DOSYA

 

EKOLOJİK SİSTEM

VE

ÇEVRENİN EMANETLİĞİ BİLİNCİ

Orhan ARSLAN

 

 

“İnsanların elleriyle yaptıkları yüzünden karada ve denizde bozulma meydana geldi. Neticede (Allah), yaptıklarının (kötü sonuçlarından) bir kısmını kendilerine tattıracaktır; umulur ki (yol yakınken) dönerler. (Rum 30:41)”

 

Allah’ın 4 kitabının olduğu unutulmamalıdır; 1. Tenzili Kitap (Kur’an), 2. Tekvini Kitap (Tabiat), 3. Olaylar Kitabı, 4. İnsan Kitabı. Bunlar ayrılmadan, birlikte ve tam bir ciddiyetle okunmalıdır.

 

Özellikle çevre, Allah’ın iradesiz Müslüman kuludur, ona çok dikkat edilmeli ve çevrenin kendine mahsus kuralları asla çiğnenmemelidir.

 

TARIM TOPRAĞINA EV YAPMAK İHANETİ

 

Kesin olarak bilinmelidir ki, dağın hakkı ev, toprağın hakkı tohumdur. Patates tarlasına ev yapılırsa, ilk depremde yıkılır.

 

1 cm kalınlığındaki toprak 1000 yılda oluşur. Pulluk derinliğinde 50 cm’lik tarım toprağını ise Rabbimiz 50 bin yılda lütfeder. Hiç olmazsa bu akledilmeli, Allah’ın emeğine saygı duyulmalıdır.

 

Anız yakılmaz, toprağın hayatı demek olan mikroorganizmalar öldürülmez.

 

15 milyon canlı türü tam bir denge içinde güle oynaya yaşarken, bir tek insanoğlu düzeni bozmaktadır. Hâlbuki insan Allah’ın umudu ve Allah’ın en büyük projesidir.

Aslında insan bunları Kur’an’dan öğrenmeli iken, Kur’an’dan bihaberdir.

İNSAN RABBİMİZİN MESAJINI NİÇİN OKUMAZ Kİ?

Rahman insana vahiy göndermişti.

Allah’ın koyduğu ekolojik sistemle oynanmamalı, Allah’ın programıma müdahale edilmemelidir. Müdahale edilirse, mesela ozon tabakası yırtılırsa, insanın başının belaya girmesi kaçınılmazdır.

 

Salihat; bir fesadın ortadan kalkması için yapılan ıslah edici davranışlardır. Çevreye özen, salih ameldir. Salih kul, çevreci kuldur.

 

KUR’AN ÇEVRE KİTABIDIR

 

Kur’an’da, çevre ile ilgili yaklaşık beş yüz ayet vardır.

 

Kur’an, çevre konusunu üç aşamada ele alır:

  1. Yer, gök, yağmur, bulut, ırmaklar, dağlar ve canlı varlıkların niçin yaratıldığını anlatan ayetler,
  2. Evrendeki bu işleyişin insan hayatına sunduğu katkılar,
  3. İsraf, denge, ölçü, aşırılıklardan kaçınma, haddi aşma, adalet, insan hayatına çeki düzen verme ve bozgunculuk.

 

SORUMLU TÜR İNSANDIR!

 

Dünyada 15 Milyon canlı türü vardır.

 

Ancak, yeryüzünün halifesi olan insan, yeryüzündeki bütün sorunların da sorumlusudur. Yani Allah’ın hem umudu hem de problemidir.

 

Kural değişmez: insan, yeryüzünde ne ekerse, onu biçecektir.

 

RABBİMİZ SORUYOR: İNSAN, BAŞIBOŞ BIRAKILACAĞINI MI SANIYOR?

 

Bu sorunun muhatabı evrende, sadece insandır.

 

İşte sorulacaklar:

 

  1. İSRAF: Çevre kirliliğinin ve tabiattaki denge bozukluğunun başında israf ve yanlış tüketim gelir. İnsanlık israfta yarışıyor ve bunu bir kalkınmışlık seviyesi olarak görüyor. Görmediklik bu işte…

 

Rabbimiz ise, uyarı üstüne uyarı yapıyor:

 

“Yiyiniz, içiniz; fakat israf etmeyiniz. Allah israf edenleri sevmez. (Araf 7:31)”

 

“Rahman’ın has kulları, harcamalarında ne israf eder ne de eli sıkı davranırlar; bu ikisinin arasında bir denge tutarlar. (Furkan 25:67)”

 

Mümin, ırmak kenarında abdest alırken bile, suyu israf etmez.

