Dünya Hâli

2011 yılı başında Arap dünyasında gelişen hareketler, sömürge sonrası dönemin kapandığını gösteriyor. İstikbale ümitle bakmak için birçok işaret var.

Tarih : Mart 04, 2016
Sayı : Mart-Nisan 2011
Konu : Analiz
Yazar :Ferhat DENİZ

2011 yılının Ocak ve Şubat aylarında Kuzey Afrika’da siyasi ve sosyal patlamalara şahit olduk. Tunus ve Mısır’ın ardından Libya’da da isyan ateşi alevlendi. Yemen’de de ciddi karışıklıklar yaşanıyor. Bu arada neredeyse sessiz sedasız denilecek bir tarzda Sudan bölündü. Kuzey Sudan Şeriat adına yoksulluğa ve istibdada boyun eğdirilirken Güney Sudan’da bölgenin İsrail’i olmaya aday bir yapay devlet resmen tanınmak üzere.

Türkiye’de ise “post-modern darbe” olarak nitelendirilen 28 Şubat 1997 müdahalesinin on dördüncü sene-i devriyesinden bir gün önce, 27 Şubat 2011 günü İslamî hareketi siyaset zeminine çekerek çığır açan lider Necmeddin Erbakan vefat etti.

TUNUS

Tunus onca yetişmiş evladına, yüksek felsefi ve kültürel mirasına rağmen uzun yıllar tek parti diktasının demir pençe politikasıyla yönetildi. Kamu alanında İslam’ın tezahürlerine asla izin verilmedi. Halkın hiç beklenmedik bir anda ayaklanarak onurunu savunması yöneticileri paniğe sevk etti. 18 Aralık’ta ciddi boyutlara ulaşan Sidi Buzeyd’teki gösteriler 4 Ocak’ta Muhammed Buazizi hastanede vefat etmesi ile dünya medyasının büyük ilgisini çekti. 14 Ocak’ta devlet başkanı Bin Ali önce Fransa’ya kaçmak istediyse de Fransa bu talebi geri çevirdi, uçağının Fransa topraklarına inmesi halinde tutuklanacağını bildirdi. Bunun üzerine Suudi Arabistan’a sığındı.

Çete başı Zeynelabidin bin Ali’yi harcayarak çete menfaatlerini koruyabileceklerini hesap ettiler. İki ayın sonunda Bin Ali’nin başbakanı M. Ğannuşi de istifa ettiğini açıklamak zorunda kaldı.

1981’de tutuklanan, 1987’de hapisten çıkan, 1992’de tekrar hakkında tutuklama kararı çıkartıldığından beri Londra’da sürgünde yaşayan Hareketu’-Nehda el-İslamiyye (İslami Uyanış Hareketi) lideri Raşid el-Ğannûşî ülkesine döndü. 30 Ocak 2011.

Tam da Ğannûşî’nin Tunus’a döndüğü günlerde Mısır’da da sivil itaatsizlik ateşi tutuşmuştu. Raşid el-Ğannûşî ayağının tozuyla şu açıklamayı yaptı: “Tunus’tan kalkan uyanış (nahda) treni Mısır’da yakıt ikmâli yapmıştır.”

MISIR

Mısır’da Tahrîr (Kurtuluş-Özgürlük) meydanında toplanan gençler Mübarek rejiminin istifasını istediler. Aynı anda Süveyş’ten, İskenderiye’den, İsmailiye’den de gösteri haberleri geliyordu. Gösterilerin ortak özelliği barışçıl olması ve aynı zamanda yönetimi kesin bir dille istifaya davet etmesiydi. En güçlü gösteriler 25 Ocak 2011 günü başladığı için bu eylemler kısa bir süre sonra 25 Ocak devrimi olarak nitelendirildi. Özellikle Cuma günlerinde gösterilere katılanların sayısı bir milyonu aştı. Göstericiler Tahrir meydanını işgal ederek buraya iptidai çadırlar, haymalar kurdular. Sanatçılar meydana gidip şarkı söyledi, hatipler konuşmalar yaptılar. Her yaştan kadın erkek Mısırlılar oradaydı. Entelektüeller özellikle meydandaydı.

1981’den beri resmen ülkenin başında bulunan, öncesinde de zaten Sedat döneminde yönetim erkinde yer alan Hüsnü Mübarek koltuğunu bırakmaya bir türlü razı olmuyordu. Tahrir Meydanı’ndaki kalabalık da Mübarek gitmedikçe biz de gitmeyiz diyordu. Sonunda “el mi yaman, beğ mi yaman” sorusunun cevabı “el yaman” şeklinde tecelli etti, Mübarek gitti.

