Kur’an’ı yine kendisine tefsir
ettirecek olursak
Söz konusu emanetin Allah’ın yeryüzündeki
hilafeti
Olduğunu anlamakta zorluk çekmeyiz.

Mustafa İSLÂMOĞLU

Allah, varlığı “kef, nun كُنْ”   tezgâhından çıkarınca, emaneti onlara arz etti; gökler, yer ve dağların (bütün varlığın) içtinap ettiği emaneti insan yüklendi, belki de insana yüklendi. Varlıklar, yaratılış formatlarının bu vazifeye uygun olmadığını hal diliyle ifade etmişlerdi… Artık sözün tükendiği, sözün tüketilmemesi gereken bir zaman dilimine girilmişti… O; oluş ve eylem süreciydi. Ayet de öyle demiyor mu? “Ve leyse lil insani illa ma se’â/ İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır”. İnsan için ancak söylediğinin karşılığı vardır/ Ve leyse lil insani illa ma gâle”, değil. Zaten insan yaptıkları değil midir?

Emaneti ifa edecek olanlar Kur’an’la inşa olunmuş benliklerdir. Benliğin Kur’an’la inşa oluşu, ampulün içine elektrik gelmesi gibidir ki Nur Sûresi’nin 35. âyetine bir de bu gözle bakılmalıdır. Çünkü gökler ve yer (kâinat) sünnetullaha inkiyad ettikleri için varoluşlarını devam ettirmektedir. İnsanın varoluşu bu yasanın dışına çıkabilir mi?  Bu noktada insanın dört zindanından biri olan benlik nasıl aydınlanacak?

Emaneti yüklenmek, insanın kendisinin de içinde bulunduğu, Kur’an, kâinat ve hadisat kitaplarını vahiy referanslı okuyarak ve her an güncelleyerek gereğince amel etmek değil midir? Bu eylemi yapabilecek ontolojik yapıya insandan başkası da sahip değildir. İşte Ahzab Sûresi’nin 72. âyeti de temsili bir dille bu hadiseyi beyan etmektedir: “Gerçek şu ki, Biz (akıl ve irade) emaneti(ni) göklere, yere ve dağlara sunmuştuk; ama (sorumluluğundan) korktukları için onu yüklenmeyi reddettiler. O (emanet)i insan üstlendi; zaten o, daima haksızlığa ve akılsızlığa son derece meyyal biridir.”

Ahzâb Sûresi’nin 72. âyeti üzerinde yapılan yorumların hiç biri emanet kelimesinin, âyetin bağlamındaki anlamıyla birebir örtüşmemektedir. Fakat bu konuda söylenenlerin hepsi emanetin kapsamı dâhilindedir. Kur’an’ın bütünlüğü açısından bu âyette geçen emanetin, maddi anlamda Allah’ın insana verdiği bir emanet anlamı yoktur. Allah ile kul arasında maddi bir alışveriş olamaz. Âyette tekvînî bir sunuş ve kabul vardır. Dolayısıyla âyetteki emanet, “sorumluluk” anlamına gelmektedir. Allah, bu sorumluluğun sıradan bir sorumluluk olmadığını zihinlerde yerleştirmek için; sorumluluğu sunuş ve kabul şeklinde, sembolik bir dille somutlaştırmıştır.

Benlik vahiyle sulanınca insanı kâmil ağacını, inkârla sulanınca Firavun gibi küfrün elebaşlarını çıkaran tarafsız bir çekirdektir. Bu anlamda insanlık tarihi benliğin savaşıdır.

Vahiyle beslenen benlikler (peygamberler ve âdil hükümdarlar) dünyayı küçük bir cennete, küfürle beslenen benlikler dünyayı cehenneme çevirmişlerdir. Benlik, anlam kitaplarıyla dolu varlık sandığının anahtarıdır. Anlamla ve vahiyle bağını kopardığında paslanır ve fonksiyonunu icra edemez. Anlamla bağını koparması ifrat ve tefrite düşmesi, vasat yoldan sapmasıdır. Bu ise varlığın kıyamete yaklaşması demektir. Çünkü ifrat ve tefrit her türlü fesadın baş amilidir. Varlık, Allah’a şahittir. Bunu, insanlığa ilan edecek olanın insan olması ve onun da bozulması, varlığın reel değil fonksiyonel olarak bunu icra edememesi, hayatın devam etmesini anlamsız kılmaktadır. İşte bu sürecin sonu kıyamettir. Bu, okuyanı olmayan bir kitabın hurdacıya düşmesine benzer. Okunmayan kitap/âlem-i şehadet, başka bir âleme tebdil edilecektir. 14.48*************“Yerin başka bir yere, göğün başka bir göğe dönüştürüleceği ve (bütün insanların) var olan her şeyin üstünde hükümran olan O Tek İlah’ın, Allah’ın huzuruna çıkacakları Gün (O’nun sözü gerçekleşecektir) (İbrahim, 48).   