 

  1. BOZGUNCULUK (FESAD)

 

Bozgunculuk (fesad veya fesat), bir düzeni bozmak, normal işleyişi engellemek ve faydalı olanı yok ederek zarar vermek demektir. Bozgunculuk, israftan daha tehlikeli ve etkisi daha kalıcıdır. İsraf, bir alışkanlığın sonucudur. Bozgunculuk ise, tamamen art niyete dayalı, kasıt içeren ve doğrudan zarar vericidir.

 

Pek çok çeşidi vardır:

 

  1. Sahte ürünler: GDO, şeker, yağ, et, raftaki uzun ömürlü gıdalar. İnsan sağlığı için tam bir bela bu ürünler. Gerçek bir kozmik fesad, bozgunculuğun ta kendisidir.

 

  1. 1400 yıldan beri İslam’ı bozmakla meşgul olan ve maalesef başat hale gelerek indirilmiş dinin yerini alan, uydurulmuş din imalatçıları bozguncudurlar.

 

  1. Deizm ve ateizm de birer kozmik fesattır. Bunların çıkmasına vesile olanlar bozguncudur ve iki dünyada da hesap vereceklerdir.

 

3- İNSANLARA KARŞI YAPILAN HAKSIZLIKLAR:

 

Haksız yere adam öldürmek, hırsızlık yapmak, Allah’ın koyduğu sınırları aşmak, insanların hakkına tecavüz etmek, başkasının malını gasp etmek, ilâhlık taslamak, halkına baskı ve işkence etmek, başkasının hakkını fâiz yoluyla elinden almak, fâiz yemek ve onları yaşadıkları yerden sürüp çıkarmak bozgunculuktur.

 

İslam devletten şu 5 şeyi bekler: 1. Hakikat, 2. Adalet, 3. Ehliyet ve liyakat, 4. Meşveret-Şura ve 5. Merhamet.

 

Bunların yokluğu tam bir fesad ve bozgunculuktur.

 

KIYAMETE DAVETİYE ÇIKARTIYORSUNUZ

 

Kıyamet, normal düzenin bozuluşudur.

 

Allah’ın koyduğu düzeni bozmak, kıyamete davetiye çıkartmaktır.

 

Yeryüzündeki canlı hayatının devamı, mevcut tabiî düzenin işleyişine bağlıdır. Bu düzenin bozulması, yani kozmolojik fesad, yeryüzündeki hayatın sona ermesi demek olan kıyamettir.

 

İnsan bu durumu akletmeli değil mi?

 

ZULÜM VE ZÂLİM

 

Zulüm hem dinimizde hem de dilimizde: “Bir şeyi (veya bir hakkı) olması gereken kendi yerinden alıp, başka bir yere koymaktır.”

 

Zulüm, hakkı terk etmektir.

 

Zulüm Allah’ın düzenini bozmaktır.

 

“Kim Allah’ın indirdiği (hükümler) ile hükmetmezse işte onlar zalimlerin ta kendileridir. (Maide 5:45)”

 

– Tabiatın acımasızca tahribi zulümdür.

– Hayvanların, ormanların, yeşil alanların bozulması zulümdür.

– Yeraltı zenginliklerinin yağmalanması zulümdür.

– İnsan hakları ihlâlleri ve adaletsizlik zulümdür.

 

Zulüm yapana ‘zalim’ denir.

 

ÇEVRE KİRLİLİĞİNİN BAŞ MÜSEBBİBİ İNSANDIR

 

İnsanoğlu bu gezegeni 5 milyon yıldan beri meşgul eder ve tarım en az 15 bin yıl öncesinde vardır.

 

Sanayi Devrimi ve tarımla birlikte fayda ve zararların iç içe olduğu bir süreç başladı.

 

Toprağımızı erozyondan koruyamadık. Tarımda zararlı haşaratla mücadele için gereğinden fazla ilaç kullandık; toprak, su ve havamızı kirlettik.

 

Sera gazlarının açığa çıkmasıyla, atmosfere fazla miktarda CO2 salındı ve küresel ısınmaya maruz kaldık.