Mısır ordusu halkın sivil itaatsizliği karşısında güvenliği sağlamakla yetindi. Taraf olmayarak, müdahale etmeyerek aslında hem kişisel olarak Mübarek’in gidiş yolunun taşlarını döşedi, hem de Mübarek rejiminin, askeri velayet sisteminin bir süre daha devamını garanti altına almış oldu. Şimdi halk rejimin tamamen değişmesini istese de pazarlıklar devam ediyor. 10 gün içinde yeni anayasa hazırlamak üzere teşkil edilen komisyonun başkanlığına Müslüman Kardeşler dâhil birçok toplum kesiminin güvendiği hukukçu Tarık el-Bişri getirildi.

Mübarek’in istifa etmemekte direndiği 18 gün boyunca Birleşik Devletler ve özellikle İsrail rejimin bekası ve Camp David anlaşmasının bozulmaması konusunda çaba sarf ettiler. Nihayet ordu, bizde bir zamanlar askerin darbe yaptığında “NATO’ya CENTO’ya bağlıyız” demeçlerine benzeyen bir tarzda “Camp David’e bağlıyız” demeçleri verdi. Mısır’da İran tarzı bir rejim kuracağı propagandası yapılan Müslüman Kardeşler hareketi de uluslar arası anlaşmaları prensipte tanıdıklarını bildirdi.

LİBYA

Libya’daki durum Tunus ve Mısır’dakinden bir hayli farklı. Kabile dinamiklerini, aşiret yapılarını kavramadan Libya denklemini çözmek mümkün değildir. Bingazi ve çevresindeki kabilelerin ilk isyanı değildir bu. Son ayaklanma 15 Şubat 2011’de başlamış, dergimiz matbaaya verildiği sırada henüz neticelenmemişti.

Ayaklanma tam neticeye ulaşamaz ve Kaddafi yönetimi yıkılamazsa ülkenin ikiye bölünme ihtimali varittir ve bu ihtimallerin en kötüsü değilse de bölgede iletişimi kesecek bir gelişme olur ve bütün bölgeyi 30 yıl geriye götürür, uzun yıllar frenlemiş olur.

En kötü ihtimal ise dış güçlerin ülkeye müdahalesi, Irak benzeri bir işgalin yaşanması olur. Devrimcilerin başarıya ulaşarak bütün bu felaket senaryolarını boşa çıkararak ülkeyi bölmeden daha adil bir yönetime kavuşturmaları temennimizdir.

Türkiye’nin gerçekleştirdiği dillere destan tahliye operasyonu ise şanlı bir başarı öyküsü olarak tarihimize nakşolunmayı hak etmiştir. Bu öykünün filmi yapılmalı.

SUDAN

Bütün bu sıcak gelişmeler devam ederken Sudan bölündü. 9-15 Ocak tarihleri arasında yapılan referandumun resmi sonuçları 7 Şubat’ta açıklandı. 9 Temmuz 2011’de bağımsız Güney Sudan Devleti’nin kuruluş prosedürü tamamlanmış olacak.

Şimdi kan akmadığı için medyanın ilgi odağı olmayan bu bölünmenin kanları on yıllar boyunca akmıştı oysa. Sudan hâkimi el-Beşir, askeri diktatörlüğünü İslam paravanının ardına gizleyerek yürütüyor. Şimdi de gemiyi karaya oturtmuş, ülkeyi referandum sonucu resmen bölmüşken, kendisi hakkında uluslar arası tutuklama emri çıkaran batıdan Nobel barış ödülü bekliyor.

ARAP ÂLEMİNDE NE OLUYOR?

Arap âlemindeki gelişmeleri “ergenlik sivilceleri” olarak değerlendirmek yanlış olmaz. Sömürge sonrası dönem sona ererken halklar ergenlik çatışmaları yaşıyorlar. Böylece büyüyüp yetişkin olmayı öğreniyorlar. Yılların birikimiyle elde edilmiş kısmî ve nisbî bir özgürlük alanı açılacaktır; ancak bu alanın nasıl ve kimler tarafından doldurulacağı da belirsizdir. Belki henüz çiçeği burnunda bu devrimler çalınacak, belki manipüle edilecek, belki meydanlarda elde edilenler masa başlarında kaybedilecektir.

