE SAVAŞIN SONUCU OLAN BİR NİMETTİR. ALLAH, BU NİMETİ BİR LÜTUF VE İHSAN OLARAK NİTELEMEKTEDİR.

Kur’an’ın sekizinci Sûresi olan Enfâl Sûresi, savaş ve savaş sonucu elde edilen “ganimetler”le ilgili olduğu için bu adı almıştır. Enfâl kelimesi, nefl kelimesinin çoğulu olarak, salt dilbilimsel açıdan “fazlalık” anlamına gelmektedir. Başka bir deyişle “bir kimsenin hakkının ya da alacağının ötesinde fazladan aldığı şey” yahut “kişinin yükümlülüğünün üstünde fazladan verdiği şey” demektir. Nafile kelimesi aynı kökten türer ve zorunlu ibadetlere ek olarak yapılan gönüllü ibadetleri ve uygulamaları ifade eder. Enfâl kelimesi Kur’an’da sadece bir kere ve Enfâl Sûresi’nin ilk ayetinde geçmekte ve müfessirler bunun “ganimet” anlamına geldiğinde ısrarlıdırlar. Ganimet,   "bir şey elde etmek"  demektir. Kavram olarak, zorla, at ve develere binip savaşmak suretiyle, Müslümanların müşriklerden aldıkları mallardır. Enfâl Sûresi’nin 41. ayeti, ganimetlerin dağıtımıyla ilgilidir ve müfessirler bu iki ayet arasında bir bağıntı kurarlar.

Bu sure, hicretin ikinci yılında Mekkeli müşriklerle ilk savaş olan Bedir Savaşı sırasında ve Müslümanlar arasında ganimet yüzünden çıkan anlaşmazlıkları çözmek üzere gelmiştir. Sure, savaşı, savaşın çıkardığı sorunları ve sonuçlarının kapsamlı bir özetini vermektedir. Bu nedenle bu sureye “Bedir Sûresi” diyenler de olmuştur. Enfâl kavramının tam olarak ne ifade ettiğini anlamak ve nasıl simgeleştirileceği sorusuna bir cevap bulmak için, ilk önce surenin inişine sebep olan toplumsal bağlamına bakmaya çalışmak gerekir.  

Bedir Savaşı, zaferle sonuçlanmış, böylece Müslümanların morali ve kendilerine olan güveni artmıştır. Fakat bu savaş, Müslümanların ciddi bir şekilde sınandığı ve bazı zaaflarının su yüzüne çıktığı bir olay olmuştur. İlk ayet, savaştan sonra Müslümanlar arasında çıkan bir ihtilafa işaret etmektedir. Savaş sonrasında bir grup asker, savaş sırasında elde ettikleri ganimetleri sahiplenmeye kalkmışlar ve savaşa katılan diğer askerleri dışlamıştır. Diğer askerlerden bir grup, savaş sırasında Hz. Peygamberi koruyor, diğer bir grup ise kaçan düşmanı izliyordu. Askerlerin görevleri farklı da olsa, neticede işbölümü çerçevesinde savaşa katılmışlar ve doğal olarak ganimetten pay almak istiyorlardı. İlk ayetten açıkça anlaşılacağı üzere bu anlaşmazlık üzerine Müslümanlar Hz. Muhammed’e ganimetin paylaşımı konusunda bir soru sormaktadırlar: “Sana Enfâl (ganimetler) hakkında soruyorlar. De ki: “Enfâl (ganimetler), Allah’a ve Resûlü’ne aittir. O hâlde, eğer mü’minler iseniz Allah’a karşı gelmekten sakının, aranızı düzeltin, Allah ve Resûlü’ne itaat edin.” (Enfâl, 8:1).