 

EKOSİSTEM: “ÇEVRESEL EVİMİZ” VE KUR’AN

 

Ekosistem, canlı organizmalarla, bunların çevreleri arasındaki karşılıklı etkileşimleri inceleyen bilim dalıdır.

 

Aslında İslam, insanın gerçekte bir “emanetçi” olduğuyla doğa ile olan ilişkisinin sınırını çizmiştir.

 

Yanlış yaptığında, iki dünyada da hesap verecek, yeryüzü halifesi olan sorumlu insan tipi söz konusudur.

 

Bu insan bilmeli ki, doğadaki canlı ve cansız bütün varlıklar Allah tarafından yaratılmıştır ve her birinin bir yaradılış amacı vardır.

 

Özetle insan, İslam’ın bu konudaki üç temel kavramının farkına varmalıdır:

 

– Birlik

– Emanet

– Sorumluluk

 

EVRENİN METAFİZİK BOYUTU

 

Allah, Kur’an’da bal arısından, örümcek ağından, karıncadan, Hüdhüd kuşundan, sütün nasıl üretildiğinden, sivrisinekten, suyun kaldırma kuvvetinden vb. bahseder.

 

Hz. Süleyman’ın ordusu ile kraliçe karınca arasında geçen diyalogda bunu görürüz: “Karıncayı incitme.”

 

Bazı ayetlerde Allah dağa, taşa, bitkilere, yemin ederek, onların tabiatta oynadığı role ve hayatî öneme işaret eder.

 

Evrende küçük bir şey yoktur. Her şey bulunduğu yer itibari ile büyük, önemli ve vazgeçilmezdir.

 

HAVA: TAM BİR MUCİZE, HAVAYI BOZMAYIN

 

Hava, özel saygı duyulması ve özenle korunması gereken muhteşem bir nimettir.

 

Mesela, bir insan aynı anda hem okusa hem yazsa hem birisiyle konuşsa hem de birini dinlese, hiçbirini doğru dürüst anlayamaz. Her şey karmakarışık olur değil mi?

 

Oysaki her hava zerresi, dünyadaki bütün telsiz, telefon, radyo, televizyon, mesaj, resim, video ve bunlara benzer birçok cihazların yaydıkları ses ve görüntüleri birbirine karıştırmadan bir alıcı gibi alır ve yanındakine aynen nakleder.

 

Havanın bütün zerrelerinde bu kabiliyet görülür.

 

Bu kadar yetenek ve marifet, aklı ve ilmi olmayan bu gariban hava zerreciklerinin işi olamaz. Bu durum açıkça gösteriyor ki, havadaki parçacıklar, insanlara, üzerinde çok düşünülmesi gereken olağanüstü imkânlar sunmaktadır.

 

Uzayda boşluk yoktur; “1 cm3 uzay boşluğundaki enerji, evrendeki bütün enerjilerin toplamından daha fazladır.” denilmektedir.

 

ALLAH UYARIYOR: SAKIN DENGEYİ BOZMAYIN

 

İslam denge dinidir. Rabbimiz Kur’an’da dengeyi ısrarla öğütler:

 

“Yine göğü özenle O yükseltti, bir denge ve ölçü koydu ki siz (ey insanlar), dengeyi bozup ölçüyü kaçırmayın! (Rahman 55:7-8).”

 

“Gerçekten biz, her şeyi bir ölçü ve dengede yarattık. (Kamer 54:49)”

 

“O (Allah) ki seni (bir amaçla) yarattı, sana varoluş amacını gerçekleştirecek bir donanım ve dengeli bir tabiat verdi. (İnfitar 82:7)”

 

“İşte böylece sizin dengeli bir ümmet olmanızı istedik ki, insanlığa örnek ve model olasınız ve Elçi de size örnek ve model olsun. (Bakara 2:143)”

 

“Onun üstüne denge unsurları (olan dağlar) yerleştirdi ve dahası oranın besinlerini, ora sakinlerinden talep edenler arasında dengeli bir biçimde takdir etti. (Fussilet 41:10)”

 

Kur’an’daki “Sakın dengeyi bozmayın.” ayetleri, modern çağın tüm teknik verilerine hitap edecek düzeyde, etkili ve yeterli bir buyruk ve öğreti formudur.

 

YİNE RABBİMİZ UYARIYOR: BİNDİĞİN DALI KESME

 

Allah, yeryüzünde ne varsa hepsini insan için yaratmıştır.  İnsan ekosisteme müdahale etmekle, bindiği dalı kesmiş olur. Çünkü ekosistemlerin hepsi birbiriyle alakalı olup, hiçbiri diğerinden izole edilemez.