İşte emanet böyle ağır bir yüktür. İnsan, önce onu yüklendi sonra da unutup savsakladı. Bu cürmünün şahidi âlemdir. Kur’an’la sonlanan bütün vahiylerin merkezindeki tek ve ortak amaç; emanettir. Bir adı da Zikir olan Kur’an, insana bu vazifesini hatırlatan ve yollarını gösteren ilahi bir müfredattır. Diğer müfredatlar, insanı cennete değil, cinnete götürmektedir.

Benlik, akıl, gazap (öfke) ve şehvet kuvvetleriyle örülmüş bir dokumadır. Bu üç kuvvetin ifrat(haddi aşmak), tefrit(normalin altında kalmak) ve vasat mertebeleri mevcuttur. Birey ve toplumun istikamete erişmesi ve istikamette kalması, vasat mertebelerini korumakla mümkündür.

Akıl kuvvetinin ifratı, batılı hak göstermek, tefriti, aklın hiçbir şeyi kavrayamaması hamakat(aptallık), vasatı, hakkı hak bilip ittiba etmek, batılı batıl bilip ondan kaçınmaktır. Diğer bir ifade ile hikmettir. “Hikmet; Allah için kullanıldığında bir şeyi yerli yerinde yaratmak, insan için kullanıldığında bir şeyi Allah’ın takdir ettiği yerde tutmaktır. Mustafa İslâmoğlu”. Vahyi referans almayan eğitim sistemleriyle insanlar sürüleştiriliyor. Çünkü bu sistemler insanın aklına ve kalbine değil; nefsine ve kalıbına hitap ediyor. Akıl ve kalp kalıbına rüşvet veriliyor. Kalıp semirdikçe akıl ve kalp cüceleşiyor. Aklın ve kalbin birey ve toplumun hayatından çıkmasıyla insan beşerleşiyor. Kur’an, aklı ve kalbi alınmış insana beşer (sureten insan) diyor. Âdem’e/insana üflenen ruh; akıl ve kalp aygıtlarının doğru çalışmasını sağlayacak ilahi bir emirdi. Akıl ve kalp fonksiyonunu kullanmayan bir vücudun cesetten farkı kalır mı? Hikmetten sapmış insan ceset hükmündedir. Etrafa koku ve mikroptan (ahlaksızlık, zulüm) başka bir şey yaymaz. İşte İslam’ın akıl, nesil, can ve malı korumayı taahhüt etmesindeki hikmet bu olsa gerekir. Hikmet, ilimle elde edilebilecek bir derinliktir. Kur’an’ın pek çok âyetinde ilme teşvik etmesinin sebebi, aklı korumak olsa gerektir. İlim, aklın ve kalbin bakımıdır.

Hikmet; o şimdi yitiğimiz! Yerini “hükmet” gasbetmiştir.

Gazap kuvvetinin ifratı zulüm, tefriti, hakkını aramamak, her şeye razı olmak, bir yüzüne vurulunca diğerini çevirmektir. Vasatı ise adalettir. Hâkimlere göre adalet; ifrat ile tefrit arsında bir yoldur. Hikmet, iffet ve şecaatten meydana gelir. Adaletin karşıtı zulümdür. Adalet; hüküm/yönetimde, sözde, salihat işlemede ve davranışlarda haktan ayrılmamaktır. Böylelikle Kur’an’ın adaleti emretmesi ve dinin “tevhid ve adalet” üzerine bina edilmesindeki hikmetin kapısı biraz daha aralanmış oluyor. Kur’an’ın adaletle ilgili verdiği mesajlarda bu dört esasa vurgu yapılır. Şu âyetlerde olduğu gibi:

Gerçek şu ki; Allah, adaleti ve iyilik yapmayı, yakınlara karşı cömert olmayı emredip utanç verici ve arsızca olanı, akıl ve sağduyuya aykırı olanı ve azgınlığı, taşkınlığı yasaklıyor ve size (böyle tekraren) öğüt veriyor ki böylece (bütün bunları) belki aklınızda tutarsınız (Nahl, 90).

