İnsan iki zıtlıktan yaratılmıştır; biri balçık diğeri ise Allah’ın üflediği ruh’tur. İnsanın büyüklüğü ve önemi iki boyutlu bir varlık olmasından ileri gelmektedir. İki boyut arasındaki aralık, balçıktan Allah’ın ruhuna kadar olan aralıktır. Her insan aynı şekilde iki boyutludur. Balçık ve çökelti kutbuna ya da yücelik ve ruha yani Allah’ın ruhuna gitmeyi istemesi, kendi iradesinde olan bir şeydir. Bu çaba ve savaş insanın içinde, kendisine bu kutuplardan herhangi birisini alın yazısı olarak seçmesi için sürmektedir (Şeriati, 18).

Tıpkı insan gibi dünya ve ahiret de iki zıtlıktan yaratılmıştır. Zira dünyayı ahiretten ayırmak imkânsızdır. Ruhumuz bedenimizle nasıl kaynaşmış ise ahiret de dünya ile öyle kaynaşmıştır. Ahiret âlemi bu dünyanın iç cephesi, ruhu demektir. Hangisi ihmal edilse öteki yarım kalır. Kur’an, insanın dünyadan elini eteğini çekmesini, mutlak olarak zühd yoluna girmesini, kendini tamamen ibadete vermesini ve Allah’a daimi bir yalvarış-yakarış içerisinde bulunmasını istememektedir. Kur’an, kendisine tabi olanların tamamen dünyaya yönelmelerini, sırf dünya için çalışmalarını ve maddeye karşı aşırı bir hırs göstermelerini de kabul etmez. Zira bu iki anlayış da doğru değildir. Tarihin anlattığına göre toplumlar, bu yanlış anlayışı sürdürmüş, ya tamamen zahitlik ve ahirete yönelmiş ya da tamamen toprağa meylederek dünyevileşmiştir.

Bu hususu Ali Şeriati şöyle açıklar: “Çin medeniyeti başlangıçta dünyacı idi. Çin eşrafının hayatında olduğu gibi bütün tabii lütuflardan daha çok dünya lezzetlerine ve güzelliklerine önem vermesine ve onlardan yararlanmak için çalışmasına rağmen daha sonra Lao Tzu geldi ve ahiret inancı olan bir din getirdi. Bu, insanın öbür yarısına, manevi yönüne şiddetli bir eğilimdi. Sonra Çinlilerin öbür yanı olan manevi olana öyle bir çekiş çekti ki, yaşam zevklerinden pay almaya her zaman hırslı olan bu insanlar, rahip arif ve sufi oldular. Sonra da Konfüçyüs gelerek toplumu yeniden tamamen dünya tarafına yöneltti. Çinlilerin dikkatlerini yaşam lezzetleri yönüne çekti. Çin tekrar bu yüzden bozulmaya yüz tuttu. 1001 gece masalları ve racalar diyarı Hindistan… Mahavira ve Buda insanları öbür dünyaya yöneltiyor; onları zühd ruhbanlık, mistiklik ve nefis tezkiyesi yönüne çekiyor. Bugün de racalar diyarı, mistiklerin çivi üzerinde uyuması, tek bir hurma ya da badem ile kırk gün oruç tutmanın, ruhsal egzersiz yapmanın ve sonra da uygarlık ve yaşam sahnesinden çekilmenin yaygın olduğu bir yerdir.