 

Örneğin, bir ekosistem, makro düzeyde bir okyanus olabileceği gibi, vasat düzeyde bütün bir orman, bir kent, bir çiftlik; mikro düzeyde ise bir termit kolonisi, bir göl, 1 m2’lik bir çöl parçası, bir taş ve altındaki tüm yaşam olabilir.

 

RAHMAN UYARMAYA DEVAM EDİYOR: YOKSA ACISINI TADARSIN

 

En küçüğünden en büyüğüne, herhangi bir ekosistemi fesada uğratırsanız, bu bozgunculuk bütün bir sistemi olumsuz yönde etkileyecek ve Kur’an’ın ifade ettiği gibi, insan bir şekilde bunun acısını tadacaktır.

 

Ve Rabbimiz bize kıyamıyor: “Umulur ki, bu tutumlarından dönerler.”

 

Kur’an ekosistemin korunmasını ısrarla öğütler.

 

İnsan tabiat kıyımını öyle bir noktaya taşıyacaktır ki, tıpkı günümüzde olduğu gibi, solunacak temiz bir hava, içilecek temiz bir su ve iştahla yenecek sağlıklı bir gıda aranır hale gelecektir.

 

“O münafık, eline yetki geçtiği zaman yeryüzüne fesat çıkarmaya, ekin ve nesli yok etmeye çalışır. Allah bozguncu fesadı sevmez. (Bakara 2:205)”

 

İTİDAL ÖĞÜTLENMİŞ VE HADDİ AŞMA İSTENMEMİŞTİR

“Sizinle savaşanlara karşı Allah yolunda siz de savaşın; ancak aşırı gitmeyin! Çünkü Allah aşırı gidenleri sevmez. (Bakara 2:190)”

Savaşta çocuklara, kadınlara, yaşlılara, din adamlarına saldırılmaz, her tür tahribat ve ağaçların kesilmesi istenmez.

Ayrıca işçi ve çiftçiler de “öldürülmesi yasaklananlar” arasındadır. Ömer b. Abdülaziz’in de: “Çiftçi öldürülmez.” dediği rivayet edilmiştir.

Kur’an ayetlerinde ve Hz. Peygamber sünnetinde ”yeşil örtü”yü teşvik eder.

“De ki: “Hiç düşündünüz mü? Eğer suyunuz (yeryüzünden) tamamen çekiliverse, size tertemiz kaynak sularını kim getirecek? (Mülk 67:30)”

 

 

BU AYETİ EZBERLEYİN LÜTFEN: RUM 30:41

 

“İnsanların elleriyle yaptıkları yüzünden karada ve denizde bozulma meydana geldi. Neticede (Allah), yaptıklarının (kötü sonuçlarından) bir kısmını kendilerine tattıracaktır; umulur ki (yol yakınken) dönerler. (Rum 30:41)”

 

Hz. insan, sorumlu Yeryüzü Halifesi olarak dünyanın imarından sorumludur. Ayet gereği, denizleri ve ormanları sürekli gözler, çevre sınırındaki duyarlılık nöbetini asla terk etmez.

 

NE ÇOK DOĞA CİNAYETİ İŞLEDİN SEN EY SORUMLU İNSAN?

 

Trabzon, Uzungöl’de işlediğin doğa cinayetinden hiç vicdanın sızlamıyor mu?

 

Dünyanın en büyük kanyonlarından biri olan Erzincan, Kemaliye Karanlık Kanyon’da konut yapmak istediğinde hiç mi arlanmıyorsun?

 

Hasankeyf’te 12 bin yıllık tarihi yok etmenin muhasebesini ne zaman yapacaksın?

 

Bütün büyük şehirlere, özellikle İstanbul’a ettiğin ihanetin vebaliyle nasıl huzur buluyorsun?

 

BÖLGENİN BİYOCOĞRAFYASI

 

Son günlerde Kaz Dağı’ndaki Altın ve Gümüş Madeni Projesi nedeniyle ağaç katliamı ile gündeme gelen Kirazlı bölgesinin, biyocoğrafik konumuna bakılmalıdır.

 

Bir bölgenin, biyolojik çeşitlilik sıcak noktası olarak tanımlanabilmesi için, iki katı ölçütü sağlamalıdır.

