Adalet, herkese ve her şeye gereken hakkının verilmesi ve fertler arasında, nedensiz ayrım yapılmamasıdır.

Başka bir deyimle adalet, Allah Teâlâ’nın her şeyi gerçek ve uygun hedef ve kemaline ulaşabilecek şekilde yaratması, her varlığı kendine layık mevki ve yerine koyup, hakkı hak sahibi olana vermesidir.

Ehl-i Beyt okuluna göre adalet, dinin temel ilkelerini oluşturan itikadi konulardan biridir. Nitekim Ehl-i Beyt okulunun temel inançlarını tehvid, adalet, nübüvvet, imamet ve meaddan (ahiret) oluşturmaktadır. Adalet, Allah Teâlâ’nın sübuti sıfatlarından biri olup; İslam tarihinin ilk zamanlarından itibaren üzerinde önemle durulmuş ve daha sonraları, özellikle de İmam Muhammed Bakır ve İmam Cafer Sadık’ın döneminde konu üzerinde bir takım tartışmalar ortaya çıkmış, birçok değişik ve batıl görüşler ortaya atılmıştır. Hatta daha ileri gidilerek bu görüşler, Müslümanların günlük yaşamına sızarak onlara yön vermiş ve birçoğunu dalalet uçurumlarına sürüklemiştir.[1]

Ehl-i Beyt okulunun taklit mercilerinden biri olan el-Uzma Vahid Horasani, Allah’ın adaletini ispatlamanın çeşitli delillerinden bahsederken şunları söylüyor:

“Her insan, her ne kadar bir din ve inanca bağlı olmasa da, fıtratı gereğince adaletin güzelliğini ve zulmün çirkinliğini anlar. Hatta zalime zulüm isnat edilerek “zalimsin” dendiğinde bu isnattan nefret eder ve onu adil olarak nitelendirecek olsalar sevinir ve mutlu olur. Şehvet ve gazabın etkisiyle yapılan zulmün tek hedefi nefsanî heveslere ulaşmaktır. Eğer bir konuda mahkemeye çekilir de hâkim, para ve güçle o zalimin düşmanı olan hak sahibinin hakkını çiğneyerek o zalimin lehine hüküm verirse, her ne kadar hâkimin verdiği hüküm onu memnun etse de, yine akıl ve fıtratı bu hükmün çirkinliğine ve hâkimin alçaklığına hükmeder. Aksine, hâkim o para ve gücün etkisi altında kalmayıp hak ve adaletin gereğini uygularsa, zalim adam ondan rahatsız olur, fakat fıtratı hâkim ve onun verdiği hükme saygı duyar ve onu takdir eder. O halde zulmün kötülüğünü ve adaletin güzelliğini insanın fıtratına yerleştirerek, onu adalet süsüyle süsleyip zulmün çirkinliğinden temizlemeyi isteyen ve “Allah adaleti, ihsanı, akrabaya vermeyi emreder.” “De ki: “Rabbim adaleti emretti.” “Ey Davut, biz seni yeryüzünde (senden öncekilerin yerine) hükümdar yaptık. İnsanlar arasında adaletle hükmet; keyf(in)e uyma” buyrukları gereğince adaletli olmayı emreden Allah Têalâ’nın kendisi, saltanat ve hükmünde nasıl zalim olabilir?”[2]

İmam Cafer Sadık’tan şöyle rivayet edilir: Adamın birisinin sorusu üzerine şöyle buyurdu: “Dinin esası tevhid ve adalettir. Onun ilmi çoktur ve her akıl sahibinin ondan yararlanmaktan başka bir çaresi yoktur. O halde vakıf olunması kolay ve ezberlenmeye hazır olunan şeyi dile getiriyorum: Tevhid, senin için mümkün ve reva olan bir şeyi Allah için reva bilmemektir. Adalet, seni yaratana, seni kınadığı şeyi isnat etmemendir.”[3]

