İslami aklın ve eylemin eşyayla olan münasebetinde ‘emanet ‘ kavramı çok belirleyici, açıklayıcı, düzenleyici ve temel bir kavramdır. Dolayısıyla bir Müslüman’ın zihin dünyasında ‘biz dâhil bize verilen her şey birer emanettir’ hakikati karşılık bulur. Eşyayla olan zihni münasebetlerimizde; emanet şuuru çerçevesinde her şeyi anlamlandırır, bunu insani bir değer, ahlâki bir dayanak ve hukuki bir norm olarak benimseyerek içselleştiririz. Böylesi bir duygu ve düşünce atmosferinden beslenen ve kendini biçimlendiren davranış kalıplarıyla da ahlâki davranışlarımızın sorumlu ve güzel örneklerini ortaya koymaya çalışırız.

Yukarıda ‘biz dâhil bize verilen her şey’ cümlesinde vurguladığımız gibi emanet olgusunun zihnimize değen üç yönü vardır; veren taraf, verilen taraf ve verilenler. Bunun açılımını yapacak olursak; biz, bize ait değil, bizi, bize veren biz değil veya bizi, biz yaratmadık gerçeğini bir ön kabul olarak teslim ettikten sonra kendimize ait kıldığımız ve sahip olduğumuzu düşündüğümüz her şeyde (can, mal, mevkii, makam, bilgi, ilim, eş dost, hayat kaynaklarımız, yetenek ve bunun gibi tüm imkânlarımız)  doğal olarak aslında bize, bizimle birlikte verilmiş şeylerdir (Tabiidir ki bütün bunları bize veren Yüce Rabbimizdir ve bizim bunları Rabbimizin belirlediği şartlarda teslim alarak yüklenmemiz gerekir. Bu şartlar Kur’an’da belirtilmiştir). Bütün bunlar, emanetin anlaşılmasında İslam aklına bir karşılık ve bu aklı açıklayıcı bir tanımlama zemini bulur. Bir başka ifadeyle varoluşumuzu ve tüm varoluş ilişkilerimizi emanet kavramıyla anlamlandırır, emanet perspektifinden okumaya çalışırız ki o zaman, her okuma bir anlama faaliyeti olur.

Her bilinç bir sorumluluğa gebedir. Dolayısıyla emanet bilinci de bizde bir sorumluluk ahlâkı inşa eder. Bu sorumluluk ahlâkının gerektirdiği yaklaşım ise emanetlere riayet etmek ve sadakat göstermektir. Aksi durumda emanetleri zayi etmiş ve emanetlere ihanet etmiş oluruz. Bunun neticesi de insanın korktuklarının başına gelmesi, zulmün ve cehaletin karanlığında umduklarını kaybetmesidir.

Bizi yaratan ve muhtaç olduğumuz her şeyi fazlasıyla bize sunan yüce yaratıcımız tüm bunlara şöyle bir anlam ve amaç takdir etmiştir ‘O, ölümü ve hayatı hanginizin daha güzel davranacağını sınamak için yaratmıştır’ (67/2). Bu ilahi beyanın ifade ettiği hakikat, bize muhteşem bir fırsat ve zenginlik sunmakta, insanlığın en derin ve temel iki amacını garantilemektedir;  Güvenlik ve mutluluk. Farklı bir ifadeyle emanet bilinci ve sorumluluğu. Bu iki unsur, özellikle güvenliğimizin ve mutluluğumuzun teminatıdır.

Yaratılışın amacına dair ilahi beyanlar içerisinde, marifet ve muhabbete dayalı bir kulluk ve teslimiyetle birlikte, insanın yeryüzünde halife kılındığı belirtilmektedir. Bu nedenledir ki insan, ilahi özellik ve güçlerle donatılmış, yeryüzünde Allah’ın (c) kendisini mükellef kıldığı halifelik görevini ifa edebilecek yeterlilikte yaratılmış ve takipçisi olduğu takdirde doğruluktan asla sapmayacağı, ilahi rehberliği temsil eden Kitaplar ve Peygamberlerle desteklenmiştir. İşte tüm bu ilahi vergiler birer emanet olarak nitelendirilmiştir.