 

  1. En az 1500 endemik (dünya üzerinde başka bir yerde yaşamayan) damarlı bitki türüne ev sahipliği yapmalı; diğer bir deyişle, yeri doldurulamaz, eşsiz olmalıdır.

 

  1. Özgün doğal vejetasyonunun en az %70’ini kaybetmiş; diğer bir deyişle, tehdit altında olmalıdır!

 

Sıcak Nokta; yeryüzünde, biyolojik çeşitliliğin fazla olduğu, zengin orman florasına sahip, insanlar tarafından yok edilme ihtimali çok yüksek olan ve acil olarak koruma altına alınması gereken bölge demektir.

 

Dünyada bu ölçütleri sağlayan 36 biyolojik çeşitlilik sıcak noktası vardır. Bu sıcak noktalardaki ormanlar ve kalıntı habitatlar, yeryüzünün sadece %2,4’ünü kaplar, ancak endemik bitki türlerinin yarısından fazlasına, iki yaşamlı, sürüngen, kuş ve memeli türlerinin ise yaklaşık %43’üne ev sahipliği yapar.

 

Anadolu, dünyadaki 36 biyolojik çeşitlilik sıcak noktasından üçünün karşılaştığı ve etkileştiği bir bölgedir.

 

Yani, Anadolu’muz, sahip olduğu biyolojik çeşitlilik açısından yeri doldurulamazdır ve halen yoğun tehdit altında bulunmaktadır.

 

BİGA YARIMADASI  

 

Bu bölge, Anadolu’daki üç biyolojik çeşitlilik sıcak noktasından Akdeniz Havzası’nda konumlanmaktadır. Akdeniz Havzası, dünyadaki en büyük ikinci sıcak noktadır. Biyolojik çeşitlilik açısından dünya üzerindeki en önemli bölgelerden biridir.

 

Ayrıca, biyolojik çeşitliliğin küresel ölçekte devamlılığına önemli derecede katkı sağlayan veya “doğadaki canlı türlerinin nesillerini sürdürebilmeleri için özel önem taşıyan” beş önemli doğa alanını içermektedir. Bu alanlar şunlardır: Babakale-Asos Kıyıları, Kaz Dağları, Biga Dağları, Çanakkale Boğazı ve Karabiga Kıyıları.

 

Özellikle Kaz Dağları’ndaki ormanlar, halen Biyolojik Çeşitlilik Orijinallik İndeksi yüksek alanlardır ve orijinal biyolojik çeşitliliğinin büyük bir bölümünü barındırmaktadır.

 

Kirazlı bölgesi, işte böyle bir coğrafyada konumlanmaktadır.

 

FARKLI BİR ÂLEM: BİTKİLERİN GİZLİ YAŞAMI

Bir yalan makinesi uzmanı, başlangıçta sırf eğlence olsun diye, yalan makinesinin elektrotlarını kocaman yapraklı tropikal bitkisinin üzerine yerleştirdi. Yalan makinesi çeşitli korku, sevinç, şaşkınlık gibi durumların elektriksel değişimlerini ölçtüğüne göre, belki bitki de su dökünce seviniyordur diye alaylı alaylı güldü.

Bitkiyi suladığında galvanometre zikzaklar çizerek aşağı doğru indi. Oysa yukarı doğru bir hareket bekliyordu. Yaprağını sıcak kahveye soktuğunda da beklediği tepkiyi görmedi. Sonunda kibriti alıp bitkiyi yakmayı düşündüğünde her şey değişti. Bitki çılgınca galvanometrenin ibresini tavan yaptırdı. İnanamadı uzman; “Nasıl yani?” dedi kendi kendine, “Bitki düşüncelerimi mi okudu?”

İnsanlık tarihinin önünde yeni bir dünya açılıyordu artık. Deneyler deneyleri kovaladı. Bitkilerin sadece düşünceleri okumakla kalmayıp çevrelerindeki her şeyi hissettikleri de çıktı ortaya. Kaynar suya atılan karideslerin ölümlerini, eline iğne battığında duyulan acıyı da hissediyordu bitkiler. Hatta kilometrelerce ötede olunsa bile yaşanan sevinç ve üzüntüleri de hissediyordu. Hatta korkudan baygınlık bile geçiriyordu.

