Mahzunum… Bir Ramazan gecesi… Rahatsızlığım sebebiyle oruç tutamıyorum. Bu mahrumiyet yüreğimin vahasına iki damla yaş olarak inmişken… Rahmetin ummanı o iki damlayı deryaya katmaya hazırlanırken… Çaresiz gözlerim bu mahrumiyetin arkasındaki nimeti o deryada ararken… Aramaktan bitap düşen gözlerim ikramın zaten o iki damla yaş olduğunu anlarken…

Rabbime iltica… Tek kapı O…

Madem inince Ramazan’a, O’nu aylara sultan etti, indiği gece bin aydan hayırlı oldu, ne olur benim de geceme Kur’an’ı indir… Yüreğimin derdi sultanlık değil, sadece göl olan yaşımı dindir… Ne verirsen kabulüm, yeter ki; hakikat denizine bir parmağımı değdir…

Dua… Dua ki; Boyumdan bin kat…

İcabet… İkram büyük, kap küçük…

Arayış bedel ister, bulmaya var mısın?… Bir hakikat seyrini izlemeye var mısın?

Korkuyor musun?

İstiyor musun, istemiyor musun?

Bıraktın mı her şeyi? Sıyrıldın mı ağırlıklarından?

Bakma! Hala dönüp arkana bakacaksan, nasıl yol alacaksın?

Sınırdasın… Tereddüt… Kararlılık… Hangisi?

Tamam. Kalıyorsun. Dur o zaman!

Bana dön! Beni dinle! Gözünle kulağınla, elinle ayağınla, yüreğinle ruhunla… O mahcup varlığınla…

Ama önce hepsini birden, bir lahza ayır dünyadan, bana konuk ol… Gelirken hiçbir şey getirme… Dedim ya; hatta kurtul tüm ağırlıklarından, öyle gel…

Ne çok şey doldurmuşsun. Taşır mı sanıyorsun bu beden, bu ruh? Hem çoğu gereksiz fazla, lazım da değil aslında…

Bekliyorum… Hazır mısın?

Er-Rahman, er-Rahim, el-Ğafur, es-Selam, elMalik…

Sıra el-HAKK’da…

Hakk ne, hakikat ne? Uyanıkken aradığını uykuda bulduran, kanatları kırık ruhunun damağına bir damla su uzatan… O bir damla ki seni suya kandıran… Elini, yüzünü ab-ı musaffa ile yıkayan…

Çekip dünyadan elini eteğini, indirip semadan o dik başını, düşürüp kollarını iki yanına… Gel ey talip! Otur şimdi rahle-i Rahman’ın Hakk sofrasına…

Ders başlıyor! Birinci ders: İMANIN HAKİKATİ Biliyorum… Sen geçmiştin o dersi. Serlevhanda şimdi büyük büyük başlıklar, anlaşılmayı bekleyen yepyeni kavramlar var. Sayfa sayfa hitaplar devasa sloganlar… Ne çok şey biliyorsun… Hiçbir şey bilmiyorsun…

Hala yanıyorsa yüreğin ateşlerde, Nemrud’un ateşi sam yeli ile gelip yalamışsa tenini, tütüyorsa dumanı binlerce yıla rağmen… Demek ki haberin yok İbrahimî imandan… Sen sadece İbrahim’in kıssasını dinledin… Nemrud’un ateşine şaşakaldın… Bekledin, durdun öylece… İbrahim yürürken ateşe doğru… Acaba ne olacak diye İbrahim’i sınadın… Ateşi gördün, Nemrud’u gördün, İbrahim’i gördün… Ama bu senaryonun başkahramanını unuttun… İmanı unuttun!.. İman çepeçevre sarmışken İbrahim’i… İbrahim tüm bilincini, yaşamını, ölümünü iman kodlarıyla tanımlamışken, iman İbrahim, İbrahim iman olmuşken… Sen sadece İbrahim’in hikâyesine daldın… Gözünü kırpmadı İbrahim, dostuna inandı. Halil’i oldu Rahman’ın, ama payesi imandı… Onun dışındaki tüm payeler belki imana ikramdı… Dostunun sözü “kûnû berden ve selama” ulaşır ulaşmaz yürek evine serinlik çöktü. Yürek yanmayınca beden yanmazdı… İbrahim artık su olmuştu, serinlik olmuştu… Ateş suya ne yapardı? Belki biraz daha dursa İbrahim söndürecekti ateşi. Serin ve selamet olan ateş değil, İbrahim’di…

İbrahim bedel ödedi… Herkes gibi olmadı. Herkes gibi olsaydı, herkes gibi yanardı… Rabbini Nemrud’a ukbayı dünyaya, teslimiyeti benliğe, ateşi suya tercih etti… Artık O, Rabbinin rahmet ellerindeydi, korkmuyordu… Tüm sevdikleri artık O’na uzak, ama O Rahman’a misafirdi… Bu ziyaret ne kadar sürecekti, bu ikram nerede son bulacaktı? Belki de dönüşü yoktu… Ama ne gam! Belki de ateşin ortasında verilen ikram başka hiçbir sofrada bulunmayacaktı…

İbrahim ateşlerde…

İbrahim nimetlerde…

Sen neredesin?

Ne ateşle sınandın, ne suyla… Ne ateşi sınadın, ne suyu…

Seda KARASU