Bu soru, Kur’an’da “Sana soruyorlar. De ki:…” kalıbıyla Hz. Peygamberimize (s) sorulan on üç sorudan biridir. Genel olarak bu sorulara baktığımızda toplam on üç sorunun beşini “Gayb Alemi”ne ilişkin sorular oluşturmaktadır. Bu bağlamda kıyamet vakti, kıyamet vaktinde dağlar, ruh, azap ve Zülkarneyn gibi konular gündeme gelmektedir. Belli ki bu konular, Arap zihnini en çok meşgul eden konulardı ve hepsi de Mekke döneminde ve Müşrikler tarafından sorulmuştur. Geriye kalan sekiz soru ise, “Dünya Hayatı”na ilişkin sorulardır. Burada zihinsel meselelerden ziyade, toplumsal ve dünyevi meseleler söz konusudur. Hicretten sonra Medine’de kurulan yeni hayatın nasıl inşa edileceğine ilişkin sorular, yerleşik düzenin birçok alışkanlık ve kurumlarını tartışmaya açmış ve bu tartışmalar, sorulan sorularla birlikte Kur’an tarafından bir çözüme bağlanmıştır. Bu bağlamda hilallerin işlevi, Allah yolunda harcama, haram aylarda savaş, içki ve kumar, yetimlerin hukuku, kadınların ay hali, ganimet paylaşımı ve helal-haram sınırlarının belirlenmesi gibi son derece pratik, ama bir o kadar da hayati öneme sahip olan toplumsal sorunlar ve konular yer almaktadır. Söylemeye gerek yoktur ki, bu soruların hepsi Medine döneminde ve Müslümanlar tarafından sorulmuştur.

Ganimetlerin taksimatına ilişkin olarak yapılan ilk açıklama ya da bu konudaki soruya verilen ilk cevap, Arapların ganimetler konusundaki yerleşik geleneklerini tartışmaya açmakta ve savaşın asıl gayesinin ne olduğunu ortaya koyarak, bu geleneğe yeni bir şekil vermektedir. Yukarıda da açıkladığımız gibi Enfâl kelimesi, sözlük anlamıyla “fazlalık” anlamına gelir ve burada “fazladan” elde edilen “savaş gelirleri” anlamında ganimetleri ifade etmektedir. Nitekim Enfâl, “bağışlanan, fazladan bahşedilen” anlamına gelir. Bir kimsenin hakkı olan bir şeye fazladan eklenmesi anlamına gelir. Bu, kul tarafından yapıldığı zaman, kulun farz olan ibadete yaptığı ilaveyi; efendi tarafından yapıldığı zaman ise, kulun hak ettiğinin üzerinde bir lütuf ve ganimet olarak kula verilen ek mükâfatı ifade eder.

Muhammed Esed ve M. Ali Sabunî’ye göre savaşın esas amacı, ganimet elde etmek olmadığı için ganimetlere bu isim verilmiştir. Yani ganimetler, bizzat amaç değil, savaşın sonucunda elde edilen bir “fazlalık”tır. Bu fazlalık, kendiliğinden gelen bir sonuçtur. Ayetin de vermek istediği ders budur: Savaş, ganimet toplamak için yapılmadığına göre ilke olarak hiç kimse ganimetler üzerinde hak iddia edemez. “Ganimetlerin (fazlalıkların) sahibi Allah ve Resûlü’dür”.  Bu cevap, doğal olarak Arapların bildikleri ve alışageldikleri savaş adet ve uygulamalarına ters düşmektedir. Cahiliye döneminde savaşlar, yağma şeklinde yapılır ve yağmadan kim bir pay kaparsa o onun olurdu. Ya da askerler, adına savaş yaptıkları kabile reisine veya devlet başkanına ganimetleri devrederek, bundan hiçbir pay alamazlardı. İlk durumda askerler arasında rekabet ve iç savaş çıkardı; ikinci durumda ise ganimetler, savaşı yapanlara dağıtılmadığı için yine komutan veya kabile reisinden habersiz olarak aşırılırdı. Kur’an, işte, bu eski adet ve uygulamaları değiştirmek üzere önce, bir şeyi açıklığa kavuşturmuştur: “Ganimetler için savaş yapılmaz, dolayısıyla bunlar üzerinde de hak iddia edemezsiniz. Bu hak, Allah ve Resûlü’ne aittir. Sakın, bunların paylaşımı konusunda birbirinizi üzmeyin, eğer üzmüşseniz aranızı düzeltin. Bu konuda son söz, Allah ve Resûlü’ne aittir, onlar ne derse onlara uyunuz.”

Kur’an, bu temel ilke ve espriyi yerleştirdikten sonra, ganimet paylaşımının pratik şeklini, aynı surenin bir başka yerinde detaylı bir şekilde açıklamıştır. “Bilin ki ganimet olarak aldığınız herhangi bir şeyin beşte biri Allah’a, Resûlüne ve onun akrabalarına, yetimlere, yoksullara ve yolculara aittir” (Enfâl, 8:41). Demek ki ganimet, önce beş hisseye ayrılmakta, sonra bunların beşte dördü savaşa katılanlara, geri kalan beşte biri ise Allah’ın peygamberine, onun akrabasına, yetimlere, yoksullara ve yolculara verilmektedir. Burada Hz. peygamber, devlet başkanlığı görevini üstlendiği için beşte birlik hisse, aslında kamuya aittir ve bu kamu malı devlet başkanına ve onun yoluyla çeşitli ihtiyaç kesimlerineayrılmıştır. Bu beşte birlik hisseye Arapça “humus” denilmektedir. Tarihî olarak başkanlık farklı kişilere geçebilir, ama değişmeyen ilke şudur: Ganimetin beşte biri, devlete aittir ve devlet, bunu ihtiyaç sahiplerine dağıtmakla görevlidir.