BİTKİLER HİSSEDİYOR, YAŞIYOR, HATIRLIYOR

Bir gün şehir dışından gelen bir botanikçi bayan içeri girdiğinde bütün bitkiler sessizleşti. Hiçbirinden tepki gelmiyordu. Sanki hepsi birden sessizliğe bürünmüştü. Tâ ki o bayan havaalanından uçağa binip gittikten 45 dakika sonra yeniden tepki vermeye başladılar. Bayan botanikçinin bitkileri kurutup ölçümler yaptığını öğrendiği zaman anladı uzman bayanı görünce bitkilerin korkudan bayıldıklarını.

Bir deney tasarladı. 6 yardımcısına aynı gece aynı saatlerde yapmak üzere farklı görevler verdi. Görevlerden biri gece yarısı gelip laboratuvardaki bitkilerden birini söküp parçalamaktı. Ertesi gün o gece bitkiyi parçalayan yardımcı içeri girdiğinde bütün bitkiler çılgınlar gibi haykırmaya başladı. (Galvanometrelerin ibrelerinin tavan yapmıştı.)

Bu deneyden anlaşıldı ki bitkiler sadece hissetmiyor, aynı zamanda hafızaları da var. Ve bazı adlî vakalarda bitkilerin şahitliğine başvurulmaya başlandı. Bitkiler asla yanlış sonuç vermiyordu çünkü yalan nedir bilmiyorlardı.

Dünyanın dört bir yanından bilim adamları konu üzerinde çalışmalara başladılar. Sonuçlar akıl almazdı.

Koparılmış bir yaprak, kendisine güzel sözler söylenmesi durumunda normal yapraktan aylarca daha uzun süre canlı kalabiliyor. 120 km mesafedeki bir acıyı, sevinci hissedebiliyor.

İnsanların düşüncelerini okuyabiliyor, kötülük yapanları hafızasına kaydedebiliyor. Aynı zamanda bu bilgileri diğer bitkilerle de paylaşıyor.

Kendisine kötü davranılan bitki üzüntüsünden intihar bile ediyor.

Yanındaki bitkinin susuz kalması durumunda kendi suyunu onunla paylaşıyor.

Bilelim ki dünyanın herhangi bir yerinde bir bitkiye kötü davranılırsa, bütün bitkiler bunu hissediyor.

Hani “Kirazlı, Kaz Dağı değil.” diyorlar ya, emin olun Kirazlı’da kesilen bir ağacın acısını sadece Kaz Dağları’nda değil, Munzur’daki, Kuzey Ormanlarındaki, Salda’daki, Toroslardaki ağaçlar da hissediyor. Bir gün biz de hissedeceğiz…

ALTIN ÜRETİMİNDE SİYANÜR

Siyanür aslında bir bileşiktir. C ve N elementlerinden oluşur. Uzaktan bakıldığında karbonata benzer. Deneyler için genelde toz şeklinde temin edilir.

Bir şişenin içerisinde durduğu ve temas etmediği sürece kimseye zararı yoktur. Ama temas ettiği zaman ppm (milyonda bir) seviyesindeki miktarlardan itibaren yaşamı tehdit etmeye başlar.

Eğer solunum yoluyla aldıysanız o kadar vaktiniz yoktur. Acıbadem kokusunu burnunuz algıladığı an artık siyanür zehirlenmesine maruz kaldığınızı, ya da kalmak üzere olduğunuzu bilin. Bir hastaneye ulaşmak ve müdahale için 8-10 dakikanız vardır.

Şöyle bir kötü özelliği vardır siyanürün. Merkezi sinir sistemini etkiler. Bu nedenle zehirlenmeler çok yüksek oranda ölümle sonuçlanır.

ALTINLA SİYANÜRÜ BİR ARAYA GETİREN ŞEY NEDİR? 

Altının en büyük özelliklerinden bir tanesi doğada bileşik yapmadan saf hale yakın bulunmasıdır.

Altının büyük parçalı olmayan, ufak tanecikli hali ise, altın yataklarının içerisinde milyonlarca ufak parça halinde geniş arazide toprağın derinlemesine bulunur. Bunu tek tek elle bulabilmek imkânsıza yakındır. Siyanür burada devreye girer.