Allah, size emanet edilen (şey) leri ehil olanlara tevdî etmenizi ve her ne zaman insanlar arasında hüküm verecek olursanız, adaletle hükmetmenizi emreder. Allah’ın size yapılmasını tavsiye ettiği (şey), mutlaka en güzel şeydir. Allah, kesinlikle her şeyi işitendir, her şeyi görendir (Nisa, 58).

Ve rüşt yaşına erişmeden önce yetimin mal varlığına, onun iyiliği için olmadıkça dokunmayın”. (Bütün alış verişlerinizde) ölçü ve tartıya tam olarak, adaletle uyun; (Biz) hiçbir insana taşıyabileceğinden daha fazla yük yüklemeyiz ve bir görüş belirttiğinizde, yakın akrabanıza karşı olsa da adil olun. Allah’a karşı taahhütlerinize (daima) riayet edin: bunu Allah size emretti ki ders alabilesiniz (En’am, 152).

Adalet, uygulama alanı en geniş olan bir düsturdur. Hz. Ömer’in (ra) dediği gibi “Adalet, mülkün/yönetimin temelidir”.

Şehvet kuvvetinin ifratı, haram helal tanımamak, tefriti, helale de istek duymamak, vasatı ise iffettir (Cürcani, Tarifat). Şehvet kuvveti yeme, içme, giyme, konuşma, uyuma, gezme vb. insan nefsinin hoşuna giden hallerin hepsini kapsar. Bunların hepsine dair Kur’an hattı vasatı “Yiyiniz, içiniz israf etmeyiniz…” (A’raf ,31) gibi ayetleriyle çizmiştir.

Kur’an’ın nüzul sebebi insandır. Kur’an, hamd ile (Fatiha, 1) başlar, nas ile (Nas, 6) biter. Yani hedefi insana hamdı/şükrü öğretmektir. Hamd ise israf etmemekten, bütün fillerde dengeyi muhafaza etmekten ve yaratılış gayesini unutmamaktan ibarettir. Kur’an dünya ve ahiret kelimelerini 115’er kez zikretmekle bize dengeyi gösterir. (el-Mu’cemu’l-Müfehres).

İffet; konuşmanın, yemenin, giymenin ve diğer beşeri ihtiyaçlar için Kur’an’ın vasat olarak koyduğu bir süstür. Böylece, Kur’an’ın zinayı haram kılarken, evliliği teşvik etmesi, “israf etmeyin” emirlerindeki hikmet ile daha iyi anlaşılmış olur. İffetli duruş, yüzü Kâbe’ye, akıl, kalp ve ruhu batıya dönük bireylerle gerçekleşecek bir olgu değildir.

Akıl kuvvetinin vasatından Peygamberler, Sıddıklar ve Allah dostları; ifrat mertebesinden materyalistler ve ahireti inkâr eden dehriler çıkmıştır.

Gazap kuvvetinin ifrat mertebesinden, Nemrut, Firavun, Ebu Cehil ve Çağdaş Firavunlar; vasat mertebesinden adil halifeler (Hz. Ömer, Ömer B. Abdulaziz v.b.) ve hükümdarlar çıkmıştır.

Şehvet kuvvetinin ifrat mertebesi cimrilik, fuhuş, fesat, her türlü haramları irtikâp etmek gibi kötü ahlâk netice verir. Vasat mertebesi ise doğruluk, salih ameller, günahlardan kaçmak gibi güzel halleri doğurur.

Benlik, sıratı müstakime erişmek ve oradan daha da yücelere çıkmak için; akıl kuvvetinin hikmet, gazap kuvvetinin adalet, şehvet kuvvetinin iffet mertebesini korumak ve bunu meleke haline getirmekle insan-ı kâmil olma yoluna girer ve o yolda yürür.

Emaneti ifa etmek, hikmet, adalet ve iffet kumaşlarından dokunmuş bir elbiseyi taşıyabilecek şahsiyetlerin işidir. Ancak bu şahsiyetler yeryüzünün halifeliğini, tevhidin temsilciliğini yani emaneti yüklenebilirler.

