“Emanete riayet etmeyenin imânı,
ahde vefa göstermeyenin de dini yoktur.”
(Ahmed b. Hanbel, Müsned, XXIV, 481).

İman ile emanetin kavramları emn kökünden gelmekte olup, sözlükte “güvenmek, güven vermek, emin olmak, emin kılmak” gibi anlamlara gelmektedir. Arapçada bu fiilin yalın hali olan sülâsî/mazî kipinin iki şekli bulunmaktadır. Biri “emin olmak, korkmamak, güvenmek” anlamına gelen “اَمِنُ /emine” (mimin kesriyle); diğeri ise “güven vermek” anlamına gelen “اَمُنَ/emune”dir (mimin zammıyla). Her ikisinin masdarında da “emn ve emanet” bulunmaktadır. Bu durumda “emn”, hem korku hem de itimatsızlığın zıddıdır. Kur’ân’da geçen “onları korkudan güvenli (emn/âmene) kıldı”[1] mealindeki âyet de bu anlama gelmektedir. Emanet ise “sözünde durmamak, eksiltmek” gibi anlamlara gelen hıyanetin zıddıdır. O halde emn ve emanet tabirlerinin her ikisi de, aslı itibariyle “korkudan emin olmak ve güven vermek” olmak üzere birbiriyle irtibatlı iki anlama sahiptir.

“Emanet” tabiriyle hem etimolojik köken hem de mana açısından ilişkili olan kavramlardan biri de imandır.  İman da emanet gibi “emn” kökünden gelmektedir. “tasdik etmek, dayanıp güvenmek” anlamına gelmekte ve tasdikin zıddı olan tekziple (yalanlama) doğrudan irtibatlı olan küfrün zıddıdır. Küfür, “saklamak, gizlemek, inkâr etmek” gibi bir muhtevaya işaret ederken; İman “güvenmek, tasdik etmek, isbat etmek” gibi anlamları içermektedir. Emanet ve imanla bağlantılı olarak günlük hayatımızda sıklıkla kullandığımız birçok tabir vardır ki bunların bir kısmı aynı etimolojik kökene sahip olduğu halde; manada zıd, kökende de farklı olabilmektedir. Köken açısından aynı, anlam açısından ise benzer olanlardan biri de “emîn” tabiridir. “Emin” tabiri, aynı anda iki zıt (ezdâd) anlama gelmekte olup “güven veren ve güvenen” anlamına gelmektedir.[2] Bu nedenle “el-Emîn” ismi Allah için kullanılabildiği gibi, kullar için de kullanılabilmektedir.

Emanet ve imanın karşıtı olarak bir de nifak kelimesi vardır ki bu da emanetin zıddı olan hıyanetle doğrudan bağlantılıdır. Hıyanet, hem Kur’an’da hem de hadislerde nifakın (münafıklığın) bir özelliği olarak sunulmaktadır. Buna göre hıyanet ile nifak kendi aralarında, iman ile emanet ise kendi aralarında aynı kategoride değerlendirilmektedir. O halde emn/emanet ve iman aynı köktendir; emni/emaneti kusurlu olanın iman’ı da kusurlu olur; imanı kusurlu olanın emni/emaneti de kusurlu olur. Her ikisi arasında birleşik kaplar gibi bir ilişki bulunduğundan birbirini tamamlamakta, birinin bulunmadığı kimsede, diğerinin bulunması adeta imkânsız hale gelmektedir. Bu anlam ve ilişki dolayısıyla “mü’min” tabiri kul için kullanıldığında, Allah’a hem inanan hem de O’na güvenen anlamını ifade etmektedir. Allah için kullanıldığında ise “el-Mümin” ismi her türlü kötülükten münezzeh olduğu için, O’ndan kuluna hiçbir hıyanetin gelmeyeceği ve tam olarak hiçbir endişeye kapılmaksızın kendisine güvenilip, dayanılabileceği anlamına gelmektedir.

