Giriş

Emanet, kapsamlı kavramlardandır. Sözlükte emniyet ve güven içinde olmak, başkasının hukukuna riayet etmek, sorumluluktan kurtulmak gibi anlamlara gelir.[1] En önemli anlamı, kişinin yapmakla sorumlu olduğu tüm vazifelerin şuurunda olmasıdır. Diğer bir tanıma göre, Allah Teâlâ’nın emir ve yasaklarına göre hareket etmektir.[2]

Emanet, yer ve göklerin yüklenmekten çekindikleri bir sorumluluktur. Kelime yapısıyla imanla aynı kökten gelir. Yani, emanet imandır, iman emanettir. Enes bin Malik, şunu rivayet eder: Hz. Peygamber, her hutbesinde şu hususu tekrarlardı: “Emanete riayet etmeyenin imanı, verdiği sözü yerine getirmeyenin de dini yoktur.”[3]  Keza, Hz. Peygamber, “İslam toplumlarında ilk kalkacak olan erdemin emanet olacağını[4], mü’minin her ahlâka bulaşabileceğini, yalan ve hıyanete ise asla bulaşmayacağını,”[5] emanete riayet etmeyen bir toplumda, kıyametin kopmuş olduğunu ifade etti. Yani Emanete riayet etmeyen bir toplumda, kıyamet kopmuş demektir. O toplum, rüşvet ve iltimastan dolayı karışmıştır. Bir adam Resul-i Ekrem’e gelip, “Kıyamet ne zaman?” diye sordu. Resul-i Ekrem, “Emanet zayi edildiği zaman, sen kıyameti bekle” buyurdu. Aynı şahıs, “Emanet nasıl zayi olur?” dedi. Resul-i Ekrem, “Görev (yönetim) ehil olmayanlara teslim edildiği zaman kıyameti gözle” cevabını verdi.[6] Diğer bir hadiste de şöyle buyurdu: “Yaşamın boyunca şu dört hasleti taşıdığın sürece dünyadan kaybın olmaz; Emaneti korumak, doğru konuşmak, güzel ahlâk ve helal lokma.”[7] Meymun b. Mihran da konuyla ilgili olarak şu tespitte bulunmuş: Üç şey, iyi-kötü herkese ödenir: emanet, verilen söz, akrabalık hakkı.[8]

Yahudi ve Hristiyanlar, Allah’ın kendilerine teslim etmiş olduğu kitaplara hıyanet ettiklerinden dolayı, dünya ve ahirette Allah’ın azabına maruz kaldılar.

Müslümanlar, her vesileyle birbirlerine emaneti tavsiye etmekle sorumludur. Sefere çıktıklarında, birbirlerine şöyle duada bulunurlar: “Dinîni, emanetini ve amellerinin iyi bir şekilde bitmesini Allah’a havale ediyorum; yani bu hususları yerine getirmende, O’ndan yardım talep ediyorum.

Bu makalemizde emanetin anlam alanı üzerinde duracağız.

Emanet ve sorumluluk

Sorumluluk, emanetle yakından ilintilidir. Ahlâkiyatçılar, sorumluluğu “kişinin ilahî emirleri yerine getirip, yasaklardan sakınma kabiliyeti; hesap vermesi gereken durum veya yetenek” şeklinde tanımlar. Tanımın açılımı şöyledir: Sözgelimi ilim sahibi birine, “ilmin ile Allah için, kendin için, ailen, kabilen, milletin, bölgen ve bütün insanlık için ne yaptın?”[9] Soruları yöneltilir.

Kişinin sorumlu olduğu durumlar

1-Emir vermek ve azmettirmek. Başkalarının meydana getirdiği bir fiil ve eyleme sebebiyet verenler veya azmettirenler, müdahalelerinden dolayı sorumludurlar.

2.Bir hayır veya kötülüğe öncülük etmek. Hayra öncülük eden, onu işleyen gibidir. Kötülüğü emerden veya yaptıran da onu yapan gibidir.

