Din-Modernizm İlişkisine Kavramsal Ve Analitik Bir Yaklaşım

Modernizm ile din arasındaki ilişkiyi gerilimli bir hale koyan şey, modernizmin “sürekli değişim” savında ısrarlı olmasıdır. Din ise, tanım gereği bazı değişmeleri kabul etmekle birlikte “sabiteleri” olan bir olgudur

Tarih : Mart 04, 2016
Sayı : Ocak-Şubat 2011
Konu : Analiz
Yazar :Kadir CANATAN

Sorunun Tanımı

  Güncel yaşamda kullandığımız modernleşme-modernizm ve modernite gibi kavramlar çoğu kez birbirine karıştırılmaktadır. Bu kavramlarla kimin neyi kast ettiği pek açık değildir. Din ve modernizm arasındaki ilişkiyi ele alabilmek için her şeyden önce bu kavramların açık seçik tanımlanması gerekiyor. Ancak bundan sonra sorunun mahiyetine ilişkin bir çözümleme yapabiliriz.

Modernizm, aslında başlı başına bir değişme kuramıdır. Bu kuramın ne olduğunu açıklamadan önce sıklıkla birbirine karıştırılan Modernleşme, Modernite (modernlik) ve Modernizm kavramları arasındaki farklara değinmek gerekiyor. Doğrusu söylemek gerekirse sosyal bilimsel literatürde bu konuda tam bir fikir birliği yoktur. Biz, burada bu kavramları daha çok çalışma kavramları olarak tanımlamaya çalışacağız. Modernleşme, tarihsel olarak Batı dünyasında son üç beş yüzyıl içinde meydana gelen ve her biri kapsamlı bir değişmenin tezahürü olan bir dizi sosyal, siyasal, ekonomik, teknolojik ve kültürel değişmeyi ifade etmektedir. Bu değişimler, şüphesiz ki Batı dünyasının tarihsel ve toplumsal koşullarından soyutlanamaz. Bu nedenle modernleşme, Batı toplumlarına özgü bir değişim sürecidir ve evvela Batı-merkezcil bir niteliğe sahiptir. Bu değişim, tıpkı bir göle atılan taşın çevresine yayılması gibi, daha sonra Batılı olmayan toplumlara da dalga dalga yayılarak küresel bir karaktere bürünmüştür. Ancak bu, Avrupa modernleşmesi ile Avrupa dışındaki toplumların modernleşmesi arasında bir ayrım yapmamızı engellemez.

İşte, bu son noktada söz konusu “süreci” ayrıntılı bir şekilde çözümlemek ve tanımlamak için farklı bir kavrama daha ihtiyaç duyuyoruz. Eğer Avrupa modernleşmesi, Avrupalı olmayan uluslardan, hatta Avrupa’nın sözgelimi 19. yüzyıldaki modernleşmesi, 20. yüzyıldaki modernleşmesinden farklı ise, tüm bu farklılıkları ifadelendirmek zorundayız. Bu farklılıkları ifade etmeye kalkıştığımızda modernite (modernlik) kavramı uygun bir kavram olarak karşımıza çıkmaktadır. Modernleşme, bir “süreç” iken, modernite bu süreç içinde bir “kesit”i ifade etmektedir. Bu bağlamda Avrupa modernitesi, Japon modernitesi, Türk modernitesi, vs. modernitelerden bahsedebileceğimiz gibi, Avrupa modernleşmesi içinde de farklı ülkelerin ve zamanların modernitelerinden bahsedebiliriz. O halde modernleşme, her yerde karşımıza çıkan ve akışkan bir süreç iken, bu süreçte farklı kesitler ayırt edilerek bu olgular ayrı ayrı incelemeye tabi tutulabilirler. Bu şekilde söz konusu sürecin her yerde aynı şekilde işlemediği anlaşılacaktır. Özellikle Batı modernitesi ile Batı-dışı moderniteler arasındaki farkın anlamlı bir fark olduğunu belirtmek önemlidir.

