DÜNDEN BUGÜNE KOPUŞ

Alim KINIK

 

İnsanoğlunun hakikatten düşüşü, Müslümanın erdemden kopuşu sürüyor. Herkesin maruz kaldığı bu ‘hubut’ elbette insanın kendi elleriyle inşa ettiği bir süreç (Şura 30)…

‘İslam’ yüzyıllardır vahiy (hakikat) üzerinden değil, kültür (gelenek) üzerinden aktarılıyor, dini pragmatik bir araç olarak gören egemen zihniyet böyle uygun görüyor. Yaşadığımız dijital çağda buna bir de ‘popüler’ parantezi eklenince artık ilmihal ‘popüler kültür’e evrilmiş oldu.

‘Dindarlık’ öğretisinin günümüzdeki rahlesi ‘sosyal medya.’ Bu yüzden herkes ‘alleme-i cihan.’

Müslümanların Kur’an’dan, vahiyden, kök-paradigmalarından kopuşunun (Furkan 30) hikayesi çok uzun ve bir o kadar da acı. Edebiyatının yapılmasının aksine tersten yaşanan bir Mihne ile Kur’an’a tutunan, düşünen, akleden hemen hemen her alim, her ekol tarih dışına itilmiş, üzeri örtülmüş. “Şimdiye kadar kimse düşünmedi, söylemedi de bir sen mi düşünüyorsun, söylüyorsun” repliği bu trajedinin yorganı.

Sistematik olarak Hadis derlemeciliğinden, İsrailiyattan, Mesihiyattan, Hind mistisizminden, Mısır hermetizminden, Haran gnostisizminden, Şamanizmden, Paganizmden, Maniheizmden, Zerdüştlükten derleme bir rivayet kültürü vücuda getirildi.

Müslümanların geçmişte ‘rivayet kültürü’ karşısındaki konumu ile bugün sosyal medyada tedavüle sürülen ‘dindarlık söylemi’ karşısındaki konumu benzeşiyor. İkisi de kontrolsüz, rotasız, kotasız. Bu mecralardaki Müslümanların ekseriyeti ne hakikat için sarf edilen sözü dinliyor (Zümer 18), ne tezini güzellikle savunuyor (Fussilet 34), ne de söylediğini bir delile dayandırarak söylüyor (Enfal 42). Varsa güç, yoksa çamur.

Mahremiyetin sınırları selfie kadrajında ihlal ediliyor, merhametin vicdanı like ‘sevdasıyla’ tahrib ediliyor. Bu bedevilikle ancak hakikat ile insan arasına yeni duvarlar örülüyor.

Dini ideolojik bir söylem olarak alanlar, sosyal medyada bunun kurşun bekçisi olmaktan ileri geçemiyor. Bu yıkım için geçmişte oligarşik iktidarların imkânı kullanılıyordu, şimdi ise tüketim kültürünün bir mecrası olan sosyal medyanın imkanları kullanılıyor.

İnsanoğlu tarih boyunca kendisini körelten iki prangaya mahkûm yaşamaktan imtina etmedi:

Birincisi âtıl aklın inşa ettiği siyaset: Müslümanların siyasi söylemi belirgin olarak Muaviye’den bu yana gücün sözü oldu. Medine paradigmasını boğan ‘ısırıcı mülk’ siyaseti, kutsal devlet ve katl fıkhı ile birleşince din müntesibi (dindar) olmak ezeli ve ebedi bir mecburiyete dönüştü.

İkincisi ise siyasetin arz ettiği statüko: Özellikle siyasi mezhep kuşatması -günümüz tabiriyle- şiddetli bir mahalle baskısı oldu. Şablonik ve yüzeysel umdeler zihinleri iğdiş etti. Mü’min olmayı tercih etmek iradî olmaktan çıkıp genetik bir vecibe yapıldı. Gerçekten hiçbir muhafazakarın özgür iradesiyle bir şey tercih ettiği yok.

Bu iki pranga ile İslam’ın ruhu, Kur’an’ın müfredatı, Resul/Nebi Hz. Muhammed’in mirası, tarihi süzgeçten geçerken çeşitli güç odaklarının eliyle dizayna, takibata ve tahribata uğradı. Din, devletin tahakküm aracı, kitleleri kontrol mekanizması, iktidarın propaganda malzemesi olarak kullanıldı; insanlığın dini İslam, devlet dinine dönüştürüldü. İslam’ın devrimci ve diriltici yönü törpülendi. Zan yakîne, ilham ilme tercih edildi.

 

Aliya, olması gerekene şöyle dikkat çekiyor, “Hayatı sadece din ve dua ile değil, aynı zamanda bilim ve emekle tanzim etmek gerektiğine inanan, dünya tasavvurunda mescid ile fabrikanın yan yana olması gerektiğine izin verir. Talep eden, insanları sadece terbiye etmek değil aynı zamanda onların dünyadaki hayatlarını kolaylaştırmak gerektiğini düşünen ve bu iki hedefin birbirine kurban edilmesi için hiçbir sebebin bulunmadığı fikrinde olan kimse, o İslâm’a aittir.”

***

Tarihte yaşanan kırılmalar, kopuşlar, savrulmalar bugün de çeşitli alanlarda, düzlemlerde ve mecralarda farklı şekillerde yaşanıyor.

Kişilik açılımları sosyal medyada şekillenen bireylerin ister istemez dini algıları da sosyal medya söylemlerine göre şekilleniyor. Oysa din algısını, sosyal medya söylem kalıplarına indirgemek bir tahribattır.

