İnsan, iç dünyasını varlığın mucizevî tecellileri karşısında merak ve hayranlıkla dolu bir şekilde uyanık tutabilse, acı da en az sevinç kadar harikulade görünür.   Acı ile sevincin paradoksal anlamda yakın bir ilişki içerisinde bulunuyor görünmesi de sebep-sonuç itibariyle birbiriyle akraba kavramlar olmalarındandır. Ne var ki tüm bunlar, iki dünyalı bir (müminin) algı ve tasavvur dünyası için söz konusudur. Zira ‘Allah iki emniyeti bir arada vermez; iki korku ve tedirginliği de bir arada vermez’di.

Bilinmeli ki acı, hiçbir mektebin beceremeyeceği kadar eğiticidir. Haklı direniş, insanlığın omurgalı yürüyüşünün olmazsa olmazıdır. Vahyin irşadı da bu yöndedir. Acı, bazen hasta nefsleri sağaltmak için kullanılan acı bir ilaç gibidir. Hülasa hekime güvenmeli. İlacı damak zevkimize uygun olmasa da sessizce ve dinginlikle içmeli. Zira ağır ve sert olsa da Görünmeyen’in müşfik eliyle sunulmuştur ve uzattığı acı dolu fincan dil ve damağımızı yaksa da, adına ‘sınav’ denen varoluşun/yaratılışın kaçınılmaz bir ger(ç)eğidir. Unutmamalı ki, “her zorlukla beraber bir kolaylık vardır -her iki zorluğun arasında bir kolaylık vardır-“ ve büyük huzur, saadet ve esenlik, her zaman büyük acıların yanıbaşında bulunur.

Zihin, duyuş ve algı dünyası vahyin kriterlerine göre belirlenen bir müminin ken disini aşarak toplumsal boyutta dert edinip acı çekmesi insani bir durumdur. Acı, ontolojik olarak insana özgüdür. Zira acı çekmek farkında olmayı gerektirir. Dolayısıyla akıllı olan acı çeker. Öğrenmek ve farkında olmakla birlikte acı kaçınılmaz olduğuna göre, acıyı bilmemiş ve tanımamış olmak, acıdan daha büyük bir acı olsa gerektir. Zira insanları ‘sevinç değil acı eğitir’ ve ‘zorluklar insanın bileği taşıdır’. Karşılaşılan acılar insanı olgunlaştırır, hayatın muhtelif inişçıkışlarını öğretir, ona bilgelik kazandırır. Bunun için olmalı ki, Nebi (as)’in ifadesiyle ‘Belanın en büyüğü peygamberlere ve daha sonra Allah’a yakınlık derecesine göre diğer insanlaradır.’

Bilindiği gibi en değerli maden elmastır. Bir avuç dolusu elmas koca servetlere denktir. Elmas, çok güçlü bir basınç neticesinde, ikibindörtyüz derecelik ısıda yaklaşık ellibin atmosferlik bir basınçla meydana gelir. Bu basınç, örnek olarak, dev Eyfel Kulesi’nin 12 cm² bir alana uyguladığı basınca denk düşüyor. İşte pırıl pırıl parlayan bir elmas, bu basınç sayesinde vücud buluyor.

İnsandaki olgunluk ve derinlik, hayatın akışı içerisindeki zorluklara karşı gösterdiği direnç ve tahammül ile orantılıdır. Çünkü hayatında acısı, direnci ve derdi olmayanın derinliği de olmaz. Allah Teâlâ, tam da insan elmasının oluşumunu şöyle anlatıyor: “… Unutma ki Rabbin, ağır işkence altında (kendilerine dayatılanı kabul ederek) vartaya düşürülmelerinin ardından hicret edenleri, (Allah yolunda) tüm çabasını harcayan ve direnenleri gözetecektir; evet, çünkü senin Rabbin, o (ağır acının) ardından elbette tarifsiz bağışıyla, eşsiz rahmetiyle muamele edecektir.” (Nahl: 110) [1]