Avrupa’da Roma’nın dünya üzerinde cinayetlerle ve kan akıtarak kurduğu materyalist, politik ve askeri otorite bütün servetleri kendi elinde toplayarak Asya’ya ve Avrupa’ya açıldı. Sonra nimetler, zevkler gladyatör türü oyunlar içinde boğuldu, sonra İsa (as) geldi. Toplumu ahirete doğru yöneltti. Sonra Romalılar zevkten ve dünyaperestlikten Ortaçağ’daki durumun oluşumunu sağlayacak kadar mistikliğe ve ahirete yöneldiler. Savaş, kan dökme ve askeri otoritelerinin kurulduğu yerler, Ortaçağ’da yerini kiliselere, manastırlara, ruhbanlığa ve inzivaya bıraktı. Bu öyle bir sapmaydı ki nihayet mecburen Rönesans geldi, Avrupa’nın gözleri önüne tekrar dünyayı serdi. Bugün yine görüyoruz ki Avrupa medeniyeti dünya ile o kadar bağlılık kurmuş, insanı ve insanlığı lezzetin, dünya yaşamının ve “daha iyi bir hayat yaşamanın” tekeline öyle sokmuş ki… Artık başka bir Mesih’e gereksinim vardı.” (Şeriati, 23). Yahudileşen İsrailoğulları da ahiret kavramını bir fantezi olarak görüp, yüzlerini tamamıyla dünyaya çevirmişlerdi. Onların dünya ile ahiret arasında bozdukları dengeyi yeniden kurabilmek için, yönü bütünüyle ahirete dönük olan İsa (as), peygamber olarak gönderildi. Ne var ki Hz. İsa(as)’dan sonra Hıristiyan din adamları İsa(as)’nın bu özelliğini dengeyi sağlamaya değil, ruhbanlığı ihdasa yönelik yorumladılar ve böylece mabetlere çekilerek, uhrevi saadeti elde etmeyi umdular. Bu onlara Allah’ın bir emri değildi ama buna da sadık kalmadılar. Oysa gönderilen her peygamber, her iki hayatı düzen ve dengede tutmak için tebliğ ve irşadda bulunmuş; dünyanın ahireti, ahiretin de dünyayı tamamladığını; birinin hikmetinin ancak diğerinin mevcudiyetiyle anlaşılabileceğini açıklamıştır (Yıldırım, XII, 6038-6039). Aynı şekilde müşrikler de ahiret hayatını geçmişlerin uydurma masalları olarak nitelendirmiş (Mü’minun, 23/83) ve yüzlerini tamamıyla dünyaya çevirmişlerdi. Dediler ki: “Bu dünya hayatımızdan başkası yoktur; ölürüz, diriliriz, bizi yok eden ancak dehrdir (kesintisi olmayan zaman).” (Casiye, 45/24).

Başka bir âyet-i kerimede; Dediler ki: “Bu dünyadaki hayatımızdan başkası yoktur. Ve bizler diriltilecekler değiliz.” (En’am, 6/29).

Ölümden sonraki hayatı eskilerin masalları olarak nitelendiren müşrikler, yüzlerini tamamıyla dünyaya çevirmişlerdi ancak dünya hayatının fani olduğuna inanıyorlardı. “Dünya hayatının faniliği noktasında İslam ve cahiliye ortak zemin üzerinde durmaktaydılar. Ama bundan sonra çıkardıkları sonuçlar bakımından aralarında dağlar kadar fark vardı. Zira İslam, tamamıyla, ölümden sonraki yaşama duyulan sarsılmaz bir inanç üzerine inşa edilmiş bir din iken cahiliye, bu dünya hayatından başka ne bir şey bilirdi ne de bu yönde bir çabası vardı.” (Izutsu, 105). Bu hususu, Allah Teâlâ Kur’an-ı Kerim’de şöyle açıklamıştır:

Hayır! Siz dünya hayatını tercih ediyorsunuz. Ahiret ise daha hayırlı ve bakidir (A’lâ, 87/16). Siz dünyanın geçici yararını istiyorsunuz. Allah ise (sizin için) ahireti istiyor (Enfal, 8/67). İslam öğretisine göre bu dünya geçici ve boştur. Dolayısıyla ona asla bel bağlamamak gerekir. Eğer gerçekten ölümsüzlüğe ve ebedi huzura kavuşmayı istiyorsanız, ahirete iman ilkesini hayatınızın tam merkezine oturtmanız gerekmektedir. Cahiliye öğretisine göre ise bu dünyada her şey boştur ve onun ötesinde hiçbir şey yoktur; dolayısıyla şu fani hayatın tadını mümkün olduğunca çok çıkartmanız gerekir. Hazcılık, cahiliyenin dünyaperest insanları için çıkarılabilecek yegâne sonuçtur (Izutsu, 106). Mu’allaka şairlerinden Tarafe’nin Divanı’ndan alıntılanan aşağıdaki iki beyit, onların bu dünyada hülud bulmanın imkânsız olduğunun bilincinde oldukları için hazcılık ilkesini benimsediklerini her şeyden daha iyi ortaya koymaktadır;

“Ey sen! Savaştığım ve zevk peşinde koştuğum için beni kınayan, Varlığımı ebedi (muhlid) kılabilir misin? Ölümü benden çeviremediğine göre, Bari bırak da ne servet varsa elimde, öyle geciktireyim sonumu.” (Tarafe, m.57)

Düşünceleri benzer olanların talepleri de benzer olur.

