Bu yazıda, doğru anlaşılıp anlaşılmadığından şüphe ettiğimiz üç emanet âyetine yer vereceğiz. Ancak bunlara geçmeden evvel, emanetin önemine değinmek isteriz: “emanetlere riayet” özelliği, felaha erecek müminlerin temel vasıflarından biridir (Mu’minûn: 8; Maāric: 32); emanetler mutlaka sahiplerine teslim edilmelidir (Bakara: 283). Al-i İmran: 75’te ise -ilginçtir- Yahudi ve Hıristiyanlar, emanete karşı nasıl davrandıkları esas alınarak “değer”lendirilmektedir: “Ehl-i Kitap’tan öylesi vardır ki; bir yük (altın) emanet etsen onu sana öder; öylesi de vardır ki, kendisine tek bir dinar emanet etsen, başına dikilip ısrarla istemedikçe onu sana ödemez.”

Türkçede, emanet denildiğinde genelde sadece somut eşya/lar anlaşılmaktadır. Oysa emanet Kuran’da iki âyette tekil, dört âyette çoğul geçmektedir. Bakara: 283’teki ‘emanet’ maddi/mali kıymet ifade eden eşya demek olduğu aşikârdır; çünkü önceki âyetten itibaren bağlam hukuki, mali işlemlerdir. Makalemizin en ilginç yanını oluşturacağına inandığımız ‘emanet âyeti’nde de kelimemiz tekil geçmektedir. [Bunun mahiyetini aşağıdaki satırlara havale ediyoruz.] Peki, Kur’an’ın 4/58; 8/27; 23/8 ve 70/32’de ‘emanetler’ dediği şeyler nelerdir? İşte ilk âyetimiz bunu açıklamaktadır:

-1-

يَا اَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَخُونُوا اللَّهَ وَالرَّسُولَ وَتَخُونُوا أَمَانَاتِكُمْ وَأَنْتُمْ تَعْلَمُونَ

“Ey iman edenler! Allah ve Resulüne hıyanet etmeyin; (aksi takdirde) bile bile kendi emanetlerinize hıyanet etmiş olursunuz.” (Enfal 8/27)

Âyetin açıklamasına gelmeden evvel, öncelikle emanetin iman ve eman ile aynı kökten; güven/lik anlamındaki emn kökünden geldiğine dikkat etmeliyiz. İkinci olarak; dinin beş temel hedefinin can, mal, namus, akıl ve din/inanç güvenliğini sağlamak olduğunu hatırlamalıyız.

İman, uhrevî azaba karşı sahibine -belli ölçüde- emniyet telkîn ettiği gibi, gerek imansızlardan gerekse müminlerden gelebilecek dünyevî tehlikelere karşı da güvence verir. Bu anlamda iman eylemi, iman eden kişiyle mümin toplumun emanlaşması anlamına gelmektedir; iman edenlerden, gerektiği her seferinde bîat alınması da bunu destekler.

Söz konusu emanlaşmanın ilk boyutu şudur: Bütün hukuki sistemlerin (دين) gayesi, bu beş güvenliği sağlamaktır. İman eden kişi, mümin toplumun üyesi (yani İslâm devletinin vatandaşı) haline gelir. İman etmek, bu kutsal değerleri koruyacağı yönünde yeni girdiği topluma garanti vermek demektir. Mümini “komşusunun, şerrinden emin olduğu”; “insanların, malları ve canları hususunda kendilerini şerrinden emin hissettikleri” kimse olarak tanımlayan hadislerde imanın bu yapısı vurgulanmıştır. Buna karşılık, mümin toplum da kişiye eman vermektedir ki bu eman çift taraflıdır:

(ı) İman ederek yeni dîne giren biri, öncelikle imansızlardan gelebilecek tehlikelere karşı kendini güvence altına almaktadır. Özellikle, büyük bir asayişsizliğin hüküm sürdüğü, yağma ve esaretin olağan, hatta şeref sayıldığı o günün şartları düşünülecek olursa, iman eden kişi, bu yeni siyasî-dinî yapıya dâhil olmakla, söz konusu tehlikelere karşı bir sığınak bulmuş olmaktadır. Çünkü tehlikelerden kurtulmak, ancak ya bir kabileye mensup olmakla ya da güçlü birinden eman almakla mümkündü. İşte İslâm, garantinin kaynağı olarak, kabile mensubiyetinden çok, aynı din çatısı altında bulunma olgusunu kabul etmek suretiyle bu yapıyı değiştirmiştir; artık o veya bu kabileye mensup olmak değil, o dine veya bu dine mensup olmak vardır. Gerçekten, kâfirler de İslâm’ın kendi müntesiplerine verdiği bu garantiye karşılık verircesine, kabileciliği bir kenara bırakarak bir din çatısı altında İslâm’a karşı tek vücut halde hareket etmeye başlamışlardır.

(ıı) Yeni dine giren biri, kendini imansızlara karşı koruduğu gibi müminlerle de kardeş olmakta; namusunu, can ve malını onlardan gelebilecek tehlikelere karşı emniyet altına almaktadır. Bu yeni yapının lideri ve onun tâbileri tarafından kendisine zımnî bir eman verilmektedir. Nisa: 94, bu anlamı gayet güzel yansıtmaktadır. Kişi topluma verdiği emana rağmen, topluma karşı had gerektiren bir suç işlediğinde, kalbindeki inanç ne olursa olsun, söz konusu eman kaldırılır ve gereken cezaya çarptırılır. Çünkü kendisi -ya birini öldürerek ya hırsızlık ederek ya da zina ederek- topluma verdiği emanı hiçe saymış; toplumsal yapıyı zedeleyecek bir fesada sebebiyet vermiştir[1].

İşte iman kavramındaki emanlaşma, yukarıdaki âyette (Enfal: 27) her iki boyutuyla varlığını hissettirmektedir: Âyette, iman ederek toplumla emanlaşanlara Allah’a ve Elçisine hıyanet (Türkçede: ihanet) yasaklanarak, “Aksi takdirde, bile bile kendi emanetlerinize hainlik etmiş olursunuz!” buyruluyor. Bile bile ihanet edilmiş olacağı belirtilen emanet, başta iman olmak üzere tüm fariza ve ameller olarak tefsir edilebileceği gibi, “iman etmek suretiyle diğer müminlere verilen ve onlardan alınan güvence” şeklinde de yorumlanabilir.

Görüldüğü gibi وتَخُونُوا أمَانَاتِكُمْ cümlesini atıf olarak değil, “aksi takdirde…” şeklinde çevirdik. Elmalılı da âyeti bu anlama göre tefsir etmiştir. Ancak o bizim “hıyanet ettikleri takdirde, kendilerine verilmiş olan sosyo-politik emânın mümin toplum ya da siyasî otorite tarafından geri alınacağı sözgelimi recmedileceği, elinin kesileceği, kısasen öldürüleceği” şeklindeki yorumumuzdan farklı olarak; bu emanetin kendiliğinden ortadan kalkacağını belirtmiştir:

“Bir kere Allah ve Resulü’ne hıyanet etmeye başladınız mı artık kendi aranızda mal ve cana, ırz ve namusa, uhdenize emanet edilmiş sırlara, hükm ve hükümete ve millî çıkarlara müteallik emanetlerinize hıyanet etmeye başlarsınız… Binaenaleyh birbirinize hiç mi hiç güvenemez olursunuz.” (Bkz. HDKD, Enfal: 27 hk.)

Âyetin, Resul-i Ekrem’in kâfirlerle ilgili mahrem plânlarını onlara bildirenlerle ilgili olarak indirildiği düşünülürse şu anlam daha da belirginleşecektir: Emanet niteliği taşıyan sırları düşmanlarınıza aktararak, hem Allah’a ve Resulüne hem de müminlere hainlik edecek olursanız, mü’min olmanıza istinaden almış olduğunuz emana artık son verilecek ve gereken cezaya çarptırılacaksınız! Çünkü aynı ülkenin vatandaşı olduğunuz, ‘siyasî, içtimaî ve akidevî kardeş’leriniz olan mü’minlere zarar vermektesiniz!