3. Kötü örnek olmak. Kim iyi bir çığır açarsa, onu işleyenin sevap aldığı kadar sevap alır. Kim de kötülüğe öncülük ederse, onu yapan kadar günah kazanır.

4. Kötülüğe ses çıkarmamak. İnsan meydana gelen kötülüğe karşı el, dil ve kalp ile karşı çıkmakla emrolunmuştur. Yani, herkes bulunduğu ko­num ve sahip olduğu imkânlara göre kötülüğü önlemekle sorumlu­dur.[10] “Ey iman edenler! Allah’a ve Resulüne hainlik etmeyin. Bile bile aranızdaki emanetlere de hıyanet etmeyin.”[11] âyeti ve “Sizden kim bir kötülüğü görse onu eliyle değiştirsin, gücü yetmezse diliyle değiştir­sin. Ona da gücü yetmezse kalbiyle değiştirsin ki bu imanın en zayıf derecesidir.”[12]hadisi, hesap vermekle yükümlü olduğumuz kaza/yargı mercilerini bildirmekte­dir. Âyetin, Allah’a hainlik etmeyin bölümü, bir dinî sorumluluğu, kendi emanetlerinize de hainlik etmeyin bölümü, beşeri ve ahlakî so­rumluluğu ifade eder.

“Ve de ki: ‘Çalışın!’ Çünkü yaptıklarınızı sonra hem Allah görecek hem Resulü hem de müminler. Hepiniz mutlaka o gizli ve açığı bilen Allah’ın huzuruna götürüleceksiniz; o zaman O, size neler yap­tığınızı haber verecek.[13] âyetinin O, size neler yap­tığınızı haber verecek bölümü, ilahî mahkemeyi temsil etmektedir. Resul de sonra yaptıklarınızı görecektir ifadesi, beşerî mahkemeyi temsil etmektedir. Herkes yaptığını görecek­tir ifadesi de vicdanî mahkemeyi oluşturur. Âyet, beşerî otoriteyi iki çeşide ayırmaktadır; Birincisi merkezî otoritedir. O da çeşitli devlet kuruluşlarından meydana gelir. Devlet başkanı bunu temsil eder. O, merkezî otoritenin remzi ve unvanıdır. İkincisi, âdem-i merkeziyet­tir. Bunun sınıfları pek belli edilmemiştir. Ancak yerinden yönetim, halkın doğrudan doğruya yönetime katılmasıyla olur. Bu iki idare şekli âyet-i kerimede iki kelime ile izah edilmiştir.

Şayet biz, bu Kur’an’ı bir dağın üzerine indirmiş olsaydık, andolsun ki onu Allah korkusundan saygıyla baş eğmiş, paramparça olmuş görürdün.”[14] âyetine göre de insan Allah Teâlâ’nın emir ve yasaklarına karşı emin olmayı; yani sorumluğu üzerine alan tek yaratıktır.