Bilindiği gibi Türkçede “güven” kelimesi İslâmî kaynaklarda kullanılan “emn” kelimesinin karşılığıdır. Emanet kelimesinin asıl anlamı da “güvenilir olmak”tır. Bu anlamıyla emanet, hıyanet’in zıddıdır. Güvenilir olan, sözünde duran, emanete hıyanet etmeyen kimselere “emîn” denilir. Henüz peygamberlik göreviyle görevlendirilmeden önce bile, Hz. Peygamber’e (s) “Muhammedü’l-Emîn” denilmesi de, onun güvenilen, güven veren, sözü özü bir olan kişiliğinin başkaları tarafından tespit edilerek, yapılan değerlendirmeye ışık tutmaktadır. Yüce Allah’ın insanları imana davet edecek olan peygamberlerini, insanların en eminleri arasından seçmiş olması, iman-emanet ilişkisinin ne denli iç içe olduğu konusunda da fikir vermektedir. Kur’ân’da Allah’ın peygamberlerinin kendilerini kavimlerine tanıtırken “Şüphesiz ben size gönderilmiş güvenilir (emîn) bir peygamberim”[3] şeklinde güvenilirliklerini ön plana çıkardıkları anlatılmaktadır. Gerçekten de peygamberlerde aranan özellikler arasında emanet ön plana çıktığı gibi, diğer özellikler de doğrudan veya dolaylı olarak emanetle alakalıdır. Bilindiği gibi bu özellikler emanete ilâve olarak sıdk (doğruluk, sadakat), fetanet (akıl ve zekâ), ismet ve tebliğ (insanlara vahyi ulaştırma) şeklinde sıralanmaktadır. Bu özelliklerin tamamı hem kendi aralarında hem de emanet ile doğrudan bağlantılıdır. Yukarıda da ifade edildiği gibi Resûl-i Ekrem, peygamberliğinden önce de çevresinde doğruluğu, dürüstlüğü, güvenilirliği ile tanındığı için kendisine “Muhammedü’l-emîn” denilmiştir.[4]

         İman ile emanet arasındaki bu sıkı ilişkiye işaret eden Hz. Peygamber, “iman emanettir, emaneti olmayanın imanı da yoktur”[5] buyurmaktadır. Başka bir Hadiste ise “Mümin insanlara güven veren; Müslüman, Müslümanların elinden ve dilinden selamette olduğu; muhacir ise kötülüklerden uzak duran kimsedir. Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki komşusu kendisine güvenmeyen kimse cennete girmeyecektir.”[6] Aynı şekilde kendisine “mümin kimdir” diye sorulduğunda “insanların canları ve malları konusunda kendisinden emin olduğu kimsedir”[7] buyurmuştur. Görüldüğü gibi imanla müminlerin faydasına yönelik bir tavır içerisinde bulunma arasında doğrudan bir bağlantı kurulmakta, kendisini müminler için olumlu bir hale dönüştürmeyenin imanı adeta geçersiz kabul edilmektedir. Gerçekten de insanlara fayda sağlamak, onlara zarar vermemek ve onları zahmete koşmamakla iman arasındaki ilişki ancak bu kadar beliğ bir şekilde ifade edilebilir.