Siyanür, tıpkı kesme şekerin sıcak çayın içerisinde karıştırıldıkça kaybolması gibi, içinde altın olan toprağı siyanürlü su ile yıkandığında toprağın içindeki altını katı halden sıvı hale getirir ve çözeltinin içine alır. Siyanürlü o çözelti çok yüksek oranda altın barındırır. Sonra o çözeltiye klor gazı verildiğinde altın çözeltinin içinde katı halde çöker. Sonra kurutup, külçe haline getirip piyasaya sürersiniz.

BÜYÜK SİYANÜR HAVUZLARI TEHLİKESİ

Esas sorun burada başlıyor. Zira binlerce ton toprağı yıkayacak kadar çok elde siyanürlü suyun (çözeltinin) olması gerekir.

Bunun için çok geniş ve derin bir siyanür havuzun olması lazım. O nedenle altın madenine yakın bir yerde, tıpkı şu an Çanakkale’de olduğu gibi, doğayı mahvederek benden sonra tufan deyip, geniş bir havuz kazılır.

Madenin büyüklüğüne göre değişmekle birlikte, havuzun çapı 200-250 metre, derinliği 60-70 metredir. Boğaz köprüsünün denizden 67 metre yüksekte, bir futbol sahasının 105 metre olduğunu da hatırlayın. O siyanürlü çözeltinin bulunduğu havuz mutlaka açık havada olmalıdır.

Zira bu zehir, yine doğa ana sayesinde bertaraf edilir. Siyanürlü çözeltiyi güneş ışınlarına maruz bıraktığınızda UV ışınları CN’yi parçalar ve göreceli olarak daha zararsız hale gelen bir çözelti olur.

Peki, sorun ne? Sorun, o kazılan havuzun altını, suyun yeraltına sızmaması için branda gibi bir izolasyon malzemesi ile kaplanmasıdır.

O branda da toplu iğnenin ucu kadar dahi sızmanın olmaması gerekir. Hele ki fay hattının hiç olmaması gerekir. Olurda deprem olursa o aşağıdaki bez hem üzerinde suyun ağırlığı hem de depremin etkisi ile yırtılabilir.

O yırtığın sebep olduğu sızıntı, en iyi ihtimalle 1-2 saat sonra fark edilebilir. O da her an ölçülüyor olması şartı ile ve deprem esnasında o civardaki görevlilerin sağ ve işinin başında olup, oraya müdahale etmek için hazır olması şartıyla…

O siyanür havuzu yapılırken aslında baraj yapıyormuşçasına alt yapı ile yapıyor olunması gerekir. Bir de aşırı yağış ve sel gibi risklerinin de unutulmaması… Mesela o baraj asla taşmamalı. Zira esas tehlike o havuzun taşması-yıkılması veya asla fark edilemeyecek boyutta sızıntı ile (her gün sadece 200 litre sızsa) yer altı sularına, bitkilere, hayvanlara ve toprağa karışmasıdır.

BİZE EMANET EDİLEN ÇEVREYE İHANET

Değil 1 kilo, 100 ton altın bile, bir insanın saçının telini geri getiremez. Bize emanet edilen çevreyi asla yeniden onaramaz.

Daha önce siyanür havuzunun çökmesi, yıkılması, aşırı yağışlarla hasar görmesi pek çok defa vuku bulmuştur. İnternet bu felaketlerle doludur (Arama kelimesi “cyanide spill disaster).”.

En son Romanya da bu risk gerçekleşti ve siyanür havuzu hasar gördü. Çernobil’den beri Avrupa da yaşanan en büyük ekolojik felaket olarak tarihe geçti. 50 km çapındaki alandaki tüm doğal hayat sona erdi.

UNUTULAN BİR BAŞKA TEHLİKE: KAYAÇLARIN PARTİKÜLLERE AYRILMASI

Maden işletmeciliği, kural olarak yekpare olan kayaçların daha küçük parçalara ayrılmasını öngörür. Bu bazen toz diye nitelendirilebilen boyutlara kadar düşürülür.

Bunun ne önemi şudur: Dolgun (kompakt) bir kayaç dış yüzeyi kadar temas alanına sahiptir. Eğer parçalara bölünürse, yüzeyi karesi oranında büyür.

GELECEĞİNİ ZEHİRLEYEN BİR TÜRKİYE

Altın işletmeleri havzalarına ve gündemde olan Kaz Dağları’na bir de bu gözle bakılmalı.

İşletmenin ileri evrelerinde, bu kadar yüzeyi büyütülmüş, ama içerisinde sağlık için zararlı iki değerlikli metaller (arsenik, cıva, kadmiyum vd.) taşıyan kırıntılar ve tozlar, çoğunluk bir yerlere gömülür, ya da açığa yığılır.

