Sözlükte “güvenmek, korku ve endişeden emin olmak” manasına gelen emanet, hıyanet kelimesinin karşıt anlamlısı olarak kullanılmaktadır. Emanet kelimesi terim olarak ise, “bir kimseye koruması için bırakılan mal ve eşya” şeklinde tarif edilmektedir. Fakat bu anlamın yanında insanın sahip olduğu ve kendisine geçici olarak verilmiş bulunan ruhî, bedenî, malî imkânları da kapsadığı belirtilmektedir. (Toksarı, 1998, 11: 81).

Emanet, insanın güvenilir olması, kendisine herhangi bir şeyin korkusuzca teslim edilip, tekrar geri alınabilmesi demektir. Saklanmak üzere bir kimsenin yanına bırakılan şeye de emanet denir. Emanet çok çeşitlidir. Genel olarak emanet, korunmak ve saklanmak üzere birinin yanına geçici olarak bırakılan eşyadır. Allah’ın, insana verdiği beden, organ ve istidatlar da birer emanet sayılır. Her işin başında bulunan kişiye, yaptığı veya yönettiği iş emanettir. Anne ve babaya çocukları emanettir, yöneticilere yönettikleri insanlar, işgal ettikleri makam ve mevkiler emanettir. Bunların hepsi uhdelerinde bulundurdukları emaneti koruyup, kollamakla yükümlüdürler.

Hadislerde, emanetin zayi edilmesi, kıyamet alameti olarak bildirilmiştir. Emanetin zayi edilmesi, insanlar arasında emniyet ve güvenin kaybolması, toplumun birbirinin kurdu haline gelmesi, dürüstlüğün, adaletin ve hakkına razı olma duygusunun kalmaması söz konusudur. Bu da toplumda hilekârlık ve haksızlıkların artmasıyla meydana gelir.

Emanet, hem Kur’an’da hem de hadislerde kullanılan önemli bir kavramdır. İslam Hukukunda ise emanet, Allah Teâlâ’nın gerek kendi hukuku, gerekse yaratıklarının hukuku ile ilgili olarak insana yüklediği vazifelerin tamamına verilen bir isim olarak tarif edilmektedir. (Molla Hüsrev, 1307, 1: 591).

 

Emanet Ağır Bir Sorumluluktur

Nitekim bu hususta Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Biz emaneti, göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler, (sorumluluğundan) korktular. Onu insan yüklendi; (bununla beraber onun hakkını tam yerine getiremedi). Çünkü o çok zalim ve çok cahildir.” (Ahzab, 33/72).

Bu ayette Yüce Allah, emanetin, göklerin, yerin ve dağların çekemeyeceği kadar ağır ve önemli bir şey olduğunu belirtmektedir. Emaneti taşıma sorumluluğunu insan yüklenmiş ancak bunun gereğine göre hareket etmeyen, münafık, müşrik erkek ve kadınların, Allah’ın azabına uğrayacakları belirtilmektedir. Kullarına son derece merhametli olan Allah, tövbe eden mü’min erkek ve kadınların hatalarını bağışlayacaktır.

Bu âyeti bazı tefsirciler hakiki manasıyla alarak, “Allah’ın ezelde, göklere, yere ve dağlara şuur verdiğini, emaneti almayı onlara teklif ettiğini, onların bundan çekinerek yüklenmek istemediklerini, sonra insana teklif ettiğini, insanın ise tabiatı itibarıyla bilgisiz ve neyi nereye koyacağı konusunda genellikle başarısız olduğu için, başka bir deyişle dağlar taşlar kadar bile düşünemediği, bilemediği için emaneti yüklendiğini” söylemiş, böyle anlamışlardır (Râzî, 1990, 27: 235; Hâzin, 5: 279; İbn Kesir, 3: 523-524; Suyutî, 2: 113). Ancak burada bir benzetme ve temsil yoluyla anlatım vardır. Anlatılmak istenen şudur: Emanet, ilk bakışta insandan daha büyük, güçlü ve dayanıklı gibi görülen göklerin, yerin ve dağların taşıyamayacağı kadar ağır ve önemlidir. Bu ağırlık ve önemdeki emaneti insan yüklenmiştir. Çünkü o, bir yandan bunu yüklenecek kabiliyet ve yetenekte fakat bu yeteneğinin farkında değildir. Onu, hakkıyla taşımada başarılı olamamaktadır. Yani insan şuursuz ve cahil olmamalı, kimliğinin, kabiliyetinin ve yüklendiği emanetin farkında olmalıdır; bu konulardaki bilgisizlik, büyük bir cehalettir. İnsan, taşıdığı emanetin hakkını yerine getirmeye de gayret etmelidir, onun hakkını yerine getirmemek büyük bir zulümdür. (Hayrettin Karaman ve arkadaşları, 4: 364-366).