Belki Arap ayaklanmalarında “bastırılmış cinsellik”, “bastırılmış dinsellik”ten daha önemli bir dinamiktir. Bu devrimler sonrasında daha özentili, daha batı tarzı bir hayat tarzına doğru kayması beklenebilir mesela Mısır’ın. Belki de bütün bu kavga ve gürültü “biraz da biz ölelim” telaşından ibarettir. Elbette halkın bu kadar büyük çapta ve kararlı bir şekilde motive olarak meydanlara çıkması ve ölümü göze alarak rejimi devirmesi büyük bir hadisedir. Ancak romantik hülyalara dalarak bu hareketten adalet adına, ahlak adına, dini hassasiyetler adına büyük kazanımların otomatik olarak elde edileceğini zannetmemeliyiz.

Mısır’daki devrim dış güçlerin eseri olmamakla birlikte, Birleşik Devletler henüz tutuşan alevleri kendi kontrolünde tutmak üzere M. Baradey’i göndermiştir. Baradey’in liderliğini yaptığı “Kifaya” hareketi belki de pastadan bir pay kapabilecektir. Devrimin bir liderinin, somut bir programının bulunmaması da bir dezavantaj.

Müslüman Kardeşler’in ünlü sloganı “el-İslam huve’l-hal” (Çözüm İslam’dır) gündeme gelmezken “el-ısyân el-medenî huve’l-hal” (Çözüm sivil itaatsizliktir) sloganı dövizlere yansıyordu. İslam çözümdür noktasından isyan çözümdür noktasına gelinmiş olduğunu söylemek mümkün mü? Eğer böyleyse her iki sloganın da belirsizlikler içerdiğini kabul etmeliyiz. Birincisi İslam’ı çözüm olarak sunarken bunu somutlaştırmamakta, tercüme etmemekte ve kaygıya yol açmaktadır. İkincisi ise sadece yıkmaya odaklı bir slogandır, yapmaya değil.

Müslüman Kardeşler hareketi hakîmâne bir yol izleyerek kendini öne çıkarmadı. İslami bir rejim kurmaktan asla söz etmedi. Bilakis halk iradesine saygılı bir idareden yana olduklarını belirtti. 25 Ocak devrimi Müslüman Kardeşler hareketinin gerçekten siyasallaşması için zemini ilk kez hazırlamış oldu. Şimdi resmen partisini kuran İhvan meclise kendi adıyla girecek ve muhtemelen seçim sonrasındaki bir koalisyon hükümetinde yer alacak. Rahmetli Fehmi Şinnavi İhvan için “doğal gelişim süreci Hasan el-Benna’nın şehadetiyle kesintiye uğramış, sosyalleşme aşamasından siyasallaşma aşamasına geçememiş bir hareket” diye söz ederdi. Şimdi Müslüman Kardeşler’in bir üst basamağa geçişine tanık olacağız gibi görünüyor.

Türkiye’de Milli Görüş hareketinin 1991’den itibaren başardığı cemaatten cemiyete açılmayı Mısır’da Müslüman Kardeşler şimdi başarabilirse Ak Parti’nin yakaladığı ivmeye benzer bir rüzgâr yakalanabilir.

TÜRKİYE MODEL Mİ İLHAM KAYNAĞI MI?

“İslam dünyası Taliban modelinden Erdoğan modeline doğru ilerliyor”. Son yıllarda batılı gözlemciler arasında sıkça telaffuz edilen bu tespit François Burgat tarafından da paylaşılıyor. Burgat, Müslüman Kardeşler ve diğer İslami Hareketleri “suç örgütü”, “kökten dinci terörist” kategorisinde görmeyen ender araştırmacılardan. Ona göre “İslami hareketler Arap ülkelerinde kurulu diktatörlüklerin birçok yerde yegâne siyasal alternatifini teşkil eden halk hareketleridir ve bu hareketler hakkındaki bilgileri, onların siyasi rakiplerinden yani hükümetlerden almak etik de değildir, doğru da değildir. Böyle yapmak Avrupa’nın uzun vadeli çıkarlarına da aykırıdır.”

Bize göre, Türkiye elbette kimi Arap ülkelerine kimi yönlerden esin kaynağı olabilir; ancak model söylemi hem hilâf-ı hakikattir hem de muhataralı bir yönü vardı. Türkiye model olsun diyenler, Türkiye uysallaştırılmış, neredeyse Protestanlaştırılmış ılımlı İslam görüntüsüyle model olsun demektedirler. Bu kesimler, batıya kafa tutmak yerine onunla aynı cephede saf tutup “var mı ikimize yan bakan?” efelenmesiyle yetinen bir Türkiye’nin model alınmasını salık vermektedirler.

İslami hareketin salt ideolojik bir söylem olmaktan çıkarak hayatın farklı alanlarını kucaklayan sosyal ve siyasal bir proje halinde tercüme edilmesi anlamında Türkiye tecrübesinin bir ilham kaynağı olması ise hem mümkün hem de merğubtur. Elbette her ülkenin, her İslami hareketin kendi tarihi şartları ve sosyal dinamikleri vardır ve bölge yeniden şekillenirken bunlar devreye girecektir.