Hişam b. Hakem’e ise şöyle buyurmuştur: “Adalet ve tevhid hakkında sana bir cümle söyleyeyim mi?” Hişam, “Evet, size feda olayım” cevabını verince şöyle buyurdu: “Onu suçlamaman adalettendir ve Onu hayal etmemen de tevhittendir.”[4]

Hz. Ali adalet ve eşitlik, hak ve insaf simgesi; rahmet, muhabbet ve ihsan örneğiydi. Nitekim Ehl-i Beyt okulu Hazret-i Ali’nin şahadetini, onun insan haklarını koruma, hakla adaleti ihya ve inşa etmedeki uzlaşmaz tutumundan dolayı şehit edilmesini iddia etmektedir.

Hz. Ali, İslam’ın sosyal adaleti ve içtimai felsefesini özde ve gerektirdiği gibi ihya ve inşa edilip, uygulanmasında ısrar ediyordu. Hz. Ali’nin Nechü’l-Belağa eserinde adaletle ilgili şöyle buyurduğu rivayet edilmektedir: “Akıllı ve zeki birisi Hz. Ali’ye şöyle bir soru yöneltti: “Adalet mi daha üstündür, yoksa cömertlik mi?” Hz. Ali cevabında buyurdu ki: “Adalet, işleri doğal mecrasına, yatağına koyar. Cömertlik ise, işleri doğal mecrasından çıkarır. Adalet, genel ve kapsamlı bir kanundur. Cömertlik ise, istisnai bir durumdur. O halde adalet bu ikisinin en üstünü ve en faziletlisidir.”[5] Son rivayetten de anlaşıldığı gibi adalet, genel ve kamuoyunu sevk ve idare eder. Yani genel hayatın temel kıstas ve ilkelerini belirler. Fakat cömertlik, özel bir istisnai durum arz eder ve özel şartlarda da bir insan başka bir insana cömertlikte, bağış ve fedakârlıkta bulunur.

Adalet, herkese ve her şeye gereken hakkının verilmesi ve fertler arasında, nedensiz ayrım yapılmamasıdır. Başka bir deyimle adalet, Allah Teâlâ’nın her şeyi gerçek ve uygun hedef ve kemaline ulaşabilecek şekilde yaratması, her varlığı kendine layık mevki ve yerine koyup, hakkı hak sahibi olana vermesidir. Yoksa insanları veya bütün varlıkları bir şekilde ve eşit haklara sahip olarak yaratmaya ve ister çaba harcasın, ister harcamasın, ister ihsan ehli olsun, ister fesat ehli, herkese aynı hakkı tanımaya adalet denmez. En açık şekliyle ilahi adalet, Allah Teâlâ’nın hiçbir kimseye zulmetmediğine ve işlerinin doğruluk ve hikmet üzere olduğuna inanmaktır. Ehl-i Beyt İmamları bu hususu çeşitli zaviyelerden ele alıp, her yönüne aydınlık getirmişlerdir.[6]

Zulüm noksanlıktır. Allah Teâlâ zalim olacak olursa bu durumda kemal ve noksanlıktan, varlık ve yokluğun birleşiminden oluşması gerekiyor. Bunun terkibin en kötü kısımlarından olması dışında, kemal ve noksanlığın birleşiminden oluşan bir varlık muhtaç ve sınırlıdır. Oysa her ikisi de yaratanın değil, yaratılanın özelliklerindendir.[7]

Tüm Müslümanlar Allah’ı adil bilmektedir ve adalet, Allah’ın cemal sıfatlarından biridir. Bu inancın temeli, Allah Teâlâ’nın Kur’an-ı Kerim’de her türlü zulümden tenzih edilişi ve Onun “adaleti ayakta tutan, uygulayan” olarak anılmasıdır. Nitekim yüce Allah Kur’an’ı Kerim’de şöyle buyuruyor: “Allah zerre kadar haksızlık etmez.” (Nisa, 40). Ve yine şöyle buyuruyor: “Allah insanlara hiç zulmetmez.” (Yunus, 44).