Kur’an, bütün asırlarda bu emaneti ifa edecek insanları yetiştirecek Rabbani bir müfredattır. Emaneti yüklenecek kişi, hem emin hem de emaneti kaldırabilecek ve taşıyabilecek donanıma sahip olmalıdır. Kur’an’da, peygamberlerin “el-emîn” olarak nitelenmesi, onların hem emanet sıfatlarını hem de risâlet emanetini kaldırabilecek donanıma sahip olduklarını gösterir.

Diğer varlıklardan farklı olarak insanın yeryüzünü imar etme, adalete dayalı bir toplum oluşturma gibi görevleri vardır. Bu çerçevede her şey ona emanet edilmiştir. İnsanlar toplumdaki en küçük birim olan aileden ülkeye hatta tüm dünyaya kadar sorumluluğu geniş emanetlerle karşı karşıyadır. Önemli olan insanın, bunun farkında olması ve sorumluluğunu yerine getirmesidir.

İnsanın referans aldığı inanç sistemi, benliğinin/kişiliğinin oluşumunda önemli bir role sahiptir. İnsanı, kendi varlığının bilincine vardıran ve eylemlerinde sorumluğunu bildiren din olgusudur. Din, bu etkisinin yanında bir de toplumsal sorumluluk üzerinde etkiye sahiptir. Baskın karakter olduğunda kültürü de biçimlendiren yine din olgusudur. Din, kültüre yön verdiğinde medeniyet; kültür dine yön verdiğinde ise mimsiz medeniyet (deniyet) zuhur eder. Din, insana kendi varlığının ve kâinatın insanlığın hizmetine sunulmuş bir emanet olduğunu ilam eder.

İnsanın, bedene ait olan bu kuvvetleri tarafından, fiillerini kontrol edip vasatta tutması, daha üst kuvvetler (kalbi kuvvetler) tarafından kontrol edilmesiyle mümkündür. Bunlar: İrade, gayelilik, sorumluluk, fedakârlık, umut, güven/eminlik, sabır, sıdk/dürüstlük.

Bunlardan irade, gayelilik, sorumluluk ve sabır insanı bu yolda yürüten iç dinamiklerdir. Bunlar, önde gidenlerin vasıflarıdır. Fedakârlık, umut aşılamak, güven vermek ve dürüstlük sergilemek ise diğer insanları bu çekim kuvvetinin etrafında, yörüngeden çıkmadan gezdiren değerlerdir.

İrade, insan eylemlerine yön veren kalbi bir kuvvettir. Yanlış ve kötü olandan uzaklaşıp, doğru ve iyiyi tercih etmektir. İnsan, iradesiyle doğru ya da yanlış yolu seçmekte özgürdür. Kur’an’da özgürlüğün insana bağışlandığına dair âyetler mevcuttur. Misal olarak:

“Biz Ona yolu gösterdik; (artık o) ya şükredici olur ya da nankör.” (İnsan, 3). “Hak Rabbinizdendir; artık dileyen iman etsin, dileyen küfre sapsın.”(Kehf, 29). Allah, eğer insanlar kendilerini değiştirmek için bilinçli bir seçimde ve girişimde bulunurlarsa, onların şartlarını değiştirecektir.

Gayelilik, insanı diğer bütün varlıklardan ayıran en önemli vasfıdır. Gayelilik, Allah’ın varlığa vurduğu mühür, şuur kuvvetinin vücut bulmuş şeklidir. İnsanın eylemlerinde amaç gözetip, hedef tayin etmesini gerektirir. Kur’an, her şeyden önce yaratılışın mutlak bir amacı olduğunu çeşitli vesilelerle tekrarlar. Biz gökyüzünü, yeryüzünü ve ikisi arasında bulunan şeyleri batıl olarak yaratmadık. Bu, inkâr edenlerin zannıdır. Ateşten (görecekleri azaptan) dolayı vay o inkâr edenlere. (Sad, 27). Hz. Peygamber, çevresindekilere hep aktif olmayı tavsiye etmiş, zamanını amaçsızca ve boş geçirenleri aldanmış ve zarar etmiş kimseler olarak tavsif etmiştir. (Buhari, Rikak 1).