Yaklaşık üç yıl önce, Filistin’in Nablus kentinin büyükşehir belediye başkanı Adli Yasih, Hilal televizyonumuza yaptığı ziyaret sırasında kendisine,

“Filistinliler farklı insanlar. Eğitimli, içinde yaşadığı dünyayı bilen ve tanıyan; direniş ruhlu ve gözü pek insanlar. Bilindik Arap halklarına pek benzemeyen Filistin halkına özgü bu farkı, neye bağlıyorsunuz?” diye sorduğumda: “Filistin halkını acılar eğitti; direniş ruhu ise özgürleştirdi…” demişti. Filistin’e dönmesiyle birlikte yakalanarak zindana atılmıştı. Ve bugün hala onbini aşkın masum Filistinli, İsrail zindanlarında sessiz sedasız çile doldurmaktadır.

Vakur duruşu, kesin ve keskin inancı, hüzünlü ancak kararlı tavrı, tüm acılara rağmen Allah’a olan sonsuz güveni ve muhatap üzerinde bıraktığı tesir, görülmeye değerdi. İnce bir anlayış ve keskin bir kavrayışı hemen fark ediliyordu. Bir iman ve teslimiyet dersi verip gitmişti. Adli Yasih, acıların bir insanı nasıl billurlaştırarak saflaştırdığının canlı şahidiydi. Hiç şüphesiz bu da bir eğitimdi ve bu eğitimin okulu hayatın kendisiydi. Ne var ki hayat mektebinin muallimi hiç değişmiyor; vahyin kılavuzluğunda belirlenmiş müfredat esas alınıyordu.

Yaşanan hayatta tecrübeye ve örnekliğe gerek olmasaydı, Kur’an bir vesile ile gönderilir, Hz. Muhammed (as)’in rehberliğine hiçte gerek kalmaz, insanlık tarihinin yol gösterici rehberleri olan peygamberler de gönderilmezdi. Kur’an’ın üçte ikisinin konusunun tarih olması manidardır. Yaşanmış tecrübeler, örnek ve ibretlik kıssalar, vahyin hayata dönük yüzünü, vahyin bizzat hayatın özüne yönelik indiğini vurgular. Hayatın daha doğrusu mücadelenin bütün çıplaklığı ile Kur’an’da yer alması insan(lığ)ın sınanması, olgunlaşması ve imanının ispatının bir gereği olduğunu göstermektedir. Vahyin bütün bir beyanı, teorik tartışmalar ve entelektüel fantezileri değil, hayatı, bizzat yaşayageldiğimiz gerçeklikleri içerir. Hayata bakış, duyuş ve algı biçimimizi belirler; ilahi murada göre inşa eder. İnsanı, hayatın içerisinde açlık, korku, mallardan ve canlardan eksiltme ile sınayacağını[2], insanın asla başıboş bırakılmayacağını[3] , önceki kavimlerin başına gelenlerin şimdikiler için de geçerli olduğu ve her inanan insanın bu zorluk, sıkıntı ve acıyı göze alması gerektiği (başına gelebileceği)[4] de vahyin aktardığı evrensel sünnetullahtır. Kur’an’da sıkça atıfta bulunulan ‘İman edenler ve hicret edenler’e ilahi mükâfat vaadinin sebebi zorluk ve sıkıntıya karşı tahammül göstermeleri, Allah’a tevekkül ederek sabretmeleridir. İlk nazil olan ayetlerdeki ahlaki vurgular, zorluk ve sıkıntılara yapılan atıflar, insanın (müminin) dayanma gücünü, acılara tahammülünü artırmaya matuf ilahi eğitim sürecinin aşamaları olarak da anlaşılabilir.

‘Mekke fırınında pişmeden Medine devletine ulaşmanın mümkün olamayacağı’nın bilincine varmaktır sabır. Sabikûnun, ilk dönemin dayanılması zor sıkıntılarına ve bela yağmuruna karşı tahammülü üstünlüğünün de gerekçelerindendir.