Bu tür bir paylaşımda, iki kesim arasında adalet gözetilmiştir. İlk olarak savaşa katılma gücüne sahip olan ve savaşın bir getirisi olarak ganimetten pay alan askerlerle, böyle bir imkâna sahip olmayan zayıf toplumsal kesimler arasında bir paylaşım yapılmıştır. İkinci olarak da ganimet sadece bunu toplayan askerlere değil, savaşa katılan tüm askerler arasında eşit olarak paylaştırılmıştır. Dolayısıyla “ihtiyaçtan arta kalanı”nın (Bakara, 2:219), zayıf toplumsal kesimlere vermeyi teşvik eden İslam, bazı durumlarda bunu kişilerin keyfine bırakmayarak, yaptırım gücü olan kesin kurallarla desteklemiştir. Ganimetler konusunda kesinlikle bir düzenleme söz konusudur. Toplumda, her kesim savaşa katılma imkânına sahip olmadığına göre, katılmayanlara da bir pay verilmesi, toplumsal dengelerin gözetilmesiyle ilgili bir anlayıştan kaynaklanmaktadır. Bu anlayışta kimisi “emeği”ne, kimisi de “ihtiyacı”na göre savaşın getirisinden pay almaktadır.

Bu ilkenin ne anlama geldiği, İslamiyet’in sürekli yayılma içerisinde olduğu sonraki dönemlerde (fetih yıllarında) daha iyi anlaşılacaktır. Fetihler boyunca, fetihlere katılan askerler gibi katılmayan toplumsal kesimlerin de refahı artmıştır. Fakat buna rağmen Hz. Ömer, fetihlerin belirli bir kesimi zenginleştirip aristokrat bir sınıf ortaya çıkaracağı korkusuyla, daha sonraki yıllarda savaş yoluyla elde edilen arazileri askerlere dağıtmaktan vazgeçip, devlet/kamu mülkiyetine geçirmiştir. Aslında bu uygulama bile, toplumsal dengeleri gözeten ve bu dengelerin tümüyle bir kesimin lehine ya da aleyhine gelişmesine fırsat vermeyen adil bir siyasetin ürünüdür. Görünürde, nasslara aykırı düşse bile Kur’an’ın ve ilgili nassların ruhuna ve temel esprisine aykırı değildir. Demek ki Müslümanlar, tarihte Kur’an’ın her zaman zahiri nasslarına bağlanıp, dogmatik bir din anlayışına mahkûm olmamışlardır. Tam tersine, nassların maksatlarına ve ruhuna bakıp, temel espriyi yakalamaya çalışmışlardır.

Ganimet ile infak arasında bir benzerlik ilişkisi bulunmaktadır. Nasıl ganimet, savaşa katılsın veya katılmasın insanlara “fazladan bahşedilen” bir nimet ise, infak da insanların zorunlu olmadıkları halde “fazladan yaptıkları” bir iyiliktir. Çoğunlukla “Allah yolunda yapılan harcama” şeklinde çevrilen infak, özgeci İslami sosyal etiğin en temel kavramı olup, Allah ve iyilik yolunda yapılan tüm harcamaları ifade eder. Bu konuda Bakara Sûresi’nde, birçok açıklayıcı ayet bulunmaktadır. “Sana Allah yolunda ne harcayacaklarını soruyorlar. De ki: “Hayır olarak ne harcarsanız o, ana-baba, akraba, yetimler, fakirler ve yolda kalmışlar içindir. Hayır olarak ne yaparsanız, gerçekten Allah onu hakkıyla bilir” (Bakara, 2:215) ayeti de tıpkı, ganimet konusundaki soru gibi, Medine’de Müslümanların sorduğu on üç sorudan biridir. Bu ayetten sonra hemen şu ayet gelmektedir: “Yine sana Allah yolunda ne harcayacaklarını soruyorlar. De ki: “İhtiyaçtan arta kalanı.” Allah size ayetleri böyle açıklıyor ki düşünesiniz” (Bakara, 2:219). Bir önceki ayette, infakın verileceği kesimler sıralanırken, burada infakın kimler tarafından ve nereden verileceğine ilişkin açıklamalar yapılmaktadır. Enfâl veya ganimetler Allah’ın kullarına bir lütfu iken, infak da kulların kullara bir lütfudur. Bu bakımdan biz, Enfâl Sûresi’nin simgesi olarak “lütuf” kelimesini uygun bulduk.