Bu mülahazalardan sonra emanet nedir diye sorduğumuzda şöyle yanıtlayabiliriz: Emanet, bize verilen biz dâhil bütün ilahi vergi, ihsan, ikram ve nimetlerdir. Din, akıl ve Kur’an bir emanettir. Ailemiz ve sorumluluğunu üstlendiğimiz herkes ve her şey bir emanettir. İlim, mal, mülk, mevkii, makam bir emanettir. İnsanın irade sahibi oluşu; onun dilerse yanlışı, kötüyü, ihanet ve zulmü de tercih edebilme hürriyeti, irade özelliğini başlı başına bir emanet kılmıştır ki bu emanetin sorumluluğunun büyüklüğü ve ağırlığı şu ilahi beyanda, veciz bir şekilde dile getirilmiştir.

‘İşin gerçeği Biz emaneti göklere, yere ve dağlara sunduk ve onlar emaneti yüklenmekten kaçındılar; nihayet onu insan yüklendi. Ne var ki o da zalim ve cahil biri olup çıktı (33/72).

Emanet sorumluluğunun önemine ve ağırlığına ilişkin çarpıcı bir Kur’an’i temsil daha

‘Eğer Biz bu Kur’an’ı bir dağa indirmiş olsaydık, onun Allah’a saygıdan boyun eğmiş bir halde şerha şerha yarılıp eridiğini görürdün. İşte bu türden temsili anlatımları, insanların önüne, belki düşünürler diye koyuyoruz.’ (59/21)

Hayat kitabımız Kur’an, emanetleri ehline vermemizi emretmektedir. Nebevi uygulamalarda da emanetler, sorumluluklar tevzi edilirken liyakat gözetilmiş, herhangi bir emanetin sorumluluğunu taşıyabilecek yeterlilikte olmayanlara sorumluluk verilmemiştir. Zira Allah kimseye taşıyamayacağı yükü yüklememiştir. Adaletin tesisi için bu bir ilke olarak zikredilmiştir. Her zaman, ehliyetsiz ve liyakatsiz insanların ellerindeki devlet/siyaset, servet/ekonomi, bilgi/medya vb. araç ve imkânlar insanlığın felaketine, mağduriyet ve helakine sebep olmuştur. İnsanlık âlemini varoluşsal güven bunalımı ve mutsuzluk krizlerine yakalatmıştır. Çağımızda insanlığın durumu maalesef budur. Diğer bir kanıt ise emanetin, emin ve güvenilir ellerde olduğu dönemlerde insanların doyasıya yaşadığı huzur ve emniyet zamanlarıdır. Tıpkı Asrı Saadet zamanlarında olduğu gibi…

Hayat kitabımız Kur’an, ayrıca bizlere tevdi edilen, sorumluluğumuza bırakılmış herhangi bir emanet hususunda da kendisine itimat edilen, güvenilir biri olmayı, yeri ve zamanı geldiğinde emanetleri sahiplerine kusursuz bir şekilde teslim etmemizi farz kılmıştır. Nitekim Peygamberimiz (s) hicret edeceği günlerde, kendisini bir suikastla öldürme planları yapan baş düşmanlarının, kendilerine emanet olarak teslim ettikleri değerli ve kıymetli eşyalarını iade etmesi için Hz. Ali efendimizi görevlendirmiş, bu görevi titizlikle yerine getirmesini istemiştir. Bu örnek bize şu mesajı verir; insanlığın en temel ve merkezi vasfı eminliktir. Tevhidi bir kimliğin asgari sınırları da buradan başlar. Çünkü İslam insanının filizleneceği ve boy göstereceği zemin, bu eminlik ve güvenilirlik zeminidir.

Allah (c) el-Emin’dir. Emniyet ve güvenin kaynağıdır. Emniyet ve güven veren, güvenilendir. Peygamberlere ilahi mesajları getiren melek elçi, el-Emin’dir. O mesajları bizlere taşıyan bütün Peygamberler de el- emin’dir.  O ilahi mesajları kapsayan Kitap ve ilahi kitabın temsil ettiği hayat nizamı ed-din de emniyet ve saadetimizin kaynağıdır. Bütün bunlara iman eden mümin ve müslümanın da tarifi kendisine güvenilen, güven veren, sözünde duran, emanete ihanet etmeyen, herkesin ve her şeyin kendisinden emin olup güven duyduğu kimsedir. Tabiî ki zalimler müstesna.

Rabbimiz kerimdir. Kendim için ve tüm mü’minler için tek arzu ve talebim bu tarife ve özelliklere uyan bir Müslüman olarak selam ve esenlik yurduna kavuşabilmektir. Âmin.

Ömer BAYAR