Modernleşme ile modernite arasında bir fark gözetmek, bir başka açıdan da önemli gözükmektedir. Birçok kişi, özellikle Batılı olmayan toplumlarda, Batı modernitesinin bir yüzyıldaki ya da bir ülkedeki kesitini alarak bunu modernleşmenin kendisi olarak (ya da tek biçimi) pazarlamaktadır. Oysa modernleşme bir süreç olduğu için modern tarihte bir “moment”in dondurulması ve modernleşmenin kendisi olarak ilan edilmesi son derece sakıncalı bir yaklaşımdır. Modernleşme, kendini sürekli olarak aşan bir süreçtir; kalıcı değil, geçici bir özellik taşır. Bir modernite örneği, modernleşmenin tümü için geçerli bir örnek teşkil etmez. Avrupa’nın 2. Dünya Savaşı öncesi modernitesi ile sonrası modernitesi aynı değildir. Batı için aşılmış olan Savaş öncesi dönem, başka ülkeler için bir örnek oluşturmaz. Kaldı ki Batı modernleşmesi, Batı dışı toplumların hiç biri için birebir model oluşturamaz.

Modernizmegelince, bu kavramın sonuna gelen –izm takısından da anlaşılacağı üzere bu bir ideolojidir. Şüphesiz ki modernizm, “modernleşmenin ideolojisi”dir. Bu ideoloji, kabaca değişme olgusuna olumlu bir anlam yükleyerek, onu “olması gereken” bir durum ya da kaçınılmaz bir süreç olarak meşrulaştırır. Modernizm, kısaca değişmenin “iyi” ve “güzel” olduğunu iddia eder. Bu ideolojinin gerisinde evrimci ve ilerlemeci bir tarih felsefesi yatmaktadır. Tam da bu noktada modernizmin toplumsal değişme kuramına gelmiş bulunuyoruz.

Modernizmin değişme kuramı, bu ideolojinin dayanmış olduğu evrimci ve ilerlemeci felsefe – ki bu aynı zamanda bir gerekçelendirme tarzıdır- kavranmadan anlaşılamaz. “19. yüzyıl modernleşme düşünürlerinin çoğu, modernleşmeyi belirli bir yönde ve belirli aşamalara göre işleyen bir gelişme olarak değerlendirmektedir. Bu evrimci düşüncenin temelinde iki genel varsayım yatmaktadır. Birinci varsayım: Sosyal gerçeklik belirli bir aşama sırasına göre yerleştirilebilecek olgulardan oluşmaktadır. Başka bir deyişle, 'yüksek' ve 'aşağı' yaşam biçimleri vardır. İkinci varsayım: Zaman akışı içinde 'aşağı' düzeydeki yaşam biçiminden 'yüksek' düzeydeki yaşam biçimine doğru gelişen tedrici bir süreç söz konusudur. Bu durumda evrimci paradigmaya bağlı düşünürler, dünyanın neresinde olursa olsun toplumları belirli bir aşama sırasına göre, yani geleneksel/modern veya ilkel/uygar diye ayırmaktan çekinmezler.”[1]

Başka bir deyişle tarihsel süreç, düzensiz ve gayesiz bir süreç değildir. Tarihte belirli bir yapı ve doğrultu vardır. Bu yapı ve doğrultuyu, ilk ifadelendiren kişilerden biri Jacques Turgot olmuştur. O, tarihin döngüsel doğası ve sürekli olarak bozulması kavramlarını –ki tarih konusunda geleneksel görüş budur- tümden reddetmiştir. Tarihin düz bir çizgide ilerlediği ve bir önce gelen üzerinde gelişme kaydettiğini ileri sürmüştür. Turgot, tarihin hem birikime hem de ilerlemeye dayanan bir olgu olduğunu iddia etmiştir. Ona göre tarih, zaman zaman ilerleme çizgisinden sapsa da uzun vade de bu çizgi kendisini dayatacaktır.[2] Bu görüş, elbette başkaları tarafından da defalarca ifade edilmiştir.