Emanetin ağır sorumluluğunu bildiren hadisler de vardır. Mesela, Abdullah b.Amr da Allah elçisinin şu sözünü rivayet etmektedir: “Dört şey sende varsa artık dünyadan kaybettiklerine üzülme: Emaneti korumak, doğru söylemek, güzel ahlâk ve helâl rızık.” (Ahmed b.Hanbel, 1982, 2: 177).

 Müslüman Emniyet ve Güven İnsanıdır

Yüce Allah, Kur’an’da çeşitli ayetlerde Mü’minlerin vasıflarını saymaktadır. O vasıflardan biri de; “Mü’minler, emanetlerini ve verdikleri sözü yerine getirirler.” (Mü’minun, 23/8; Meâric, 70/32) şeklindedir.

Emanete riayet ve verilen sözde sebat mü’minin şiarıdır. Çünkü hakları korumak, kul hakkına el uzatmamak farz; bunun aksine bir tutum ve davranış sergilemek büyük günahtır. Allah’a ve ahiret gününe dosdoğru inanan mü’minler, bu anlayış içinde beşerî münasebetlerini sürdürürler ve bağlı bulundukları toplum ve cemaate her zaman güven telkin ederler. O bakımdan döneklik, vefasızlık, haklara saygısızlık, sözde sebat etmemek, kâfir ve münafıklara yakışan huylardır. İslamın emniyet, güven ve kardeşlik pazarında bunların hiçbir zaman yeri, alıcısı ve satıcısı yoktur. (Yıldırım, 1991, 12: 6378). Müslüman hıyanet etmez, hakkı gizlemez. Çünkü hakkı gizlemek, emanete hıyanet etmek, münafıklık alametidir. Allah elçisinin tanımına göre, “Müslüman, insanların dilinden ve elinden zarar görmedikleri, mü’min de insanların canları ve malları konusunda kendisinden emin oldukları kişidir.” (Nesâî, İman, 8). “Emaneti olmayanın imanı da yoktur.” (Ahmed b. Hanbel, 1982, 3: 135), “Dört şey vardır ki bunların tamamı bir insanda toplanırsa, o adam tam münafık olur. Fakat bunlardan sadece biri kendisinde bulunan kişi ise, bu huyu bırakıncaya dek nifaktan bir hal üzeredir:

  1. Konuştuğu zaman yalan söylemek,
  2. Antlaşma yapıp ardından saldırmak,
  3. Söz verip caymak,
  4. En haince düşmanlık duygularını dostane tavırlar içinde icra etmek.” (Müslim, İman, 107).

Yine başka bir hadislerinde ise Allah Resulü (s) şöyle buyurmuştur: “Münafığın alâmeti üçtür: Konuştuğu zaman yalan söyler, vaat ettiğinde vaadinden döner, kendisine bir şey emanet edildiğinde emanete hıyanet eder.” (Buharî, İman, 24, Edeb, 69; Müslim, İman, 107, 108) Sevgili Peygamberimiz bazı rivayetlerde, hemen her zaman en haince düşmanlık duygularını dostane tavırlar içinde icra etmeyi de nifak emaresi olarak zikretmiştir. Bu nebevî beyan, sözünden dönen ya da yalan söyleyen herkesin münafık olduğu manasına gelmez. Her yalan, insanı mutlaka münafık yapmaz. Fakat yalan, bir lafz-ı kâfirdir; yalan söyleyen bir insan küfre doğru bir adım yaklaşmış ve imanını ayakta tutan esaslardan da bir adım uzaklaşmış olur. Dolayısıyla, insan bir-iki yalanla münafık olmasa da doğru olmayan her beyanla tehlike sınırına biraz daha yaklaşmış sayılır. Keza, kendine bir emanet verildiğinde ona hıyanet eden kimse, emniyetten uzaklaşması ölçüsünde imandan uzaklaşmış ve o kadar da küfre açık hale gelmiş olur. Evet, yalanın, ahde vefasızlığın ve emanete ihanet etmenin öyle çeşitleri vardır ki onlar, insanı tam bir münafık haline getirir. Bu kötü fiilleri işleyenlerin hepsi münafık olmasa bile, hemen herkes bir yalan menfezinden nifaka düşebilir; bir emanete ihanet çukurundan küfre yuvarlanabilir; sözünde durmama ya da hayâsızca düşmanlık yapma gibi günahlar sebebiyle münafıklar safına kayabilir. Öyleyse, bu neticeye götürebilecek işlerin en küçüğünden dahi fersah fersah uzak durmak gerekir. İşte, Peygamber Efendimiz de münafığın alametlerini sayarken terhib edalı bir ifadeyle bu hususlara dikkat çekmiştir.