Önemine, ihtiyacına binaen bir ‘rivayet’ uyduran ile yapmadığı bir ritüelin önemine dair paylaşımda bulunanların (ki sosyal medyada bu oran %70) arasında bir fark var mı? Günümüzün haşeviyesi, yaşamadıkları dini daha da yozlaşmış hale getirmekten çekinmeyen bu kullardır. “…Onlar gösteriş için kılarlar.” (Maun 5).

İnsanlar, normal hayatta kâm almayı başaramadıkları vecibelerini sosyal mecralar üzerinden sergileyerek, sanal ortamda kendilerini rahat hissediyor; bilinç altında ‘dindar’ olduğunun zevkini yaşıyor. Bir nevi pazarlama ve gösteriş dindarlığı: elbette rivayetten beslenen gelenek böyle zihniyetler yarattı.

Bir yandan sosyal medya, dini iletişimi dönüştürürken, bir yandan da ‘sloganik’ bir söylemden ibaret olan dinî popülizm hızla yayılıyor. Bu süreçte dinî kavramların ve kurumların içi boşalıyor. Her gün yeni/yeniden kutsal üretiliyor ve tüketiliyor. Dinî söylem yüzeyselleşiyor ve bireyselleşiyor. Geçmişte olduğu gibi dinin insanî ve içtimaî yönü törpüleniyor. Dün politik bir objeye indirgenen ‘din’, bugün tecimsel bir öğe olarak tüketiliyor.

Bu çerçevede belirgin olarak şu başlıkları yakalayabiliriz:

Algı yönetimi: Her mezhep, tarikat, cemaat, meşrep mensubu kendi hizbi çerçevesinde bir algı yönetimine maruz bırakılıyor veya belirlenen bir algı çerçevesinde hareket etmek zorunda kalıyor. Bu sanal cemaat gündemi belirleyen ruhani bir otorite oluşturuyor. Ama tartışmalar tek düze vaazlardan öteye geçmiyor.

Özgüven tahribi: Bir kimlik oluşturamayan insanlar, sosyal mecraların söylem kalıplarından etkileniyor. Ama çoğunlukla benmerkezci paylaşımlar, yalancı parıltılarla karşılaşıyor. Kendini dindar olarak tanımlayan kitlenin yapay dindarlığına maruz kalıyor. Her şey tıklanma hırsı, iç arınma nöbeti ve öfke patlaması mesabesinde seyrediyor.

Dikkat dağınıklığı: Dini içerikli mesajların ve söylemlerin kısır döngü içinde tekrarlanması ve ahlaki değerlerdeki dönüşümü dikkat kaybına neden oluyor. Dini problemler karşısında internet, kitaplardan ve işin ehlinden önce geliyor. Böylece sığ bir dindarlık yayılmayı sürdürüyor.

Mesela sosyal medya üzerindeki dua talebine dua ile karşılık verenlerin oranı %98; belli sayıda kişiye gönderince dileğinin kabul olacağını söyleyen paylaşımları paylaşanların oranı %75; sosyal medya üzerine dini tartışmalarda her zaman kendini özgür hissedenlerin oranı %15 iken özgür hissetmeyen oranı %35.

Din, sorumluluk bilincidir. Sorumluluk ve vicdan taşımayan sanal ortamdan beslenmesi muhaldir.

Her ne kadar dinî motifler ve replikler artmış olsa da siber dünyada ego besleyen aktiviteler, ibadet şeklinde performe edilen narsizm kendini her daim deşifre etmektedir. Galaktik ortam hem manipülatif, hem despot, hem de malumat pompalıyor… Dolayısıyla bu mecradaki gösterişçi dindarlaşma tezahürlerini pozitif değerlendirmek mümkün değil.

Ama mesajları ‘caps’lerle, 7 saniye videoyla, 140 karakterle klişeleştirmek ve basitleştirmek yönünde bir eğilim var. Buradaki negatifliğin temel kaynağı yüzeysel, köksüz, reaktif din algısı ile beslenmektir. İnsanların ekseriyeti, büyük-kurgusal öğretiden kopup daha kişiselleştirilmiş dini deneyim arıyor.

Herkes konuşuyor, her şey söyleniyor. Ama sosyal ağlar, bireyselleşen ve yalnızlaşan insanların kendini ifade için kullandığı, mahremiyetin mazoşistçe ifşa edildiği bir mecra/muhit olmaktan öteye geçmiyor.

İslam’ın men ettiği kirlilik, yalan, hile iftira, dedikodu, tecessüs (insanların özel hayatlarını araştırma) gibi hususların sosyal medya kullanımında dikkate alınması gerektiğinin altını çizmek gerekir.

Bu mecranın diğer tesirleri ise yorgunluk, şiddet, zorbalık, saldırganlık nefret söylemi ve kültürel erozyon. Hiç şüphesiz seküler bir aygıt olan medya, dinin aşkın amaçlarını araçsallaştırıyor.

Ama asıl sorun özgünlüğünü, soyutlama kapasitesini kaybeden insan. Gelinen noktada muhafazakârlar her türlü yeniliği red edip hep eskiyi isterken; modernistler her türlü geleneği red edip hep yeniyi istemektedir. Herkes kendi zindanının Müslümanı.

Ama Değişim Yasası Hep İşliyor

(Şems 7-9, Beled 10, Rad 11, Haşr 23).

Mü’min’e düşen, anlamlı bir hayat için sabitelerini ve değişkenlerini göz ardı etmeden vahyi sürekliliklere ve akli yeniliklere açık olarak emeği ile değer üretmesidir.

Asr’a yemin olsun ki, yangına körükle gitmemek gerek. İnsanın yüzünü kitaba dönmesi gerek, ki idrak-i vahiy akl ile mümkündür.