Lütuf kelimesinin anlamından söz etmek, nerelerde ve nasıl kullanıldığına dair örnekler vermek simgenin seçilip anlaşılmasına yardımcı olabilir. Allah insana ya da insan başka bir birine lütufta bulunduğunda ne yapmış oluyor? Sözlüklerde lütuf için bulduğumuz anlamlar şunlardır: Hafif hareket ve ince işlerle uğraşma. Duyunun algılayamadığı şeyler. Önem verilen, sayılan birinden gelen iyilik, yardım, ihsan, inayet, atıfet. Üzerine düşününce; herkesin yapmaya kadir olamayacağı eylem, karşılık beklemeden fayda sağlamak. Yumuşak davranmak. Yumuşak ve ince olmaktır. Memnun edici olmaktır. Sevecen, cana yakın olmak. Yükünü hafifletmek. Şefkat ve sevgi ile yaklaşmak. Cömert bir şekilde ihsan etmektir. Latife: nükteli söz, şaka yapmaktır. İyilik etmek. El-lütfu: Allah’ın tevfiki ve koruması. El-Lâtif: Allah’ın isimlerinden olup, kullarına iyilik ve merhamet edendir.

Anladığımız kadarıyla din iki temel çerçeveden ibarettir. Başka bir deyişle din, her şeyi iki temel ilke üzerine bina etmiştir. Bunlardan biri, “karşılıklılık” ilkesi olup, tüm alışverişlerde (yani sadece ekonomik ve ticari ilişkilerde değil, diğer tüm sosyal ve politik ilişkilerde de) eşitlik ve dengenin gözetilmesini ifade eder. Bunu, Kur’an “kısas” olarak da dile getirir. Kısasta esas olan eşitliktir. Hem Tevrat hem de Kur’an bunu “dişe diş, göze göz” şeklinde kalıplaştırmıştır (Maide, 5:45). Hem cezada, hem de ödüllendirme de eşitlik varsa, burada karşılıklılık söz konusudur. Allah, kulun yaptığı çalışmalara hem dünya hayatında hem de ahiret hayatında karşılık verecektir. Diğer ilke de, “ihsan” ya da “lütuf” ilkesidir. Bu ilke eşitliği aşan ve daha ileri giden bir cömertliği ifade etmektedir. Fakat burada gönüllülük esastır. Hiç kimse, ilkinde olduğu gibi karşılık vermeye zorlanamaz. Kur’an’ın ganimeti, ikinci kategoride ele almış olması çok çarpıcı bir durumdur. Bu nokta dikkate alındığında, Mevdudi’nin gayet yerinde ifade ettiği üzere Enfâl Sûresi’nin ilk ayeti aslında şunu söylemektedir: “Siz Allah’ın nimetleri hakkında mı tartışıyorsunuz? Eğer bunlar savaş ganimetleri değil de Allah’ın lütfu ise, siz kim oluyorsunuz da onun paylaştırmasında söz hakkı iddia ediyorsunuz? Bunların paylaştırılması ancak onları veren Allah’a aittir.” O zaman Enfâl Sûresi’nin ilk ayetinde geçen “Enfâl” kelimesiyle 41. ayetinde geçen “ğanimtum” (ganimet aldınız) ifadeleri arasında bir fark gözetmek gerekecektir. İlk ayette “Enfâl”, daha çok lütuf ve nimet anlamına gelirken, ganimetlerin nasıl paylaştırılacağını söyleyen 41. ayetteki “ğanimtum” (ganimet aldınız) ifadesi doğrudan savaş ganimetlerini ifade etmektedir. 