Bu şu demektir: Yağacak bir yağmurda, selde, akıl almaz derecede büyütülmüş yüzeylerden arta kalmış madeni yıkayarak altına eşlik eden iki değerlikli toksik elementler yaşanılan ortamlara verilir.

Bugün kaçmaz ise yarın, yarın kaçmaz ise öbür gün kaçacağı aşikârdır. Özellikle her gün tektonik olarak bir yerleri kırılan bir ana karanız varsa ve bu ana karanın önemli bir kısmında suyu geçirimsiz bir arazi yapısı varsa (Kaz Dağı tamamen böyledir), er ya da geç bu toksik denecek malzemenin son alıcı ortamlara taşınması kaçınılmazdır.

İşletmeye açılan ve açılacak madenlerimizde durum budur: Geleceğini zehirleyen bir Türkiye.

KAZ DAĞLARI’NIN TARİHİ VE MİTOLOJİK ÖNEMİNE HİÇ Mİ BAKILMAZ?

Tarihe mal olmuş böyle bir dağdan bahsediliyor (orada dünyanın ilk güzellik yarışması yapılmış, mitolojik tanrılar sevgilileriyle burada buluşmuşlar, Türk kanı taşıyan insanların en önem verdikleri Sarıkız Efsanesi burada yaşanmıştır).

Biyoloji varlıklarının yok edilmesine, birçok yerleşim yerinin su kaynaklarını besleyen kaynaklarının sorumsuz kişiler ve yetkililerin göz yumması ile kirletilerek, insan sağlığıyla oynanmasına hiçbir uygarlık duyarsız kalamaz.

Kaldı ki, birçok nedenle su sıkıntısına gebe olan Türkiye’nin böyle bir tatlı su kaynağının, neredeyse kaynağın başında kirletmesine izin verilmesinin mantıkla açıklanabilir bir tarafı olamaz. Bu sadece yöre halkına değil, gelecek kuşaklara karşı da işlenmiş ağır bir suç olacaktır.

Kaynağından itibaren damla damla verilen zehrin etkisi zamanla ortaya çıkacak ve çıktığında etkili bir önlem almaya kimsenin gücü yetmeyecektir.

BİLİM ADAMLARI CİDDİYETLE DURUMA EL KOYMALIDIR

Bu kültür dağının çevresinde konuşlanmış üniversitelerin hocaları, yöneticileri, bilim adamları, bu sorunu bilimsel olarak acilen çözmeye yönelmelidirler.

Unutmamak gerekir ki, bazı yerlerdeki insanların konuşması kadar sessiz kalması da suçtur.

TÜRK DÜNYASINDAN İKİ DOĞA CİNAYETİ ÖRNEĞİ:  

 

  1. ARAL GÖLÜ FACİASI

 

Türkistan coğrafyasında pamuk mono kültürünün gerektirdiği suyu karşılayabilmek için Aral’ı besleyen Ceyhun ve Seyhun nehirlerinden kanallar açıldı. Sonuçta bu iki nehir Aral’a ulaşamadan çekildi. 1960’lı yıllardan itibaren kurumaya başlayan Aral etrafında günümüze gelinceye kadar yaşanan tam bir facia idi.

 

2.KAZAKİSTAN’DA NÜKLEER DENEMELER

 

İkinci facia Kazakistan’ın Semipalatinski vilayetindeki yeraltı nükleer denemeleri yüzünden yaşandı. 1949 ile 1989 arasında 40 senede 456 deneme yapıldı. Bu denemelerin insanlara ve diğer canlılara verdiği radyoaktif zararın boyutları bugüne kadar ölçülmüş bile değildir.

 

Allah tabiatı bize mülkiyet olarak değil emanet olarak vermiştir. Emanet bilinci yitirildiğinde, kozmik nizam yıkılır ve kaos meydana gelir.

 

SONUÇ

 

Ey yetkililer! Kısaca değinmeye çalıştığımız yukarıdaki kavramları hiç düşündünüz mü?

 

Yok edilen ormanlar tekrardan ağaçlandırılsa bile; ne bölgenin orijinal fauna ve florası, ne de yok edilen endemik bitki ve böcek türleri geri gelmeyecektir.

 

İşte bu bir cinayettir.