İmân ve emanetle ilişkili olan hususlardan biri de ahde vefadır. Bilindiği gibi İslâm dini emanete riayetle ahde vefayı birbirlerini tamamlayan iki unsur olarak görmektedir. Kur’ân’da ahde vefa ve vaadini yerine getirmek Yüce Allah’ın bir vasfı olarak sunulmaktadır. Birçok âyette açıkça belirtildiği gibi[8] “Allah’ın vaadi haktır”[9] (yerini bulur); “O vaadinden dönmez”[10]. Ancak kuldan da aynı tavır beklendiği halde ne yazık ki zaman zaman Rabbine sadakatsizlik gösterebilmektedir. Bu duruma işaretle “Ey iman edenler, Allah’a ve Resûlüne ihanet etmeyin; bile bile (kasıtlı olarak) birbirinizin emanetlerine de ihanet etmeyin” buyrulmuştur.[11] Çünkü Allah’a iman eden insan, başta hemcinsleri olan diğer insanlar olmak üzere, O’nun yarattıklarına zarar veremez, korku ve kaygı üretmez; sadakatsiz ve vefasız olamaz. Çünkü Kur’an’ın açıkça bildirdiği gibi[12], iman aynı zamanda kul ile Allah arasında bir sözleşme, bir ahittir, ahde vefadır. Allah’tan aldığı emanete sadakattir. Güven vermedir, güven verme taahhüdünde bulunmadır. Güven, sosyal hayatın düzeni açısından da en önemli ilkedir. Güven ve sadakat olmadan sosyal hayatın yaşanılabilir bir şekilde düzenli olarak devam etmesi mümkün değildir. Bu nedenle İslâm dini doğru, âdil, dürüst ve güvenilir olan kimseleri sıddîk ve emîn olarak tanımlamıştır. Bu nitelemeler bir insan için söz konusu olabilecek en değerli vasıflardır. Yukarıda da işaret edildiği gibi sıdk ile sadakat, emanet ve ahde vefa birbirleriyle doğrudan irtibatlı olan hususlardır. Kur’ân-ı Kerîm bunu peygamberlerin bir özelliği olarak zikretmekte ve Hz. İbrahim, Hz. Yûsuf ve Hz. İdris gibi peygamberleri sıddîk, Hz. Meryem’i de sıddîka olarak anmaktadır. Büyük İslâm âlimi Fahreddin er-Râzî (ö. 606/1209), Kur’an-ı Kerîm’de sıddîk ile nebî kelimelerinin yan yana gelmesini, sadakatin nübüvvete en yakın mertebe olmasıyla izah etmektedir.[13]

Sosyal güven ve sadakati ön plana çıkaran dinimiz, özellikle toplumun zayıf halkalarına karşı duyarlı olmayı, onların hak ve hukuklarını gözetmeyi bir emanet olarak görmek gerektiğini, aksi bir davranışın emanete riayet ve imanla bağdaşmayacağını kaydetmektedir. Bu anlamda kendi haklarını koruma gücüne sahip olmayan yetimler hakkında Kur’ân’da şöyle buyrulmaktadır: “Erginlik çağına erişinceye kadar yetimin malına, (kötü niyetle değil), sadece iyi bir niyet ve tutumla yaklaşın. Ölçü ve tartıyı adalet ve hakkaniyetle yapın. Biz herkese ancak gücünün yettiği kadarını yükleriz. Keza, söz söylediğiniz zaman –yakınlarınız (aleyhine) bile olsa- adaletli konuşun. Allah’a verdiğiniz ahde vefa gösterin. İşte düşünüp öğüt almanız için Allah size bunları emretti.”[14] Görüldüğü gibi yetimin malı bir emanet olarak görüldüğü gibi, ölçü ve tartıda dürüstlük, bulunduğu ortamda her şeye rağmen haktan yana tavır alma ve ahde vefa da vazgeçilemez değerler olarak sunulmaktadır.

Komşuluk ilişkileri başta olmak üzere, sosyal ilişkilerle iman arasındaki irtibatın ne denli güçlü olduğunu ifade sadedinde Hz. Peygamber üç kez yemin ederek komşusunun kendisine güven duymadığı, kötülük edeceğinden, komşuluk hukukuna ihanet edeceğinden korktuğu kimse hakkında “Vallahi iman etmiş sayılmaz[15] demiştir. Aynı şekilde sosyal hayatın en küçük yapı taşı olan aileyi oluşturan bireylerden kadının, göreceli olarak zayıf olduğu ve haksızlığa uğrama riski taşıdığından, temel hak ve hürriyetler açısından bir manifesto mahiyeti taşıyan Veda hutbesinde korunması istenmiştir. Hz. Peygamber, “Kadınlarınız size Allah’ın emanetidir” diyerek hem kadınlara karşı alınacak olumsuz bir tavrın Allah’a karşı hıyanet olarak değerlendirileceğine hem de emanet kapsamının ne kadar geniş olduğuna dikkat çekmiştir.