İlkçağ filozoflarından Epikür, modern dönemde Hume ve Mill gibi filozoflar da ahireti inkâr ederek şöyle diyorlardı: “Mutlu olmak mı istiyorsunuz? Tanrı ve ölümü atın, hazza koşun! Çünkü en yüksek mutluluk hazdır. Bilge kişi en fazla haz veren hayatı seçmelidir.” Ahlakı da duygu üzerinde temellendiren bu filozoflar, doğruluk, dürüstlük ve fedakârlık gibi erdemlerin kişinin duygusunu tatmin ettikleri sürece ahlaki değer olarak isimlendirileceklerini savunurlar. Dolayısıyla bu düşünürlerin ahlak anlayışında ‘adalet’, ‘zulüm’, ‘doğruluk’ gibi kavramların manaları, kişinin duygu hallerine göre değişebileceği için, farklı zaman ve zeminlerde değişmeyen, bağlayıcılığı olan ve yükümlülük yükleyen bir takım mutlak ahlaki değerlerden bahsedilemeyecektir. Epikür gibi ahlakı haz veya genel olarak duygu ile temellendiren düşünürler sübjektif bir değer teorisini savunurlar. Sübjektif değer teorisinde değer, insanın zihni bir ürünü olduğundan değer hükümleri de insana bağımlı olarak değişir (Ahlak Felsefesi, 223).

Bakara Sûresi’nin 118. âyetinde Allah Teâlâ bu hususu çok veciz bir şekilde açıklıyor:

İlimden yoksun olanlar; “Allah bizimle niçin konuşmuyor, ya da niçin bize mucizevî bir belge ulaştırmıyor?” derler. Onlardan öncekiler de aynen onların söylediğini söylemişlerdi. Akılları nasıl da birbirine benzedi. Elbet biz gönülden inanacak herkes için âyetlerimizi açık ve anlaşılır kılmışızdır. Bu âyeti şöyle tefsir edebiliriz: “Lafzen: “Kalpleri de…” yani “akleden kalpleri.” Burada düşünme tarzınınbirbirine benzemesi kastedilmektedir. Biz bu benzerliğe “Yahudileşme temayülü” diyoruz. Duygu ve düşüncenin benzeşmesi, söz ve eylemin de benzerliğini getirecektir. Düşünceleri benzer olanların talepleri de benzer olur (İslâmoğlu, 45).

Düşünme tarzları birbirine benzeyen, hayat felsefelerinin temeline hazzı koyan, ahlakı insanın görece duygularıyla temellendiren, ahiret hayatına inanmayan insanların, dünya hayatındaki değerlerini (!) şöyle özetleyebiliriz:

– Anı yaşa,

– Hazza koş,

– Zalim de olsa mazlum da olsa kabilenin mensubuna yardım et,

– Hayatın tadını çıkarmaya bak,

– Cömertliğin (!) delili olan şarapla demlen,

– Tekebbür et, zira sen başsın,

– Zulmedersen kınanmazsın, sen haksın!

Bu hayat felsefesine göre insanın taa derinliklerinden coşup yaşamamıza, ailemize, akrabalık bağımıza akan; oluşu anlamlandıran; evrene ruh, içerik ve duygu veren aşk, değer, sevgi, fazilet, şeref, övünç, sanat, güzellik, yaşamın anlamı, en zarif ilişkiler, en ince duygular, en yüce idealler ve en kutsal değerler pazardaki ticaret malı kadar bile değerli değildi. Dünyevileşme denilen olgu bu olsa gerek. İşte bu ahval ve şerait içinde göklerin kapısı açıldı, Allah tenezzül buyurup insan ile konuştu…

Hayır, siz dünya hayatını tercih ediyorsunuz. Ahiret ise daha hayırlı ve bakidir (A’lâ, 87/16-17). Siz dünyanın geçici yararını istiyorsunuz. Allah ise (sizin için) ahireti istiyor (Enfal, 8/67). Mal ve çocuklar, dünya hayatının çekici süsüdür; sürekli olan ‘salih davranışlar’ ise, Rabbinin katında sevap bakımından ve umut etmek bakımından daha hayırlıdır (Kehf, 18/46)

(Tek başına) bu dünya hayatı geçici bir oyun ve eğlenceden ibarettir. Ahiret yurdu ise sorumluluk bilincini kuşananlar için daha hayırlıdır: hala aklınızı kullanmayacak mısınız? (En’am, 6/32).

Zaten şu dünya hayatı geçici bir oyun ve oynaştan başka bir şey değildir. Bir de hayatın öteki yüzü vardır ki işte odur gerçek hayat! Keşke bunu olsun bilebilseydiler (Ankebut, 29/64).

Artık onları kendi haline bırak vaat edildikleri güne kavuşuncaya kadar lafa dalıp oynayadursunlar (Me’aric, 70/42).

Kadınlara, oğullara, altın ve gümüş cinsinden yığılmış servetlere, gözde atlara, sürülere ve ekinlere tutkulu bir sevgi duymak insanoğluna cazip kılındı. Bütün bunlar dünya hayatının geçici zevkleridir, fakat en güzel gelecek Allah katındadır (Âl-i İmran, 3/14).