Ezcümle İslam korkulacak bir din değildir. Sömürge dönemi ve sömürge sonrası dönemde hayali ve ütopik İslam ideolojileri ortaya çıkmışsa da tarih mecrasını bulup akmaya devam edecek, İslam yorumları da bundan nasibini alacak, aldığı ölçüde toplumsal taban bulacaktır.

ERBAKAN HOCA HAKKA YÜRÜDÜ

Bölgede bütün bu gelişmeler yaşanırken Türkiye’de bir çığır açıcı, Türk siyasetinin “Hoca”sı Necmeddin Erbakan dâr-ı bekâya intikâl etti. Erbakan İslami hareket gemisinin kaptanlığını yaptı. Bu gemiyi açık denizlere ilk kez o çıkardı. Zaman zaman yalpalamasına, zaman zaman kızağa çekilmesine mani olamadıysa da geminin kaptanıydı. Siyaset oyununu kurallarına göre oynadı. Nezaketi elden bırakmadı. Feraset sahibi bir Müslüman, onca muhalif duruşuna rağmen 1926 doğumlu bir Cumhuriyet çocuğuydu. Cumhuriyeti yıkmayı değil, devlet-millet birlikteliğini sağlayarak köklerini sağlamlaştırmayı düşündü ve ömrünü bu davaya adadı.

Milli Görüş davasıyla çıktığı yola Adil Düzen konseptiyle yeni bir rota çizdi. Belki de başarısının sırrı bir yandan var olmak için inatla direnirken bir yandan da var kalmak için değişime açık olmasında saklıydı. Allah rahmet eylesin. Türkiye’nin başı sağolsun. İslam ümmetinin başı sağolsun!

28 ŞUBAT 2011

Erbakan’ın bir 28 Şubat arifesinde vefatı ne garip tecellidir! O ki 28 Şubat 1997 günü önüne konulan Milli Güvenlik Kurulu’nun, Cumhuriyet Gazetesi’nin betimlemesiyle “Muhtıra gibi tavsiye” kararlarına önce direnmiş; sonra büyük baskılar altında imza koymak zorunda kalmış, birkaç ay sonra da hükümeti devrilmişti. 28 Şubat, sözcüsü generalin ifadesiyle bin yıl sürecek bir iradeye ve niyete yaslanıyordu. O general Türk milletinin son bin yılda bu duruma sürüklendiğine işaret ediyor ve gerekirse bin yıl çalışarak Türkiye’nin ve Türk milletinin bu durumdan kurtarılacağını söylüyordu. Bin yıl öncesine gittiğimizde Türklerin İslam’la müşerref oldukları tarihe ulaşıyoruz.

28 Şubat 1997 kararları “irtica’ı” tanımlamamakla birlikte bu kavramı iç tehdit olarak belirlemişti. Tanımsız irtica’ kavramı başı örtülü hanım efendilerden, Kur’an okuyan çocuklara kadar genişletilebilen bir tehdit alanı oluşturmuştu. 28 Şubat 2011’de ise artık böyle bir iç tehdit resmen kalmamıştır. Bu sonucun elde edilmesinde rahmetli Erbakan’ın 14 yıl önceki ferasetli, basiretli ve sorumlu tutumu rol oynamıştır kuşkusuz. Onun ve öğrencilerinin izlediği yol gemiyi delmek değil, karaya oturtmadan sahil-i selâmete çıkarmak yolu olmuştur.

***

2011 yılının Ocak ve Şubat ayları uzun yıllar etkisini gösterecek bir süreci başlatmış görünüyor. Arap dünyasındaki hareketler, ister adına devrim denilsin ister isyan, ister evrim; bir süreci tetikledi. Bir çağ açıldı, bir çağ kapandı. Sömürge sonrası dönemin kapandığını ilan edebiliriz. Halklar rüşdünü ispat ederken kimi sorunlar yaşanacaktır, zaman kaybı olacaktır belki; ama geriye dönüş olmayacak. Zaten tarihin sarkacı uzun zaman önce yön değiştirmişti. Dünyanın bugünkü halinde istikbâle ümitle bakmak için birçok işâretler ve beşaretler var. Kutlu olsun!

2011 YILI BAŞINDA ARAP DÜNYASINDA GELİŞEN HAREKETLER, SÖMÜRGE SONRASI DÖNEMİN KAPANDIĞINI GÖSTERİYOR. İSTİKBALE ÜMİTLE BAKMAK İÇİN BİRÇOK İŞARET VAR…