-2-

Nisa: 58-59’da [إِنَّ اللَّهَ يَأْمُرُكُمْ أَنْ تُؤَدُّوا الْأَمَانَاتِ إِلَى أَهْلِهَا] Hak Teâlâ’nın, emanetleri sahiplerine vermemizi emrettiği belirtilmektedir:

 “Allah size, emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hakemlik ederken adaletle hükmetmenizi emreder. Allah size ne güzel öğüt veriyor… Allah gerçekten işitir, görür. Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Peygambere ve -sizden olan- yöneticilere itaat edin. Herhangi bir hususta çekişecek olursanız, onu Allah ve Resulüne arz edin; -tabii, Allah’a ve ‘Son Gün’e iman etmişseniz…- Çünkü bu, sonucu itibariyle hem daha hayırlı hem de daha güzeldir.”

Âyette ne kastedildiğini belirteceğiz. Ancak şu iki hususu konumuz açısından son derece önemli buluyoruz: (ı) Emanetin, iman, itaat ve hâkimiyet kavramlarıyla birlikte geçişi (ıı) emaneti sahibine verme görevinin ‘emredilerek bildirilişi… [Kuran’da emr kökü kullanılarak buyrulan işlerin evrensel nitelik taşıdığı kanaatindeyiz: Bu hususları, aklı olan kabul eder; kâfir de olsa kabul etmek zorundadır!] Yukarıda da değindiğimiz gibi, emaneti sahibine teslim etmek, ‘iyi’lerin barış, güvenlik ve adalet gibi evrensel bir vasfıdır.

İmdi; âyette “emanetleri ehline verme” (te’diye-i emânât) genel bir ilke olarak zikredilmekle birlikte, bağlam Ehl-i Kitap’la ilgilidir… `Müşriklerin mi yoksa Muhammed’in mi doğru yolda olduğu” şeklindeki sorulara Ehl-i Kitap âlimleri, “Bunlar ‘iman edenlerden daha doğru yoldadır! [هؤلاء أهدى من الذين آمنوا سبيلا (51. âyet]) cevabını vermişlerdi. İşte âyette, söz konusu âlimlerin ilmî emanete hıyanet etmiş oldukları anlatılmakta ve bu kişiler kendilerine emanet edilen vahyi bilgiye uygun hareket etmeye çağırmaktadır. Yani âyet, mefhumu ile her tür emaneti kapsamakta ise de asıl söylediği (mantûk) şudur: “(Siz ey Yahudi bilgiçleri!) Şüphesiz Allah, size emanetleri ehline ver(erek Muhammed’in peygamberliğini tanı)manızı ve (hangisi hidayette hangisi dalâlettedir diye) başkaları arasında hükmederken âdil olarak hükmetmenizi emreder.” Biz bu anlamı âyetlerin bağlamından çıkartıyoruz: 49-54. âyetler -bilhassa “Ey Müşrikler! Muhammed değil, siz haklısınız!” mealindeki cevabın geçtiği 51. âyet- dikkatle okunduğunda, âyetin asıl bunu ifade ettiği daha net anlaşılacaktır[2].

-3-

Yukarıda emanetin, iman, itaat ve hâkimiyet kavramlarıyla birlikte geçtiğine dikkat çekmiştik. Aşağıdaki ünlü âyette bu ilişki daha da barizdir. Ancak âyeti doğru anlamak şartıyla…

إِنَّا عَرَضْنَا الْأَمَانَةَ عَلَى السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ وَالْجِبَالِ فَأَبَيْنَ أَنْ يَحْمِلْنَهَا وَأَشْفَقْنَ مِنْهَا وَحَمَلَهَا الْإِنْسَانُ إِنَّهُ كَانَ ظَلُومًا جَهُولًا

Hazreti Peygamberin aile hayatının en yoğun biçimde ele alındığı Ahzab Sûresi’nin sonunda geçen bu âyet-i kerime, genelde şöyle anlaşılmaktadır:

Allah emaneti -yani akıl ve irade gücünü- bütün âlemlere teklif etmiş; ‘gereğini yapamayız’ endişesiyle reddetmişler; insan ise eşref-i mahkukat ve halife-i rûy-i zemin olarak bu teklife olumlu cevap vermiş ve bu sayede, Allah’ın muhatap aldığı yegâne varlık olmuş…

Oysa âyetin öncesinde, 56. âyetteki “Peygamber’e salât-u selam emri”nden sonra bu kez de Allah ve Resulüne itaat vurgulanmakta; âyetin devamında ise itaate yanaşmayan müşrik ve münafıklara azap edileceği ilan edilmektedir. İkinci olarak; âyette insanoğlu methedilmemekte, aksine amiyane tabirle “zalimin, cahilin teki!” olarak tanıtılmaktadır [ki bu, Kuran’daki genel ‘olumsuz insan tavsifi’ne uygundur]. Ve söz konusu emaneti işbu özellikleri sebebiyle taşıyamadığı anlatılmaktadır. Âyete göre; Hak Teâlâ itaat emanetini tüm varlıklara arz etmiştir; yani yüklemiştir. Bu “Bir fincan daha kahve alır mıydınız?” şeklinde bir teklif değildir, aksine “ister – istemez” ya da “gönüllü – gönülsüz” mutlaka yerine getirilmesi gereken ilahi bir buyruktur (Bkz. Fussilet: 9-12). Hâsılı bu, Kur’an’da tüm varlıkların ‘teshīr’i bağlamında Hakk’ı ‘tesbîh’ ve ‘secde’ kavramlarıyla anlatılmak istenen olgudur. Hac: 18’de belirtildiği gibi, bunun tek istisnası insanoğlu olup, müşrik ve münafıklara da bu sebeple azap edilecektir; Hak Teâlâ’ya karşı diğer varlıklar gibi itaat etmedikleri için…

Bu durumda, Zemahşerî’nin de belirttiği gibi, âyetin meali şöyle olmaktadır:

“… Allah ve Resulüne itaat eden, gerçekten büyük bir başarı elde etmiş olur. Biz bu (itaat) emaneti(ni) göklere, yere ve dağlara sunduk da büyük bir hassasiyet göstererek, onu üzerlerinde tutmaktan şiddetle kaçındılar (yani emrimize ram olup secde ettiler). İnsan ise (bir kısmı böyle değilse de genel olarak) emaneti üzerinde taşımakta (eda etmemekte, yani gereğini yapmamakta)dır. Çünkü gerçekten cahildir, (sürekli yanlış davranan bir) zalimdir! İşbu sebepledir ki Allah, münafık erkek ve kadınlarla müşrik erkek ve kadınlara azap edecek; mü’min erkek ve kadınların ise tövbelerini kabul edecektir. Allah bağışlayıcıdır, merhametlidir.” (Ahzab 33/71-73)

-SONUÇ-

Böylece, emanetin imanla ilişkisi de tebarüz etmiş oldu; bu iki kavram arasındaki güçlü bağın en veciz ifadesi, “Emaneti olmayanın imanı olmaz!” cümlesidir… Emanetin hâkimiyetle ilişkisine gelince… Emanetleri ehline vermemek, yani emanet konusunda yanlış yapmak (zulmetmek) sadece kişi ve kurumların değil, devletlerin de helakine giden en kestirme yoldur…

Başa dönerek tekrar soralım; emanet âyetleri doğru anlaşılabilmiş mi, ne dersiniz?

MURAT SÜLÜN

[1] Geniş bilgi için bkz. Murat Sülün, Kur’an-ı Kerim Açısından İman-Amel İlişkisi, İstanbul: Ensar Neşriyat, 2005).

[2] Krş. Taberî, Maturidî ve Zemahşerî. Üç üstadımız da, âyetin tefsirinde Kâbe anahtarıyla ilgili bir anekdota da yer vermişler; fakat emanete riayet emrinin her tür emanetle ilgili genel bir buyruk olduğunu belirtmişlerdir. Biz de aynı şeyi söylemekteyiz; sadece âyetin asli anlamını yansıtmaya çalışmaktayız. Onların söylediği âyetin mefhumî genel anlamıdır…