Onlara dünya hayatını da örnek ver: (bu hayat) gökten indirdiğimiz su gibidir. Derken, o suyun karışmasıyla yer bitki örtüsüne kavuşur, en sonunda bütün bunlar kuruyup yerinde yellerin estiği çerçöpe döner: Zira Allah her istediğini yapmaya kadirdir (Kehf, 18/45).

Bu âyetlerden de anlaşılacağı üzere Allah Teâlâ, dünya lehine ve ahiret aleyhine bozulan muhatabın tasavvurunu vahiyle inşa etmek isteyip, verdiği temsillerle dünyaperest insanların akıllarına hakikatleri yaklaştırarak, dünya hayatının bu gibi özellikleriyle aldatıcı, oyalayıcı, gaflete düşürücü, asıl maksattan uzaklaştırıcı ve gelip geçici olduğunu ortaya koymuştur. Çünkü sadece dünya için alabildiğine çalışmak sevgi ve yardımlaşma bağlarını kesmeye, rahmetten mahrum kalmaya, katı kalpliliğe alışmaya, açgözlülüğün ve cimriliğin alışkanlık haline gelmesine, kin ve düşmanlık sebeplerinin artmasına, maddeperestliğin artmasına, zevk ü sefa içine ve dünyanın süslerine dalmaya sebep olur.

Öte taraftan İslam her konuda olduğu gibi dünya konusunda da insan hayatına ve arzularına bir denge getirmiş, ruhbanlığın her çeşidini yasaklayarak (Ahmet b. Hanbel, Müsned, VI/226) insanı bir lokma bir hırka sapmasından kurtarmıştır. Şöyle ki: Gel sen Allah’ın sana verdiklerini doğru yolda harcayarak ahiret yurdunun (mutluluğunu) ara, üstelik dünyadan da nasibini unutma. Allah’ın sana iyilikte bulunduğu gibi, sen de (başkalarına) iyilik yap ve sakın ola yeryüzünde haddi aşarak bozgunculuk edeyim deme; çünkü Allah bozguncuları asla sevmez (Kasas, 28/77). Görüldüğü gibi bu âyette ahireti aramakla beraber dünyayı da unutmamak emredilmiş, başka bir ifadeyle şöyle denilmek istenmiştir: Sonlu ve geçici olan dünya hayatını küçük görmeyin. Onu önemsiz saymayın. Zira sonsuz olan ahiret hayatı ona bağlıdır (Zemahşeri, IV/234). Allah yeryüzündeki her şeyi insan için yaratmıştır (Bakara, 2/29). “Öyleyse insanların bu maddi nimetlerden faydalanması, onlara sahip olmaya çalışması ve onlarla beraber dünyada da bir mutluluk araması kötü ve haram değildir. Yani; ‘dünya mutluluğu’ ahiret mutluluğunun karşıtı olamaz. Bir başka deyişle, ahiretteki sonsuz saadeti yakalamak için insanın dünyadaki mutluluğu ve nimetleri terk etmesi gerekmez.” (Ece, 149).

Yine A’raf Sûresi’nde Allah şöyle buyuruyor: “Sor bakayım: Allah’ın kulları için yarattığı güzellikleri, temiz ve helal rızıkları yasaklayan kimmiş?” Cevap ver: “Bunlar dünya hayatında (herkesle birlikte) imana erenler için, kıyamet günü ise yalnızca onlara has olacaktır. Kavrama yeteneği olan bir toplum için âyetlerimizi işte böyle açık ve net bir biçimde dile getiriyoruz.” (A’raf, 7/32). Siz ey iman edenler! Allah’ın size helal kıldığı temiz ve güzel şeylerden kendinizi mahrum etmeyin, fakat sınırları da aşmayın; unutmayın ki Allah haddi aşanları sevmez (Maide, 5/87).

Bu âyet-i kerimelerde Yüce Allah her şeyi insan için yarattığını, Allah’ın kulları için yarattığı güzellikleri ve helal rızıkları sahte haramlar koymak suretiyle hiç kimsenin yasaklayamayacağını, dünyaya sırtını çevirmek suretiyle ruhbanlar ve çileciler gibi helal nimetlere yüz çevirip kendini mahrum etmenin doğru olmadığını ortaya koyuyor. Çünkü bu tavır insanın enerjisini, fikri ve iradi gücünü boşa harcamaktır. İnsanın omzuna yüklenen dünyanın mamur edilmesi sorumluluğuna aykırı davranmaktır.