Birçok ayette Hz. Eyyub’un sabrı övgü ile anlatılır. Ancak Hz. Peygamber’e (as) Hz. Ey Bakara : 155-156. 3 Kıyame: 36. 4 Bakara: 214. yup (as) değil azim sahibi[5] peygamberler örnek gösterilmektedir. Söz konusu ayette “O halde peygamberlerden ‘azim sahibi’ olanların sabrettiği gibi sabret…” (Ahkaf: 35) buyrulmaktadır. Hz. Peygamber’i (sav) bekleyen özellikle tebliğ hususunda karşılaşacağı zorluklar, insan unsurunu doğruya yöneltme, sevk ve idare etmedeki sıkıntılara karşı dayanma gücü açısından önemlidir. Güven duygusu aşılama ve somut örneklikler oluşturma açısından önemli bir mesaj niteliği taşımaktadır. Şüphesiz hayatın bütün zorluklarına karşı sabretmek, arzu edilen bir durumdur. Ancak mücadelede sabır, Peygamberleri, varisi olan âlimleri ve hareket liderlerini çok daha yakından ilgilendirmektedir. Zira her türlü zorluk ve sıkıntıya karşı sabır, bir mücadelenin olmazsa olmazıdır ve sabır azığı olmadan bir mücadelenin olumlu sonuç vermesi mümkün değildir. Sabır ve sebat, insanı terbiye eden, eğiten ve olgunlaştıran bir işlev görmektedir.

Hz. Ali, ‘nefislerinize antrenman yaptırarak, acılara alıştırınız’ derken, işaret edilen eğitim ve olgunlaşma yöntemine temas etmekteydi. Bir akarsuyun kenarındaki bitkiler, her rüzgâr ve esintiyle sağa-sola savrulabilmekteyken, çölün ortasındaki bitkiler ise daha bir sert, dik ve eğilmez-bükülmez olur. Çölün sert ve acımasız iklimi, kavurucu sıcaklar, kumdan fırtınalar gibi çetin şartlar, bitkileri daha bir sert ve dayanıklı yapar. Her esinti ve sert rüzgâr etkilemez; eğip bükemez. Bitkiler kökünden savrulur, ancak eğilip bükülmez.

İnsanlar da farklı değil. Hayatın akışı içerisinde insanı çepeçevre kuşatan acılar onu olgunlaştırır; hayatın zorlukları karşısında da yanıklı kılar. Ona derinlik ve bilgelik kazandırır. Acılar, zorluk ve sıkıntılar kulluk bilinci ile aşılır, sabır ve tevekkül ile anlam bulur. Direniş ve tahammül ile değer kazanır.

Acıların sahibini esir alması durumunda, kişinin şahsiyeti silinir, şeref ve izzeti kaybolur. Direniş ruhunun ölmesiyle birlikte kendisini zilletin çukurunda bulur. Firavun’un dayanılmaz baskıları karşısında İsrailoğulları, mukavemetlerini kaybetmiş silik bir toplum haline gelmişlerdi. Sosyal psikoloji açısından baskılara direnmeyen toplumların iradesi zayıflar, onur ve haysiyet kaybolur ve toplumsal çürüme kaçınılmaz hale gelir. İsrailoğulları da ruhları köleleşen ve bu kölelik ruhunun kanıksandığı bir toplum haline geliyordu. Bu sebepledir ki, yeni bir nesil gelinceye dek, Tih çölünde avare avare dolaşmaları takdir edilmişti.