Bu durumda Bakara Sûresi’nde infakla ilgili olarak ifade edilen “İhtiyaçtan arta kalanı” (Bakara, 2:219) ifadesini, zorunlu olmayan ama Allah tarafından kuvvetle tavsiye edilen bir emir olarak almak gerekmektedir. Başka bir deyişle bu hususta gönüllülük esastır. Her Müslüman birey, gönüllülük temelinde kendi ihtiyacından arta kalanı, başka ihtiyaç sahipleriyle paylaşabilir. İşte, buna “Allah yolunda yapılan harcama” (yani infak) denilmektedir. İslam ahlakçıları, Müslüman toplumun özelliği olan “vasat ümmet” (orta yolu izleyen ümmet) ifadesinden hareketle tüm işlerde altın orta yolu izlemeyi İslam ahlakının bir özelliği olarak ortaya koymuşlardır. Buna göre eşya ile ilişkilerde israf, ifrattır (aşırı ileri gitme); cimrilik ise tefrittir (aşırı geri kalma). Orta yol, tutumlu ve cömert olmaktır. Tutumluluk ile cömertlik arasındaki ilişki de anlamlıdır: Bir kimse tutumlu olduğu oranda cömertlik yapabilir. Tutumlu olur da cömertlik yapmazsa bu cimriliktir. Cömertlik ise, daha önce belirttiğimiz gibi, dinde ihsan ve lütuftur. Demek ki Müslümanlar altın orta yolu tutmadıkça, özgeci olamazlar. Sadece karşılıklılık ilkesi tarafından belirlenen daire içinde kalırlar. Bu daire, İslam’ın minimum olarak tanımladığı bir çerçevedir. Maksimum çerçeve, Allah’ın özelliği olan ihsan ve lütuf ahlakıyla ahlaklanmaktır. Karşılıklılık ilkesi hukukî bir ilkedir, özgecilik ilkesi (yani fedakârlık yapmak ve kendini başkalarına adamak) ise ahlakî bir ilkedir. Eski dilde diğerkâmlık olarak ifade edilen bu ilkeyi şu hadis çok çarpıcı bir şekilde ifade etmektedir: “Kendiniz için istediğinizi mümin kardeşiniz için de istemedikçe kâmil mümin olamazsınız.” Unutmayalım ki, din, İslam’a göre sadece şeriat ya da hukuk değil, aynı zamanda ahlaktır.

Tekrar başa dönecek olursak, İslam’ın ilk savaşı olan Bedir Savaşı’nda Müslümanlar zafiyet gösterdikleri için Allah savaş ve ganimetlerle ilgili hukuk ve ahlakı belirlemiştir. Hem bu savaşta hem de sonraki savaşlarda (sözgelimi Uhud ve Huneyn Gazvesi’nde) ganimet elde etme hırsı, Müslümanlar arasında dağılma ve kardeşlik hukukunun bozulmasına neden olduğu gibi savaşta hezimete de sebep olmuştur. Bu nedenle savaşlar, insanların test edildiği bir deneme ortamı olmuşlardır. Bu ortamlarda gerçek inananlar ile münafıklar, Allah yolunda savaşanlarla ganimet için savaşanlar, doğrularla doğruluk üzere olmayanlar birbirinden ayrılmışlardır. Müslümanların sergiledikleri tutarsızlıkları, Uhut Savaşı’yla ilgili olarak gelen şu ayetler çarpıcı bir şekilde göz önüne sermektedir: “And olsun, Allah, izniyle, onları (müşrikleri) kırıp geçirdiğiniz sırada size olan vaadini gerçekleştirdi. Nihayet sevdiğiniz şeyi (zaferi) size gösterdikten sonra, zaaf gösterdiniz. (Hz. Peygamberimizin verdiği) emir konusunda tartıştınız ve emre karşı geldiniz. İçinizden dünyayı isteyenler de vardı, ahireti isteyenler de. Sonra sizi denemek için onlardan yüzünüzü çevirdi. Kaçıp hezimete uğradınız. Buna rağmen Allah sizi bağışladı. Allah, mü’minlere karşı çok lütufkârdır.” (Âl-i İmrân, 3:152).

İslam’ın öngördüğü ilke ve amaçlar, tarihsel olarak yapılan sınamalarla da iyice açıklığa çıkmıştır ki, İslam’da ganimet için savaş yapılmaz. İslam fetihleri, ganimetler için yapılan dünyevi ve sömürge amaçlı savaşlar değildirler. Ganimet, bir “fazlalık”tır; yani savaşın amacı olmamakla birlikte savaşın sonucu olan bir nimettir. Allah, bu nimeti bir lütuf ve ihsan olarak nitelemektedir. Bunun şahsî bir hak olarak görülmesi ve bunun için yapılan bir mücadele Allah yolunda yapılan bir mücadele değildir.