Rasulullah’ın dünya ve ahiret tasavvuruna dair Tek ruhta iki zıt yönü toplamış bir insan olan Hz. Muhammed (s), dünya hayatı ve ahirete hazır olma arasında bir denge kurmuş, yeri geldiğinde dünya sevgisini bütün hatalı davranışların başı görerek yermiş ve şöyle buyurmuştur; “Dünya sevgisi her çeşit hatalı davranışın başıdır. Bir şeye karşı olan sevgin seni kör ve sağır yapar.” (Beyhaki, Şuabü’l-İman, nak. Kütüb-i Sitte, 7/224).

Yeri geldiğinde de sadece ahiret için çalışmayı, dünyayı ve dünya nimetlerini terk etmeyi planlayan, geceleri namazla, gündüzleri oruçla geçirmek isteyen ve hanımlarından ayrılmayı düşünen sahabeleri şiddetle azarlamış ve şöyle buyurmuştur; “Allah’a yemin ederim ki ben Allah’tan sizden daha çok korkarım, daha çok sakınırım. Fakat ben bazen oruç tutarım, bazen iftar ederim, namaz kılarım, uyku da uyurum, kadınlarla da evlenirim. Kim benim sünnetimi terk ederse benden değildir.” (Tecrid-i Sarih Tercümesi, İstanbul 1947. II/289). Bu hadislerden de anlaşıldığı üzere Peygamber Efendimizin sünneti ne dünyevileşmek ne de münzevileşmektir, Onun sünneti; ilahi iradeye uygun hareket edip, dengeyi kurmaktır. Öyle bir denge ki, Abdullah ibn-i Amr naklediyor: “Allah Rasulü buyurdu; ‘Ey Abdullah! Senin geceleri namaz kılıp gündüzleri oruç tuttuğunu haber almadım mı sanki? ‘Evet, öyle yapıyorum, dedim.’ ‘Eğer öyle yaparsan, gözün kanlanır, zayıflarsın. Senin üzerinde nefsinin de karının da hakkı vardır. Namaz kıl ama uyu da. Oruç tut fakat iftar da et’ buyurdu.” (Buhari, Savm 55-57; Ebu Davud, Savm 53). Öte taraftan mala şımaran, mal peşinde koşmaktan başka bir hedef tanımayan, geçimlilikleri kutsal hale getiren dünyaperest insanlara da şu mesajı veriyordu: “Kim dünyaya çok önem verirse, Allah (c) onun işini dağıtır (zorlaştırır). İki gözünün arasına fakirliği (aç gözlülüğü) koyar (Hâlbuki) dünyada ona ulaşacak olan kendisi için yazılandan başkası olmaz. Kimin de niyeti ahireti kazanmak ise Allah (c) onun işini toparlar (kolaylaştırır). Onun kalbine zenginliği koyar. Ona dünyadan da ihtiyaç duyduğu şey ulaşır.” (İbn Mace, Zühd/1, hadis no: 4104, 2/1378).

Hz. Ali’nin dünya tasavvuru

Deve yavrusunun, annesinin izini takip ettiği gibi, Hz. Peygamber’i izleyen (Nehcü’lBelağa, 219), Hz. Muhammed (s) gibi tek ruhta iki zıt yönü toplamış olan Kur’an’ın oğlu Hz. Ali, bir anda dünyanın en zengin toplumu haline gelen, mala şımaran, dünyevileşme hastalığına müptela olup, şehvetlere esir olan, mala emanet gözüyle bakmayıp lüks ve israf peşinde koşan, çoğaltma tutkusuyla hareket edip adeta lümpenleşen, cahil kavmi canhıraş bir şekilde uyararak şöyle haykırmıştır: “Benden uzaklaş ey dünya! Canının istediği yere git. Pençelerinden kaçtım. Ağlarından kurtuldum. Tuzaklarına girmekten sakındım. Şakalarınla kandırdığın nesiller nerede? Süslerinle fitneye düşürdüğün ümmetler nerede? İşte onlar kabirlerin rehinleri, mezarların içindedirler. Allah’a yemin olsun ki, eğer görülen bir şahıs ve algılayan bir varlık olsaydın, arzularla kandırdığın kullardan ve derin çukurlara attığın ümmetlerden, telef olmaya terk ettiğin ve o sırada ne suya varmış ne de suda dönüşün olduğu belanın kaynaklarına getirdiğin hükümdarlardan dolayı sana Allah’ın had cezalarını uygulardım. Heyhat! Kim, kaygan yerine basarsa kayar; kim derin çukurlarına dalarsa boğulur; kim kementlerinden saparsa muvaffak olur. Senden kurtulan, mola yerinin daralmasını hesaba katmaz. Onun gözünde dünya bitiş vakti gelen bir gün gibidir. Benden uzaklaş! Allah’a yemin olsun ki, sana itaat etmiyorum, yoksa beni hakir görürsün; sana boyun eğmiyorum yoksa beni yenersin…