Şüphesiz ki tarihin ilerlemeci ve evrimci bir bakış açısına göre yorumlanması, geleneksel tarih görüşüne tamamen zıt bir anlayıştır. Geleneksel anlayışta tarih, döngüsel olarak çalışan sürekli bir “bozulma” olarak tarif edilmiştir. Buna göre, eğer tarih bir bozulma içinde ise, mevcut olanı korumak en iyisidir. Bu anlayış neticesinde modern döneme kadar insanlar toplumsal değişmeleri, bir ilerleme değil; bir gerileme ve sapma olarak görmüşler ve buna karşı ayak diremişlerdir. Toplumsal değişmenin olumlu ve istenilir bir şey olduğunu kabul ettirmek için tarihin yürüyüşü konusundaki temel yargı değiştirilmeliydi. Nitekim modernleşmeci düşünür ve yazarların en önemli tasarrufu bu noktada olmuştur. Yani önce tarih görüşü değiştirilmiş, sonra da bu görüşe dayalı olarak toplumsal değişme meşrulaştırılmıştır. Demek ki toplumsal değişmeye ilişkin modern kanaat tamamıyla tarihin yürüyüşü konusundaki varsayıma dayanmaktadır. Bu varsayımın ispatlanması güç, hatta imkânsız bir önkabul olduğu açıktır.  

Modernizm kavramının ne olduğu açıklandığına göre şimdi din ile ilişkisine geçebiliriz. Her ne kadar modernleşme, modernizm ve modernite kavramları farklı şeylerse de bunları bir araya getiren ortak payda, “toplumsal değişme”dir. Modernleşme, bu olgunun zaman içindeki “yürüyüşü”nü, modernite zaman içinde bir “kesiti”ni ve modernizm ise bu olgunun “ileriye doğru bir sıçrama” olduğunu savunan ve dolayısıyla onu meşrulaştıran bir ideolojidir. Bu durumda din ile modernizm arasındaki ilişki, aynı zamanda din ile “değişme” arasındaki ilişkidir.

Modernizm-Din İlişkisi       

  Modernizm ile din arasındaki ilişkiyi gerilimli bir hale koyan şey, modernizmin “sürekli değişim” savında ısrarlı olmasıdır. Din ise, tanım gereği bazı değişmeleri kabul etmekle birlikte “sabiteleri” olan bir olgudur. Böyle bir olgunun modernizmle ilişkisi gerilimli olmakla birlikte –kuramsal olarak- tek yanlı bir ilişki değildir. Kuramsal olarak din ile modernizm arasında dörtlü bir ilişkiden bahsedebiliriz:[3]

a.              Çatışma;

b.              Bağımsızlık;

c.              Diyalog;

d.              Entegrasyon.

  İlk durumda din ile ısrarlı bir değişme ideolojisi olarak modernizm arasında bir çatışma söz konusudur. Modernizm, insanlığın tarihsel yürüyüşünü ileriye dönük bir süreç olarak yorumladığı için mevcut ve geleneksel olanla yüzleşmek ister ve onları değişme sürecinde insanlık için bir ayak bağı olarak görür. İster Karl Marks’ın diyalektik ve tarihsel materyalizminde olsun, isterse 19. yüzyılın evrimci ve ilerlemeci öğretilerinde olsun, bu bakış kendini belli eder. Sözgelimi Marks’a göre tarihin yürüyüşü maddi koşullar tarafından belirlenmiştir, maddi koşullar (altyapı) değiştikçe, buna bağlı olarak üstyapı kurumları da değişmek zorunda kalırlar. Üstyapı kurumları arasında din de bulunmaktadır. Demek ki din de maddi üretim ve teknolojiye bağlı değişime ayak uydurmak zorunda kalan bir kurumdur. Eğer ayak uydurmak istemezse bununla ideolojik ve siyasal olarak savaşım kaçınılmazdır.

  İkinci durumda din ve modernizm birbirine alternatif olmak ve çatışmak zorunda değildirler. Bunlar uğraştıkları alana ve soruya, tabi oldukları yönteme göre birbirinden ayrıştırılmalıdırlar. Her ikisi de bağımsız alanlar içinde kaldıkları sürece birbirlerine rakip olmak zorunda değildir. Sözgelimi Fransız Devrimi böyle bir tezden hareketle, din için sivil bir alan, devlet için siyasal bir alan belirlemiş ve bu iki alanı birbirinden ayırt etmiştir. Laiklik olarak adlandırılan bu işlem, aslında bir alan belirleme ve her olgunun kendi alanında kalıp diğerinin alanına müdahale etmemesidir.