Bugün acı Gazze’yi mekân tutmuş bulunuyor. Gazze acıyla sınavını veriyor; insanlık da Gazze ile sınanıyor. Gazze tarihe not düşüyor. Gazze bir okul. Bellek yitimi yaşanıyorken fedakârlık, paylaşım, adanmışlık, vefa gibi insanlığın hafızasından silinen değerleri yeniden ihya ediyor. Müminler hafızalarını Gazze ile tazeliyor. Sahabe hayatının görkemli izleri burada hayat buluyor. Unutulan erdemler, adamışlık ve adanmışlık Gazze’de şehbâl açıyor. Şib-i Ebi Talib’i hatırlatan kuşatma insanları iliklerine kadar sarsıyor… Acı her tarafta kol geziyor… Çocuk hıçkırıkları sokaklarda çınlıyor… Merhametin sesi duyulmuyor… ‘Bugün de olabilirmiş’ dedirten cesarette bir mücadele sürüyor. Gazzeliler destan yazıyor… İman, Gazze’de mücessem hale geliyor; şahlanarak insanlığı şahit tutuyor… Bombalarla enkaza dönüşmüş evler, kucağında ölü çocuklarını taşıyan babalar, yavrularının başında yürek yakan çığlıklar… Sağa sola kaçışan insanlar… Çaresizlikten bunalan ve öfkeyi büyütenler… Acının tüm renklerine şahitlik edenler… Ama her şeye rağmen umudu diri tutmaya çalışanlar…

Trajik sahneler karşısında put kesilmiş milyarlar… Vazifesini müdrik vicdanlar, ama ne acıdır ki etkisiz elemanlar… Çaresizlik çukurunda şaşakalmış insanlar… Ancak yine de ilk şoku atlatanlar, korku komasını da atlatıyorlar…

Hafif acılar elbette konuşabilir ama, derin acıların dili yoktur; zira henüz acıyı izah edebilecek sözcükler icad edilmemiştir. Bir de derdini anlatamama vardır ki, insanın içini kor gibi yakarken insan susuverir; bu ise acıların en beteridir. Öyle ki insan, ya acılarını unutmasını, ya tevekkül ile sabretmesini; acı dolu fincanı başa dikmeyi ya da kendi mezarını kazmasını bilmelidir.

Acı, bir toplumu eğitiyor, yaşayarak ve acıtarak öğretiyor. Okumak ve konuşmanın ötesinde farklı bir eğitim yöntemine dikkat çekiyor. Bilmeliyiz ki derdi olmayanın davası da olmaz; zorluklarla sınanmayanın yürüyüşünden emin olunmaz.

Yenilgi ve pek tabii olarak acı, zafer gibi derin anlamları da içinde taşımaktadır. Hatta yenilgi, bir olay ve gerçeğin öbür yüzünü gösterdiği için, bütün zaferlerin hatta en parlak zaferlerin bile gösteremediği en derin yepyeni bir tesbit ve tanıma gücünü bize kazandırmış oluyor. Ayrıca bir kumandanın veya bir siyasi rehberin, yenilgiyi göğüslemesi ve buna tahammül etmesi, bir zafer elde etmesinden daha eğitici bir işleve sahip olabilir. Şairin sözünü ettiği “yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer…” de bu olsa gerektir. Hülasa Gazze özelinde öğreniyoruz ki, direniş ve acı, hayatın tâ kalbinde benzersiz bir eğitim işlevi görmektedir. Acı ve direniş okulunun mezunları bu bozuk gidişe dur diyebilecek olanlardır.

ADNAN İNANÇ

[1] Ayrıca bak. ”İnsanlar yalnızca ‘iman ettik’ demekle, sınanıp
denenmeden bırakılacaklarını mı sanıyorlar” (Ankebut: 2)
[2] Bakara : 155-156.
[3] Kıyame: 36.
[4] Bakara: 214.
[5] Hz. Nuh (as), Hz. İbrahim (as), Hz. Musa (as), Hz. İsa (as) ve Hz. Muhammed (as) olmak üzere beş peygamber, ‘azim sahibi’ (yani büyük kararlılık ve direnç gösteren peygamberler) olarak bilinen peygamberlerdir.