Emaneti Ehline Vermek

Kur’an’da, “Şüphesiz ki Allah, size emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman, adaletle hükmetmenizi emrediyor.” (Nisâ, 4/58) buyurulmaktadır.

Bazı yorumcular, bu ayetin, özellikle yöneticiler ve hâkimler hakkında indiğini söylemiştir. (Taberî, 1954, 4: 201; İbn Kesir, 1: 516). Her işin başına ehlini, erbabını getirmek icap eder. Bir milleti ayakta tutan en önemli vasıflardan biri olan emanet; milleti idare edenleri seçerken işi ehline vermektir. Bu, devlet başkanından mahalle bekçisine varıncaya kadar idarî sistemin her kademesinde yasama, yürütme ve yargı organlarında geçerli ve tazeliğini hiçbir devirde kaybetmeyen ilâhî bir emirdir. Temel hakların korunmasıyla iç içe bağlıdır. Aslında devletin devamlılığının, milletin millet olarak varlığının ana felsefesidir. Kur’an, bu felsefeyle devleti bütün kademe ve kuruluşlarıyla değerlendirir. Kendine sahip olamayan, ruhuyla bedeni, dünyasıyla ahireti, işiyle ibadeti arasında denge kuramayan; hayatı sadece yeme, içme, eğlenme ve para kazanma çerçevesinde düşünen kişilerin başa geçmesine, idarî işlerin ağırlığını yüklenmesine cevaz vermez. Çünkü bu vasıfları taşıyanlar iş başına getirildiği takdirde, önce o memleketin kıyameti kopar. Bir defasında Hz. Peygamber’e soruldu: “Ey Allah’ın Peygamberi! Kıyamet ne zaman kopacak?” Efendimiz bu soruya şu cevabı vermiştir: “İş, ehli olmayan kişilere verilince kıyameti bekle, kıyametin kopması pek yakındır.” (Buharî, İlim, 2).

Şahsî ihtirasları ve çıkarları uğruna milleti hiziplere ayıranları, ehil olmayan kişileri iş başına getirip ülkeyi sahipsiz bırakanları ne tarih affeder ne de ilahî kanun. Bunun için birine görev verirken gerçek kıstası ümmetine sunan Rasulullah (s) Efendimiz, rastgele kişileri işbaşına getirmemiş, işbaşına getireceği kişilerde, takvayla birlikte liyakat ve ehliyet aramıştır. Nitekim Allah Resulü, bu konuda şöyle buyurmuştur: “Müslümanların bir işine bakan kimse, o işi daha iyi yapacak biri varken bir başkasına verirse Allah’a, Rasulüne ve mü’minlere hıyanet eder.” (Kasımî, 5: 1334) Hz. Ömer de “Müslümanların başında bulunan kişi, dostluk veya akrabalık hatırına bir adamı bir işin başına getirirse Allah’a, Resulüne ve Müslümanlara hıyanet etmiş olur.” demiştir. (Kasımî, 5: 1334).

O halde yöneticilerin, her işin başına en uygun kişiyi bulup getirmeleri, dostluk, akrabalık, soyluluk ve ırk ayırımı yapmamaları gerekmektedir.