  Üçüncü ihtimal, çatışma ve ayrışma yerine, diyalogu esas almaktadır. Önceki ihtimallerde farklılıklar ve bunların olası sonuçları üzerinde durulurken, burada benzerlikler ya da birinin diğeri için anlamı inceleme konusudur. Sözgelimi ilerleme inancı ve modernizm, pozitivist özelliğinin gereği olarak doğa ve toplumu yöneten yasalardan hareket eder. Doğa ve toplumda belirli bir “düzen” olduğuna ilişkin fikir, hem dinlerin hem de bilimin (ya da bilimciliğin) ortak paydasıdır. Bu durumda bu ortak payda temelinde modernizm ile din arasında bir diyalog ve işbirliği mümkündür. Öte taraftan modernizm, değişmeye yaptığı vurgu ile dinlerin statik konumu üzerinde tefekkür edilmesine ve böylece gelenekselleşmiş ve kurumsallaşmış dinlerin yeniden dinamizm kazanmasına katkıda bulunabilir. Diyalog sürecinde şüphesiz ki yeni konular ve meseleler ortaya çıkacaktır.

  Son durumda din ile modernizmin daha üst bir felsefede bir senteze varabileceği ve bu şekilde bir entegrasyon (bütünleşme) modeli ortaya çıkacağı varsayılmaktadır. Bu ihtimal, bundan önceki ihtimalle ilişkili olmakla birlikte ondan daha bir ileri noktayı hedeflemektedir. Sözgelimi değişme sürecinde bir din kendisini tümüyle uyarlayıp modernleşme olgusuyla birlikte yaşamaya yönelebilir. Ya da radikal değişme sürecine maruz kalmış toplumlarda din, bireyler için bir sığınak ve istikrar limanı olabilir. Bu şekilde modern birey için din, bir ayak bağı değil; değişim sürecinde kendisine kılavuzluk yapan bir pusula olabilir. 

Modernizm-Din İlişkisinde Belirleyici Bir İdeoloji: Avrupamerkezcilik

        Önceki satırlarda, modernizm-din ilişkisinin temelde “değişme” sorunsalı etrafında dönüp dolaştığı ve farklı ihtimallere bağlı olarak farklı biçimler kazanabileceğini söyledik. En azından kuramsal olarak geliştirdiğimiz tipoloji, din ile modernizm arasındaki tek ilişki biçiminin çatışma olmadığını ve bunun dışında ihtimaller (bağımsızlık, diyalog ve entegrasyon) olduğunu göstermektedir. Fakat çağdaş dünyada bu kuramsal ihtimalleri dışarıda bırakmamıza neden olan bir pratik (laiklik ya da sekülerlik) ve ideoloji (laisizm ya da sekülarizm) bulunmaktadır. Bu olguları daha üst bir başlık altında “Avrupamerkezcilik” ya da “Avrosantrizm” olarak adlandırabilirz.  Bu kavramla, kısaca Batı ve Kuzey Avrupa’nın din-modernizm ilişkisi bağlamında geliştirdiği bir pratik ve bunun meşrulaştırılmasını üstlenmiş bir ideolojiyi kastediyoruz. Şimdi bunu biraz açmalıyız.

        Avrupa, kendi modernleşme tarihinde din ile belirli bir ilişki tarzı geliştirmiştir. Bu ilişki tarzını anlamak için laiklik ve sekülarizm arasında bir ayrım yapmakta fayda var. Laiklik, Fransız Devrimi’nin Kilise karşısındaki tutumunu ifade ediyor. Hıristiyanlık tarihinde kilise ve devlet ilişkilerinin uzun bir hikâyesi vardır. Bu tarihsel süreç içinde farklı ilişki biçimleri (bizantinizm, teokrasi vs.) denenmiş ve en sonunda kilise ve devlet arasındaki ilişkilerin koparılmasına karar verilmiştir. Bu tutum, demin konuştuğumuz tipolojide “bağımsızlık” örneğine karşılık gelmektedir. Ortaçağ boyunca devletlere hükmeden kilise, Fransız Devrimi’nden sonra devlet üzerindeki iddialarından vaz geçmek zorunda kalmış ve siyasal alanın dışına itilmiştir. Laiklik ve teokrasi deneyimleri birbirine zıt olan deneyimlerdir. Laiklik, ancak teokratik bir arka plandan hareketle anlaşılabilir. Fransa örneğinde gördüğümüz gibi, bu ülke önce Din/Kilise ile Devlet arasında bir çatışma yaşamış, daha sonra da bu çatışmayı ayrışma ve bağımsızlaşma formülüyle sonra erdirmiştir. 