Sorumluluk, insanın hür iradesi ile yapıp ettiklerinin bilincinde olması ve sonuçlarını kabul etmesidir. İnsan, sorumluluğu dışarıdan yüklenen bir yük olarak değil, ontolojik yapısının zorunlu bir gereği olarak görmelidir. Yani insan yaratılıştan, tabiatı gereği sorumludur. Sorumluluk duygusu korku eksenli değil, sevgi eksenli olmalıdır ve insan, özgürlüğü oranında sorumlu tutulmuştur. Âyet ve hadiste bu meseleye dair misaller mevcuttur:

“Kim kötülük işlerse, kendi nefsine kemlik etmiş olur.” (Nisa, 111). “Herkesin kazandığı iyilik kendine, işlediği fenalık yine kendinedir.” (Bakara, 286). “Hepiniz çobansınız ve her biriniz mesuliyeti altında bulundurduğunuzdan sorumlusunuz. Devlet adamı ya da yönetici çobandır ve yönetimi altında bulundurduklarından sorumludur. Kadın, kocasının evinin çobanıdır ve ondan sorumludur. Dikkat ediniz! Hepiniz çobansınız ve her biriniz mesuliyeti altında bulundurduklarınızdan sorumludur.” (Buhari, En’am 36).

Fedakârlık, başkalarını kendine tercih etmek; başkalarının ihtiyaçlarına ya da olumlu istek ve arzularına öncelik tanıyarak bunların gerçekleşmesinde kendi çıkarlarını ikinci planda tutmak ve duruma göre çıkarlarından tamamen vazgeçmektir. En üst mertebesi Haşr Sûresi’nin 9. âyetinde örneği bildirilen “îsar” hasletidir. Manevi bir değer ortaya koyabilmek, insanın benliğini cemaat/ümmet havuzunda eritmesiyle mümkündür. Negatif benliğin hükümferma olduğu yapılarda oluşun maya tutması imkânsızdır.

Kur’an-ı Kerim, samimi dindarları tanımlarken  “Onlar ki hem bolluk hem de darlık zamanında (Allah yolunda) harcarlar.” diye belirtir (Âl-i İmran, 134) ve bu konuda en güzel örneği Ensar’ın ortaya koyduğunu bildirir: “Önce bu yöreyi yurt edinmiş ve (gönüllerine) imanı yerleştirmiş olanlar (arasındaki yoksullara da ganimetin bir kısmı verilecektir), bir sığınak arayışı içinde kendilerine gelenlerin hepsini seven ve başkasına verilmiş olanlara karşı kalplerinde hiçbir haset olmayan, aksine kendileri yoksulluk içinde bulunsalar bile diğerlerini kendilerine tercih edenler: işte böyleleri, açgözlülükten korunanlardır, onlardır mutluluğa ulaşacak olanlar! (Haşr, 9).

Umut, Kehf Sûresi’nin 58. âyetinde Allah, kendisini iki isim sıfatıyla;  bağışlaması bol (El-Gafûr) ve merhamet sahibi (zurrahme) tanıtmakta, inananları düşmekten ve gevşemekten sakındırmaktadır. Birçok âyet, umutsuzluğu yasaklamakta ve müminleri bu konuda uyarmaktadır. “De ki ey kendilerine karşı haddi aşan kullarım! Allah’ın rahmetinden umudunuzu kesmeyin. Zira Allah bütün günahları bağışlar.” (Zümer,  53).

Güven/eminlik, insan ahlâkının en önemli özelliklerinden olup Peygamberlerin de sıfatlarındandır. Güven, ümmet/toplum halısını tutan ilmekler gibidir. Toplumun her kesiminde ve her alanında ekmek ve su gibi ona ihtiyaç vardır. Çürüyen toplumlar güvensizlikten, yeşeren toplumlar güvenden yeşermiştir. Anne babanın çocuğa, çocuğun anne babasına; eşlerin birbirine; amirin memura, memurun amire; işçinin işverene, işverenin işçiye; satıcının müşteriye, müşterinin satıcıya güven duyduğu bir toplum, sağlıklı bir yapıya kavuşmuş olur.

Güven timsali ve Kur’an’ın “Gerçek şu ki, Allah’ı ve Ahiret Günü’nü (korku ve umutla bekleyen) ve O’nu her daim anan kimseler için Allah’ın Elçisi güzel bir örnek teşkil eder. (Ahzab, 21) numune-i imtisal gösterdiği Hz. Peygamber (s) “Mü’min, insanların kendisine güvendiği kimsedir. Müslüman, dilinden ve elinden Müslümanların salim olduğu kişidir. Nefsim kudret elinde bulunan Allah’a yemin olsun ki kötülüklerinden komşusunun emin olmadığı kimse cennete giremez.” (Müsned, III/54). “Emanet(e riayet)i olmayanın, imanı yoktur.”(Müsned, III/135,154) sözleriyle bu meseleye son noktayı (iman=emanet) koymuştur.