Dünya, pınarı bulanık, su içilecek yeri çamurludur. Görünüşü beğenilir; içi helak eder. Ondan nefret eden samimi oluncaya ve onu inkâr eden güveninceye kadar değişken bir aldatma, batan bir ışık, yok olan bir gölge ve eğil bir dayanaktır…

Göz ve kulak, sağlık ve mal sahipleri! Kaçış ve kurtuluş, sığınak ya da barınak, firar ya da dönüş var mı yok mu? Nasıl oluyor da döndürülüyorsunuz? Nereye gönderiliyorsunuz? Neyle aldanıyorsunuz? İçinizden uzunluk ve genişlik sahibi birinin yeryüzündeki payı, şimdi yanı üzere bulanacak şekilde kendisi kadardır… Sizi dünyadan sakındırıyorum. O, tatlı ve güzel görünümlüdür. Şehvetlerle sarılmıştır; geçici zevklerle kendisini sevdirmiştir. Az olanla beğenilmiştir. Emellerle ve gururla süslenmiştir. Nimeti ve mutluluğu devam etmez; felaketinden emin olunmaz; zarar veren bir aldatıcı, yok olan bir değişken, helak eden bir fani, doymak bilmeyen bir helak edicidir. Dünya aldatıcıdır; içindekiler de aldatmadır. Fanidir; üzerinde bulunanlar da fanidir. Takva hariç azıkların hiçbirinde hayır yoktur. Ondan az olan kimse, kendine güven verecek şeyi çoğaltır; çok olan kimse kendisini helak edecek şeyleri artırır ve az olan şeyden de vazgeçer. Kendisine güvenen nicelerine acı vermiş; nicelerini yere vurmuş; nice kibir sahiplerini hakir kılmış; nice azamet sahibini zelil hale döndürmüştür. Dünyanın otoritesi zamanın dönmesidir. Yaşantısı bulanık, suyu tuzlu, tatlısı azvay usaresi, gıdası zehir, sebepleri çürük, yaşayanı ölüme, sağlıklı olanı hastalığa mahkûm, mülkü gasbedilen, aziz olanı mağlup, zengini felakete uğramış ve ona sığınanın malı elinden alınmıştır. Sizden önce, daha uzun ömürlü olan, daha çok eser bırakan, daha uzun emelleri olan, daha çok hazırlık yapan, daha çok askerleri olanların meskenlerinde değil misiniz? Kendilerini dünyaya öylesine vakfettiler; dünyayı öyle tercih ettiler ki, sonra onları ulaştıracak bir azıkları ve yolu aşacakları bir binekleri olmadan ayrılıp gittiler. Dünyanın kendisini onlar için feda ettiğini, bir şeyle yardım ettiğini ya da onlara bir dostluk ihsan ettiğini duydunuz mu? Aksine onları kurtçuklarla örttü; felaketlerle zayıf düşürdü; musibetlerle harap etti; burunlarını toprağa sürttü; develerin ayak tabanıyla üzerlerine bastı; onlara karşı zamanın afetlerine yardım etti…” (Nehcü’l-Belağa, 80, 85, 120, 303). Peki, Hz. Ali’nin böyle haykırıp dünyayı kötülemesinin sebebi nedir? Elbette ki bunun birçok sebebi vardı ama en önemlisi, halkın bozulan dünya tasavvurunu yeniden inşa etmek ve dünyaya ilişkin hakikatleri bütün çıplaklığıyla ortaya koymaktır. Çünkü toplumun dünyaya yaklaşımı, ondan beklentileri git gide cahilyenin dünyaya yaklaşımına benziyordu. Mal amaç haline getirilmiş, at ile süvari yer değiştirmiş, dünyevileşme illeti salgın bir hastalık gibi yaygınlaşmıştı. İşte bu olup bitenler karşısında ilke adamı olan Hz. Ali’nin susması beklenemezdi.

Çünkü o, talepleri aynı olanların, duygu ve düşüncelerinin de aynı olacağını biliyordu. Bundan dolayı Hz. Ali, yaklaşmakta olan tehlikeyi fark ediyor ve bu tehlikeleri toplumuna da fark ettirmek istiyordu. Denge adamı olan Hz. Ali, bir taraftan dünyayı yererken öte taraftan dengeli davranmayan, günahlarının faturasını dünyaya çıkarıp onu yeren bir kişiye şöyle diyordu; “Ey dünyayı yeren, aldatmasıyla aldanan, yalanlarıyla kandırılan! Dünyaya aldandıktan sonra onu yeriyor musun? Sen mi ona karşı suçlusun, yoksa o mu sana karşı suçlu? Seni ne zaman ayarttı? Ya da seni ne zaman aldattı? Atalarının çürüdükleri, düştükleri yerlerle mi? Ya da analarının toprak altındaki yataklarıyla mı?