Emanetin Anlam Alanı

Emanet, İslamî terminolojinin en kapsamlı kavramlardan birisidir. Emanetin anlam ve önemini beyan eden şu âyet birçok âlimi meşgul etmiş ve onları uzun süre üzerinde düşünmeye sevk etmiştir.Biz, emaneti göklere yere ve dağlara sunduk da onlar onu yüklenmeye yanaşmadılar”[15] Bunlardan birisi çağdaş âlim, düşünür Merhum Ali Tantâvi’dir. Şöyle der: İnsanın gök ve yerden farklı yönünü bulmaya çalıştım. İnsan dışında tüm varlıklar, Allah’ın yarattığı yasa ile hareket ederler. Melekler, Allah’a isyan etmeden emrolundukları gibi hareket ederler. Güneş, kendisine gösterilen yörüngede döner, gider. Kendisine tayin edilen yörüngeyi milim geçmez, geçse kâinat yanar gider. Suyu oluşturan oksijen ve hidrojen oranı bellidir. İnsan ise diğer tüm varlıklardan farklıdır. Allah ona akıl ve irade vermiş, iki yol göstermiş, ihtiyacını yerine getirecek organlar bahşetmiştir. Allah’ın dilemesiyle istediğini yapar. Allah’ın dilemesi ona yol göstermesi ve güç vermesi demektir. İnsan, iradesiyle havaalanına gider. Uçak onu istediği şehre götürür. Ancak nereye gideceğine kendisi karar vermiş ve istikametini belirlemiştir. Uçaksız gidememesi Allah’ın iradesi olmadan bir şey yapamaması gibidir. Allah dilemezse o gidemez. Gidecek yöne ise kendisi karar vermiştir. Tehlikeli ve uygun olmayan bir yere gitmişse, başkasını sorumlu tutamaz; zira aynı noktayı kendisi seçmiştir. ‘Niçin daha uygun, daha refah yere gitmedim ‘diye başkasını sorumlu tutamaz.  Ayette geçen “emanet/irade arz” ının tefsirine gelince, âyeti yıllarca düşündüm, hocalarıma arz ettim, ilgili kaynaklara başvurdum. Sonunda şöyle düşündüm: Annem beni batnında taşıdı. Dünyaya ne zaman ve nasıl getirdi. Kendimi fark etmeden önce de vardım. Bana söylenenleri tasdik ettim. Zira söyleyen sadık ve güvenilir insanlardı. Onları doğruladığım halde neden Yaratanımı, Cibril’i ve Peygamberleri doğrulamayayım? Dekart’ın “düşünüyorum, öyleyse varım” sözü belki gaye ve söyleniş biçimi olarak doğrudur. Ancak anlam ve doğruluğu tartışılabilir. Zira “olmadığım zaman düşünemem” tezi yanlıştır. Annemin batnında var olduğum halde düşünemiyordum. Bebekler de öyledir; Vardırlar ancak düşünemiyorlar. Öyleyse âyette geçen “emanet” ifadesi, insanı cennet veya cehenneme götürecek olan “seçme hürriyetidir.”[16]

Heytemî ise, ahlâk açısından emaneti şöyle tarif eder: Emanet, Allah Teâlâ’nın emir ve yasaklarına riayet etmektir.[17] Her organda Allah Teâlâ’nın bir emaneti bulunmaktadır. Söz gelimi, dili yalan, gıybet ve çirkin sözlerde kullanmamak keza, kulağı, harami dinlemede kullanmamak, kalp ve düşünceyi haram düşünce ve inançlarda kullanmamak emanet kapsamındadır. [18]

Sahip olduğumuz maddi ve manevi tüm değerler, sorumlu bulunduğumuz sorumluluklar birer emarettir.

Yani, Kur’an emanettir, İslâm emanettir, namaz emanettir, abdest emanettir, ölçü emanettir, tartı emanettir, aile emanettir, bedenimiz emanettir, akıl emanettir, mal emanettir, ömür emanettir. Mükellef kişi, her emanetin korunmasından ve emir olunan yer ve biçimde kullanılmasından sorumludur.[19]

 İlim, ulemanın kalbinde emanettir.

“Âlim, yeryüzünde Al­lah’ın emin kıldığı şahıstır.”[20] Allah Teâlâ, onun kalbine ilim emane­tini yerleştirmiştir. Haznedar, muhtaçlara mal dağıtmakla görevli olduğu gibi, âlim de ilmini muhtaç kesime neşreder.[21] İlmin nereden ve nasıl alındığı, nerede kullanıldığı önemlidir. Ulemanın Sultanı lakaplı İzz bin Abdüsselam, beşer olması hasebiyle bir defasında bir konuda yanlış fetva verdiğini fark eder. O günde medya ve iletişim araçları olmadığından, Kahire sokaklarına çıkıp hatasını şöyle düzeltir: “Ey ahâli! Dün şu konuda yanlış bir fetva vermiştim. Haberiniz olsun, onu düzeltiyorum. Onunla amel etmeyin.”[22]

Görev ve her şeyi yerli yerine koymak emanettir.