İki kişi, Hz. Peygamber’e gelip kendilerini emir tayin etmelerini rica ettiler. Allah’ın Elçisi: “Biz, işimizi isteyene ve makam düşkününe vermeyiz.” (Buharî, Ahkâm, 1) buyurdu. Hz. Peygamber, kendisinden valilik isteyen Ebu Zerr Gıfarî’ye de şöyle demiştir: “Ebu Zerr, sen zayıfsın, o makam bir emanettir. Sonu da kıyamet gününde bir perişanlık ve pişmanlıktır. Yalnız hak ederek alan ve üzerine düşeni de yerine getiren müstesnadır.” (Müslim, İmaret, 16) Yine amcası Hz. Abbas (r) bir yere vali olarak görevlendirilmesini talep ettiğinde, Hz. Peygamber, ona: Bu işin çok mesuliyetli olduğunu hatırlatarak vazgeçmesini söylemiştir.

Ünlü vezir İshak Paşa’nın ehil olmayan bir kişiyi önemli bir göreve atadığını tespit eden Fatih Sultan Mehmet Han, ona: “Paşa, bu hatayı ikinci kez işlersen sadece vezirliği değil, başını da alırım! Devlet-i Aliyye-i Osmanî ancak dürüst, liyakatli ve bilgili kişilerin omuzlarında yükselebilir.” demiştir. (Yıldırım, 1991, 2: 1349)

Emanet herkese karşı gözetilir, herkesten alınan emanet sahibine geri verilir. Hz. Peygamber (s): “Sana emanet verenin emanetini öde, sana hıyanet edene (senin emanetini inkâr edene) sen hıyanet etme (sana emanet ettiği şeyi ona geri ver.)” (Tirmizî, Buyu’, 38; Ebu Dâvud, Buyu’, 79) buyurmuştur.

Bir başka hadiste Hz. Peygamber (s): “Mutlaka hakları sahiplerine ödeyeceksiniz. Hatta kıyamet günü boynuzsuz koyun, kendisini toslayan boynuzlu koyuna kısas yapacak (o da ona toslayarak hakkını almış olacaktır)” (Müslim, Birr, 15; Tirmizî, Kıyamet, 2) buyurmuştur.

Aldığı emaneti ödemek isteyen kişiye Allah, ödeme kolaylığı verir. Nitekim Allah’ın Elçisi bu hususta şöyle buyurmaktadır: “Kim insanların mallarını alır da sonra ödemek isterse Allah ona, borcunu ödeme kolaylığı verir. Kim de yok etmek niyetiyle alırsa Allah o kimseyi yok eder.” (Buharî, İstikrad, 2).

Ülkemizde son zamanlarda hızla artan haksızlıkların ve zulmün önlenebilmesi, toplumumuzda huzur ve barışın sağlanması için İslam’ın çok önem verdiği emanetlerin ehline verilmesi prensibinin uygulanması kaçınılmazdır.

Temiz toplum özleminin dile getirildiği zamanımızda İslam’ın bu ve buna benzer güzel prensiplerinin uygulamaya geçirilmesi dileğiyle.

Mehmet SOYSALDI

KAYNAKLAR

  • Ahmed b.Hanbel, el-Müsned, Çağrı Yay., İst., 1982.
  • Ali, Toksarı, “Emanet” mad., İslam Ansiklopedisi, T.D.V. Yay., İst, 1998.
  • Celal, Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, İzmir, 1991.
  • Hayrettin Karaman ve arkadaşları, Kur’an Yolu, Ank., 2003.
  • Hâzin, Alâeddin Ali b.Muhammed b.İbrahim el-Bağdâdî, Lübâbu’t-Te’vîl fî Meâni’t-Tenzîl, Beyrut, ty.
  • İbn Kesir, Tefsiru’l-Kur’ani’l-Azim, Mısır trs.
  • Kâsımî, Muhammed Cemaleddin, Mehâsinü’t-Te’vil, (thk. M.Fuad Abdulbâkî), Kahire, trs.
  • Molla Hüsrev, Mir’atü’l-Usul fi Şerhi’l-Mirkat ve’l-Usul, İst, 1307.
  • Râzî, Fahruddin Muhammed, et-Tefsiru’l-Kebir, (Mefâtihu’l-Gayb), Beyrut, 1990.
  • Suyutî, Celalüddin, Dürrü’l-Mensur, Beyrut, trs.
  • Taberî, Ebû Câfer Muhammed b.Cerir, Câmiu’l-Beyân an Te’vîli’l-Kur’an, Mısır, 1954.