Avuçlarınla kaç hastaya hizmet ettin? Onlara şifa arzuladığın kaç hastaya ellerinle baktın? İlaçlarının onlara fayda sağlamadığı ve ağlamanın faydasının olmadığı onlar için doktorlardan ilaç istiyordun. Korkunun, hiçbirine yararı yoktur. İstediğin şeylerle onlara yardım edemezsin. Gücünle onları savunamazsın. Dünya, onu sana, onun ölümünü senin ölümüne örnek göstermiştir. Dünya, doğru olana doğruluk yurdu, onu anlayana sağlık yurdu, ondan azığını alana zenginlik yurdu, ondan ders alana nasihat yurdu, Allah’ın sevgililerinin secde yeri, Allah’ın meleklerinin namazgâhı, Allah’ın vahyinin indiği yer, Allah dostlarının ticaret yaptıkları yerdir. Orada rahmeti kazandılar ve kazanç olarak cenneti elde ettiler. Dünya, zevalini duyurduğu, ayrılığını seslendirdiği, kendisinin ve sakinlerinin [yokluğunu bildirdiği], imtihanı ile imtihanı örnek gösterdiği, mutluluğuyla onları mutluluğa teşvik ettiği halde kim onu yeriyor? O, teşvik ederek ve sakındırarak, korkutarak ve uyararak afiyetle yürüyor; felaketle sabahlıyor. Bazı adamlar pişmanlığın sabahında onu yerdiler; başkaları kıyamet günü övdüler. Dünya onlara hatırlattı, hatırladılar; onlara anlattı, onayladılar; onlara nasihat etti, ibret aldılar.” (Nehcü’lBelağa, 353-354). Bu denge olgunluğun, kemalin, büyük şahsiyet oluşun ve cüzî iradeyi küllî iradeye ram etmenin göstergesiydi. Hz. Ali’nin bazen Hint fakirleri, doğunun büyük arifleri ve ruhbanları andıran, dünya hayatına çekirgenin ağzındaki yapraktan daha az değer veren hayat çizgisi vardı (Nehcü’l-Belağa, 252). Şöyle ki: “Allah’a yemin ederim ki, Allah’ın dileğini hariç tutarak, nefsimi öyle bir egzersizle eğitiyorum ki, yemeye imkân bulursa ekmek için neşeleniyor; katık olarak tuza kanaat ediyor. Gözümü, suyu kuruyan bir su çeşmesi gibi gözyaşları boşalmış hale getireceğim…” (Nehcü’l-Belağa, 304). Bazen de aba giyip dünyayı terk eden adamın hayat çizgisini eleştiriyor ve ona şöyle diyordu: “Ey Nefsinin düşmancığı! Şeytan seni kendinden geçirmiş. Ailene ve çocuklarına merhamet etmiyor musun? Allah’ın -sana güzel şeyleri helal kıldığı halde- onları almandan hoşlanmadığını mı düşünüyorsun? Bundan dolayı Allah’ın yanında ondan daha değersizsin!

Adam; “Ey Müminlerin Emiri! İşte sen, kaba giyiminle ve katıksız yiyeceğinlesin!” dedi. Müminlerin Emini şöyle buyurdu:

“Allah iyiliğini versin! Ben senin gibi değilim. Allah, fakiri, fakirliğinin heyecanlandırmaması için, adil imamlara kendilerini insanların zayıf olanlarının yerine koymalarını farz kıldı.” (Nehcü’l-Belağa, 207).

Öyleyse bu iki tavırdan çıkarmamız gereken dersler nelerdir?

* İslam’da bir lokma bir hırka anlayışı yoktur.

* Bu anlayış uğruna ailenin ve çocukların hakkını ihlal etmek günahtır.

* Meşru bir şekilde mülke sahip olmak ve o mülkün şükrünü eda etmek sevaptır.

* Sakındırılan, dünya ve nimetleri değil, yasaklanan, dünyevileşme illetine müptela olup helak olmaktır

* Hz.Ali insanların psikolojik durumlarını göz önünde bulundurup dengeyi koruma istemiştir ki: bu da üslub-ı Kur’an’dır.

* Avam için ruhsat olan bir şeyden âlimin kaçınması evladır.