Kişinin mükellef olduğu görev ve vecibeleri en güzel şekilde ifa edebilmesi için tüm imkânlarını ortaya koyması emanet kapsamındadır. Bu sebeple ehil olmayana makam verilmez. Bir insanın dürüst olması ayrı, idarecilik yeteneği ayrıdır. Her dürüst, idareci olmayabilir. İdarecilik, ehil ve emin ellere teslim edilir. Ebu Zer, takva, doğruluk ve dürüstlükte zirvede olduğu hâlde Hz. Peygamber kendisine idarede görev vermemiştir. Ebu Zer nakletti: Resul-i Ekrem’den görev talep ettim. Elini omzuma koyarak şöyle buyurdu; “Ya Eba Zer! İstediğin görev bir emanettir; zayıfsın, görevi hakkıyla alıp yerine getirenler dışında, kıyamet gününde sahibi için perişanlık ve pişmanlıktır.”[23]

Kişinin getirildiği makamı kötüye kullanması hıyanettir. Her ne suretle olursa olsun, çalışanların hile ve entrikalarla maaşları dışında bir şeyi zimmetlerine geçirmeye çalışmaları harama teşebbüs etmektir, hıyanettir, bir nevi hırsızlıktır. Resul-i Ekrem şöyle buyurdu: “Kıyamet gününde her hainin başucuna, yaptığı hıyaneti nispetinde yükselecek bir sancak dikilecek.”[24], “İğne veya daha kıymetli bir şeyi zimmetine geçiren memur, kıyamet gününde onu yanında taşıyarak Allah’ın huzuruna gelir.” Râvi der ki: Ensar’dan ve hâlâ siması hayâlimde olan siyah bir adam; “Ey Allah’ın Resulü! Beni görevden al, dedi. Resul-i Ekrem, Görevinden neden ayrılmak istiyorsun?” dedi ve talebini kabul etti.”

Teslim alınan emanetler, gayrimüslimlere de ait olsa sahiplerine verilir. Hicret esnasında Hz. Peygamber, almış olduğu bazı emanetleri, müşrik sahiplerine iade etmek üzere Hz. Ali’yi yerine vekil tayin etti. Hâlbuki söz konusu müşrikler, Resul-i Ekrem’i vatanından hicret etmeye zorlamış ve güç durumda bırakmışlardı.

Rüşvet, yakınlık ve iltimastan dolayı, daha ehliyetli kişi varken başkalarını göreve getirmek büyük bir hıyanettir. Resul-i Ekrem şöyle buyurur: “Kim daha ehil varken, başkasına görev verirse, Allah’a, Peygamber’e ve Müslümanlara hıyanet etmiştir.”[25]  Farklı bir rivayette şöyle denilmiş: “… Allah’ın lanetine müstahak olur. Allah Teâlâ onun, farz ve sünnet ibadetlerini kabul etmez ve onu cehenneme atar.”[26]  

Allah’ın bahşettiği duyu organları, nimet, mal ve çocuklar birer emanettir.   Bunları Allah’ın murat ettiği istikâmette kullanmaya dikkat edip, birer emanet olduklarının şuurunda olmak gerekir.

Emanetin bir çeşidi de bulunduğumuz meclisin hukukunu muhafaza edip, konuşulan sır ve haberleri ifşa etmememizdir.

Jurnalcilik ve sır ifşa etme yüzünden akrabalık ve arkadaşlık bağları kopup, maslahatlar yok olmaktadır. Resul-i Ekrem şöyle buyurur: “Biri, başkasına bir söz söyleyip ayrılırsa, söylenen söz onun yanında emanet olarak kalır.”[27] Meclislerde konuşulanlar, edep ve ahlâk kuralları çerçevesinde kaldığı müddetçe muhafaza edilir; ancak, edep ve ahlâk kuralları dışına çıkıyorsa muhafaza edilmelerine gerek kalmaz. Bir Müslüman, bulunduğu bir toplantıda kötü niyet sahiplerinin başkalarına zarar gayesiyle komplolar tertiplediklerini görürse, imkân dâhilinde önlemeye çalışır.