Rağib “el-Müfradat” adlı kitabında zulmü şöyle tanımlıyor: “Zulüm, lügat ehli ve birçok ilim ehli nezdinde, bir şeyi kendi yerine koymamaktır.”[8]

 

Hz. Zeynü’l-Abidin bu hususta şöyle buyurmuştur: “Ey Allah’ım! Senin hükmünde hiçbir zulmün olmadığını biliyorum. Zulmetmeye zayıf ve güçsüz birisi kalkışır ve gerçekten Sen bundan çok-çok yücesin.”[9]

Hz. Cafer Sadık’tan şöyle rivayet edilmektedir: “Allah’ın, kullarını günahlara zorladığına veya onları güçleri yetmediği şeylerle görevlendirdiğine inanan bir kimsenin kestiği etten yemeyin, şahitliğini kabul etmeyin, arkasında namaza durmayın ve ona zekâttan hiçbir şey vermeyin.”[10]

İbrahim bin Ebu Mahmut diyor ki: “Hz. İmam Rıza’ya: “Acaba Allah, kullarına güçleri yetmediği şeyleri teklif eder mi? (onlardan ister mi?)” diye sordum. İmam Rıza şöyle buyurdu: “Bunu nasıl yapar? Hâlbuki kendisi Kur’an’da: “Ve Rabbin asla kullara zulmedici değildir” buyurmuştur.”[11]

İmam Cafer Sadık şöyle buyurmuştur: “Yemin ederim o Allah’a ki, kullarına güçlerinin yettiği miktardan daha aşağı şeyleri teklif etmiştir. Güçleri daha fazla olduğu halde onlara, gece ve gündüzde ancak beş vakit namaz kılmayı, yılda sadece bir ay oruç tutmayı ve ömür boyu ancak bir defa hacca gitmeyi vacip kılmıştır.”[12]

 

Allah Teâlâ kullarına zulmetmez ve onlar hakkında kötülüğü de istemez. Çünkü O, bu işin kötü olduğunu en iyi bilendir. O, işi terk etmeye de kadirdir. O, hiçbir şeye de muhtaç değildir. Allah Teâlâ kullarının küfre düşmesine razı olmaz ve yaptığı tüm işleri hikmet ve hedef üzere yapar. “Eğer inkâr ederseniz bilin ki, Allah sizden müstağnidir. Kullarının inkârından hoşnut olmaz. Eğer şükrederseniz sizden hoşnut olur. Hiç bir günahkâr, diğerinin günahını yüklenmez. Sonunda dönüşünüz Rabbinizedir; yaptıklarınızı o zaman size haber verir; çünkü O, kalplerde olanı bilir.”

Elvin AĞAYEV

[1] Abdullah Turan, Ehl-i Beyt Mektebinde Temel İnançlar, s.135.

[2] el-Uzma Vahid Horasani, Adalet hakkında makalesinden.

[3] Biharul-Envar, c.4, s.264.

[4] Biharul-Envar, c.5, s.58.

[5] Nehcü’l-Belağa, kısa sözler: 437.

[6] Abdullah Turan, Ehl-i Beyt Mektebinde Temel İnançlar, s.142.

[7] el-Uzma Vehid Horasani, “Adalet”.

[8] Müfradat-i Rağib: s.315; Abdullah Turan, Ehl-i Beyt Mektebinde Temel İnançlar, s.141.

[9] Misbahü’l-Mütehaccit s.188; Abdullah Turan, Ehl-i Beyt Mektebinde Temel İnançlar, s.143.

[10] Vesailu’ş-Şia c.5 s.391; Abdullah Turan, Ehl-i Beyt Mektebinde Temel İnançlar, s.147.

[11] Biharü’l-Envar c.5 s.11; Abdullah Turan, Ehl-i Beyt Mektebinde Temel İnançlar, s.147.

[12] Vesailu’ş-Şia c.1 s.15; Abdullah Turan, Ehl-i Beyt Mektebinde Temel İnançlar, s.148.