Peki, bugün Hz. Ali yaşasaydı, günümüz insanına ne derdi?

Kanaatime göre Hz.Ali yaşasaydı, kantarın topuzunu dünya lehine kaçıran, araç olan dünya nimetlerini amaç haline getiren, istiflemeyi maharet sanıp açın halini sormayan, oburluğundan dolayı gözü doymayan, daha lüks bir hayat yaşamak için mesainin kölesi olan, felahı takvada değil, güç ve faydada arayan, insana ahlakına göre değil ekonomik gücüne göre değer veren, küreselleşen dünyamızın sekülerleşen insanına şöyle haykırırdı:

Ey geçici olan dünya hayatını, ebedi olan ahiret hayatına tercih eden aklı ermez insanlar! Hz. Süleyman’a kalmayan dünya size mi kalacak? Firavunların ayaklarını birbirine dolayan ölüm, oklarını size atmayacak mı? Geçmişten ibret almayacak mısınız? Neden aldanıyorsunuz?

Öte taraftan adeta Hıristiyanlar gibi Allah’ın farz kılmadığı bir tür ruhbanlık uydurup dine zam yapanlara, kendilerini dinin asıl sahibi görüp, sahte haramlar koymak suretiyle Müslümanları itham edenlere, bir lokma bir hırka edebiyatı yapıp edebini bozanlara da Hz.Ali şöyle derdi: Şeytan sizi kendinizden geçirmiş. Dosdoğru yolunuza pusu kurarak sizi aldatmıştır. Ey bazı cahillerden cahiller, bazı sapkınlardan sapkınlar, insanlar için aldatma ağlarıyla ve yalan sözlerle tuzaklar kuranlar. Kitabı kendi görüşlerine göre anlamlandırıp tefsir edenler, hakkı kendi arzularına uyduranlar, insanları büyük günahlardan emin kılıp, büyük suçları basitleştirenler, “şüpheli durumdan sıkılırım” deyip, onun içine düşenler, “bid’atlerden uzak dururum” deyip, onların içinde yatanlar, nereye gidiyorsunuz? Nasıl oluyor da döndürülüyorsunuz? Mucizeler sabit, âyetler apaçık, işaretler dikilidir (Nehcü’l-Belağa, 85). Sonuç olarak Said Nursi’nin deyişi ile dünya hayatının üç yüzü vardır: Bunlardan birincisi; Allah’ın güzel isimlerine bakar. O isimlerin evrendeki nakışlarını görür, o isimlere aynalık yapar. Dünyanın bu yüzü güzeldir ve nefret değil, tam tersine aşk kaynağıdır. Dünya’nın ikinci yüzü ahirete bakar. Bu anlamda ahiretin tarlasıdır, cenneti kazanma yeridir. Bu yüz de nefret edilecek bir yüz değil, sevilmeye layık bir yüzdür. Üçüncü yüzü ise insanın hevasına bakar. Gaflet perdesidir ve dünyayı çok sevenlerin hevalarının arzu ettiği yüzdür. Bu yüz çirkindir. Çünkü fanidir, yok olmaya mahkûmdur, üzüntü vericidir, aldatıcıdır. Bu nedenle yüz çevirmek gerekir.

“Ey bu dünyanın da ahiretin de Rabbi olan Allah’ım! (Leyl, 92/13). Bize dünyada da ahirette de güzellik ver. Bizi cehennem azabından koru… (Bakara, 2/201).

İBRAHİM KOÇ

Kaynakça

– Ahlak Felsefesi, Ankara Üniversitesi Yayınları.

– Hz.Ali Nehcü’l Belağa, çev. Prof.Dr. Adnan Demircan, Beyan Yayınları, İstanbul 2009.

– Ahmet b. Hanbel, el-Müsned.

– Ali Şeriati, İnsan, Fecr Yayınları, Ankara 2008.

– Buhari, es-Sahih. – Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları.

– Ebu Davud, es-Sünen.

– Hüseyin Kerim Ece, İslam’da Temel Kavramlar, Beyan Yayınları, İstanbul 2006.

– Tarafe, Muallaka, m.57, Yedi Muallaktan. Editör: Aug. Arnold (Leipzig 1850).

– Toshıhıko Izutsu, Kur’an’da Dini ve Ahlaki Kavramlar, Pınar Yayınları, İstanbul. – Kâmil Miras, Sahih-i Buhari, Muhtasar-ı Tecrid-i Sarih Tercümesi, İstanbul 1947.

– Mustafa İslamoğlu, Hayat Kitabı Kur’an: Gerekçeli Meal-Tefsir, Düşün Yayınları, İstanbul 2009