Emaneti bu kadar önemseyen bir din ve adeta emanetle özdeşleşmiş bir Peygamberin ümmeti olarak Müslümanların, günümüzde dünyanın en zelîl toplumu haline gelmelerinin derinliklerinde yatan en önemli nedenin karşılıklı güven bunalımı olduğu aşikârdır. Cebinde fazlasıyla bulunduğu halde, kendisinden cüzî miktarda borç isteyen bir dindaşının, hatta yakın arkadaş veya akrabasının bu talebini yerine getirme imkânı olduğu halde, yerine getirmeyen/getiremeyen bir toplum, izzeti ne kadar hak etmiş olabilir? Herkes çok iyi bilir ki, bu talebin yerine getirilmemesinin sebebi defalarca yaşanılan olumsuz tecrübeler, taahhüt edildiği halde yerine getirilmeyen va’dlerdir. Belki de bu talebi yerine getiremeyenimiz en az talep edip de talebi karşılanmayanımız kadar bu durumdan rahatsız oluyordur. Ancak aldatılmış olmanın, dayanılmaz baskısı altında kalmak suretiyle olumlu cevap verememektedir.

Özellikle post-modern dönemde elinde avucunda nesi varsa; şöhreti, itibarı, zikri, fikri, dindarlığı gibi tüm değerlerini tezgâha koyup satanlarımızın sayısı hiç de az değildir. Kendi haklarımız, menfaatlerimiz, önceliklerimiz herkesinkinden daha önemli hale geldi. Selam verenin nesinden istifade edeceğini hesaplayanlarımızın sayısı hayli arttı. Artık hiçbir şey güven veremez oldu. Galiba ümmetin hal-i pür melâlinin sebebi de bu olsa gerektir. Karşılıklı birbirlerinin haklarına saygı gösteren, bunları bir emanet gibi değerlendiren, çoğulcu, hakkaniyetli, güvenilir, sadakat ve vefayı hayatın en temel ilkesi olarak kabul edenlerimizin sayısı arttığı andan itibaren makûs talihimizi de yeneceğimiz kesindir.

Mahmut ÇINAR

[1] Kurayş, 106/4.

[2] İbn Manzûr, “Emn”, Lisânü’l-Arab (nşr. Abdullah Ali el-Kebîr vdğr.), Kahire (Darü’l-maârif) ts., s. 141-144.

[3] Örnek olarak bk. Şuârâ 26/107, 125, 143, 162, 178.

[4] Ahmed b. Hanbel, Müsned, III, 324.

[5] Ahmed b. Hanbel, Müsned, XXIV, 481. Geniş bilgi için bk. İsmâîl el-Aclûnî, Keşfü’l-hafâ ve müzilü’l-ilbâs (nşr. Abdülaziz el-Halidî), Beyrut 1422/2001, II, 317.

[6] Buhârî, “Edeb”, 29.

[7] Tirmizî, “İmân” 12; Nesâî, “İmân”, 12; İbn Mâce, 8; “Fiten”, 3.

[8] bk. M. F. Abdülbaki, el-Mu ‘cemü’l-müfehres, “va‘d” mad.

[9] en-Nisâ 4/122.

[10] Âl-i İmrân 3/9, 194.

[11] el-Enfâl 8/27.

[12] bk. M. F. Abdülbaki,  a.g.e., “ahd” mad.

[13] Fahreddîn er-Râzi, Mefâtîhu’l-gayb, XXI, 223.

[14] En‘âm 6/152.

[15] Buhârî, “Edeb”, 29; Müslim, “İman”, 73.