Sabır, acıya, üzüntüye ve sıkıntıya katlanma, haksızlıklar karşısında nefsi tepkilerden alıkoyma; elde edilemeyen şeyler için kendini zapt etme ve tahammül etme… “Olabilecek şeyleri telaşa kapılmadan bekleme, sebat gösterme, nefsine hâkim olma…” (Mehmet Doğan, Büyük Türkçe Sözlük) anlamlarına gelmektedir. Istılahta ise nefse haz veren şeyleri terk etmek, kaza ve kaderin tecellilerine karşı şikâyete bulunmamak, elem, bela ve musibetler karşısında sızlanmamak gibi manalarda kullanılmıştır.

İnsanın bu zorlu yürüyüşte -emaneti taşımakta- pek çok sıkıntıya duçar bırakılacağını Kur’an haber vermektedir. “Mallarınızla ve canlarınızla mutlaka sınanacaksınız: Ve doğrusu, hem sizden önce vahiy verilenlerden hem de Allah’tan başka varlıklara ilahlık yakıştıranlardan birçok incitici söz işiteceksiniz. Ama eğer zorluklara sabırla katlanır ve O’na karşı sorumluluğunuzun bilincinde olursanız; bilin ki bu, azimle sarılınacak bir iştir. (Âl-i İmran, 186). Bu zorlu yolda azığının ne olacağını da beyan etmiştir. Siz ey imana ermiş olanlar! Sarsılmaz bir sabır ve namaz ile yardım arayın; zira unutmayın, Allah zorluklara karşı sabredenlerle birliktedir.” (Bakara, 153).

Sıdk/dürüstlük, peygamberlerin sıfatlarından biridir. Dürüstlük önce insanın kendisine saygısıdır. Bu içte başlayan bir cazibe kuvvetidir. Tıpkı güneşin kendi etrafında dönüp, diğer gezegenleri de kendi cazibesiyle etrafında tutması gibidir. Bu konuda ümmetin her bireyi birbirini uyarmalıdır. Çünkü Kur’an, müminleri birbirinin velileri (dostları) olarak bildirir. “Erkek ve kadın müminlere gelince, onlar birbirlerinin yakınlarıdır: (hep) iyi ve doğru olanın yapılmasını özendirir, kötü ve zararlı olanın yapılmasına engel olurlar…” (Tevbe, 71). Bunun için sorumlu kişiler, etrafındakileri yalaka tabiatlı kimselerden değil, uyaran düzelten kimselerden seçmelidir. Mü’minler birbirlerini kendine doğruyu söyleyen aynalar gibi görmelidirler.

Hülasa olarak: İnsanların çoğu biyolojik olarak bir benliğe sahipken, ruhsal olarak tarih, siyaset ve toplum zindanlarının şekillendirdiği sahte bir benliğe sahiptir. Teknoloji sonucunda üretimin artmasıyla hazlar çoğaltıldı. Bedenin ihtiyaçları karşılandıkça, ruh ihmal edilip aç bırakıldı. Tekasür belası benlikleri kuşattı. Ruh bakımını gerçekleştiremeyen insan, fıtratından uzaklaştı(rıldı). Suya hasret toprak nasıl mahsul bitirmezse, vahiyden mahrum edilen benlikler yaratılış (emanet görevi) gayesini unuttu, çoraklaştı, haz ve hız peşinde koşar oldu. Makamından sükût etti (insanlıktan beşerliğe indi). Ama Allah, insandan ümidini kesmedi. Kur’an, insana emanet görevini hatırlatmaya devam ediyor. Mü’min hikmet, adalet ve iffetle donanmalıdır. Sanal gündemleri bırakarak, gerçek gündemler ihtiva eden Rabbani Müfredat Kur’an ile kendine vahyolunuyormuş gibi yeniden diyaloga geçmelidir. Yoksa emanet ömrünü heba edip, yeryüzünün emanetçiliği vazifesini ifa edemeyecek ve emanete hıyanet cezası çekecektir.

Haydar ÖZTÜRK