Allah indinde korunması gereken emanetlerden birisi de özellikle eşler arasında cereyan eden ailevi ilişkilerdir.

İslâm ahlâkında aile arasında cereyan eden konular emanet kapsamındadır, mutlak anlamda korunması gerekir. Ailede, özellikle eşler arasındaki vuku bulan hususlar, ne kadar yakın olurlarsa olsunlar hiç kimseye açılmaz. İfşa etmek veya açmak İslam’ın haram kıldığı eylemlerdendir. Yezid kızı Esma nakletti. Resul-i Ekrem, içinde kadın ve erkeklerin hazır bulundukları bir topluluğa şöyle buyurdu: “Zaman zaman erkekler, eşleriyle aralarında olup bitenleri ifşa ederler (Bu sırada oturanları bir sessizlik kaplar). Râvi müdahale ederek şunları der: ‘Evet Allah’a yemin ederim ki bu doğrudur, bu çirkin eylemi hem kadınlar hem de erkekler yapmaktadır.’ Bunun üzerine Resul-i Ekrem şöyle buyurdu: “ Sakın öyle yapmayın, benzer girişimler, ailenin mahrem sırlarını ifşa eden şeytani hareketlerdir.”[28]

Hulasa, insanın Rabbine, nefsine ve eşyaya karşı sorumlu bulunduğu üç husus emaneti oluşturmaktadır. Bunlardan birini ihlal etmek hıyanet kapsamına girer. İnsanın rabbine karşı sorumluluğu, Allah’ı birlemek, ortak koşmadan O’na ibadet etmek, her zaman O’nu görüyormuş gibi, O’nu murakabe etmektir. Topluma karşı sorumluluğu, toplumun hakkını gözetmek, insanları aldatmamak, eşyaya zarar vermemek, başkasının hukukunu zayi etmemek, zekât, yardım vesaire vecibeleri yerine getirmek. İnsanın nefsine karşı sorumluluğuna gelince, onu Allah’ın emrettiği yerde kullanmak, yasaklardan uzaklaştırmak, dünya ve ahirette karşılaşılacak tehlikelerden korumaktır.

Abdulcelil CANDAN

[1] Rağib, Müfredat, ilgili madde.

[2] Heytemi, Zevacir, 1/516.

[3] İbn Hanbel, Müsned, 3/134.

[4] Heysemi, Mec’me’u’z-Zevâid, 7/321.

[5] İbn Addi’, a.g.y.

[6] Buhari, Hadis no: 91.

[7] İbn Hanbel; Müsned, 2/177.

[8] Gazali, Muhammed, Huluku’l-Müslim, s.123.

[9] Draz, Muhammed Abdullah, İslâm’ın İnsana Verdiği Değer, Çev. Nureddin Demir, İstanbul, 1983, s.82.

[10] Draz, a.g.y.

[11] Enfal, 8/27.

[12] Müslim, İman,78.

[13] Tevbe, 9/105.

[14] Haşr, 59/21.

[15] Ahzab, 33/72.

[16] Candan Abdulcelil, Kur’an Okurken Zihne Takılan Âyetler, s.393.

[17] Heytemi, Zevacir, 1/516.

[18] Heytemi, a.g.y.

[19] İbn Kesir: Tefsir 3/178.

[20] Bkz. Münavî, Feydu’l-Kadir, 4/487.

[21] Münâvî, a.g.y.

[22] Tantâvî, Ali, Ricâlün mine’t-Tarih, s.253.

[23] Müslim, İmâret, 17.

[24] Buhari, Cizye, 22.

[25] Buhari, Hadis no: 2592.

[26] Hakim, 4/92.

[27] Ebu Davud, 2/234.

[28] Ebu Davud, 3/323.