        Laiklik, daha geniş bir kavramın (sekülerlik ve sekülarizm) siyasal boyutunu ifade etmektedir. Kilise ve dolayısıyla dinin devlet üzerindeki egemenlik haklarından vazgeçmesi laiklik iken, sekülerlik daha geniş anlamda tüm toplumun dinin etkilerinden bağımsızlaşması demektir. Batı dünyasında hangisinin başlangıç noktasını oluşturduğu ilginç bir araştırma konusu olmakla birlikte şu rahatlıkla söylenebilir: Fransız Devrimi’nden sonra din, önce siyasal alandan el çekmiş, daha sonra da toplumdan peyderpey etkinliğini yitirmeye başlamıştır. Başka bir deyişle laikleşme ile sekülerleşme baş başa gitmiştir. Bugün kimi Avrupa ülkelerinde (özellikle Kuzey Avrupa’da) kilise, “devlet kilisesi” ya da “halk kilisesi” statüsüyle birçok ayrıcalıklara sahip bir kurum olsa da, halk kilise karşısında ilgisiz ve duyarsızdır. Bu ilgisizlik ve duyarsızlık, kiliseden ayrılmaya ve kilise-dışı bir Hıristiyanlığın doğmasına neden olmuştur.

        Kilise dışındaki bireylerin hepsinin ateist olduğunu söylemek doğru sayılmaz. Kilise dışındaki kişileri, metafizik ve dini konulardaki inançlarına göre kabaca üç gruba ayırmak mümkündür: Ateistler, agnostikler ve inançlılar. Ateistler, dinle ilişkilerini kesmekle kalmayıp din karşıtı düşüncelere sahip olan kişilerdir. Ateistlerden farklı olarak agnostikler, metafizik meseleler karşısından olumlu ya da olumsuz bir fikre sahip değillerdir ve metafiziksel konuların bilinemeyeceğinden hareket ederler. Ama inanan insanlara karşı da bir olumsuz tavırları söz konusu değildir.[4] Kiliseden kopmakla birlikte inançlı kalmayı tercih eden kişiler, çok renkli bir tablo oluşturur. Bunlarından içinden sulanmış bir Hıristiyanlık inancına sahip olanlar olduğu gibi, fundamentalist Hıristiyanlar da bulunmaktadır. Bu grubu da kabaca iki alt kategoriye ayırmak mümkündür: Hıristiyanlığın dini öğretilerine ve buna uygun Tanrı inancına sahip olanlar ve bunun dışında Üstün bir Güce inanmakla birlikte bunun kim olduğu konusunda fikri olmayanlar.

        Her ne kadar Avrupa’da kilise-devlet ayrılığı tartışma konusu değilse de, aşırı fundamentalist ve sözde Müslüman azınlık grupların laiklik-karşıtı düşüncelerine karşı laikliği savunmak için çaba sarf eden kişiler ve gruplar bulunmaktadır. Bunların söylemleri sekülarizm başlığı altında toplanabilir. Sekülarizm, devlet başta olmak üzere toplumun dinden bağımsızlaştırılmasını amaçlayan bir ideolojidir. Laikliği savunmak adına ortaya çıkmış olan kişiler, bu ideolojik tutumlarıyla aslında laikliğin ötesine geçip, tümüyle dinden bağımsız bir devlet ve toplum yaratmak istemektedirler.

        Modernleşme-modernizm ve modernite, Avrupa’da ortaya çıkış biçimi ve buna eşlik eden din-karşıtı ideolojisiyle (sekülarizm) din karşısında olumsuz bir tavır ortaya koymuş bulunmaktadır. Modernleşmenin Avrupamerkezcil niteliği, bu tutumun tüm dünyaya ve özellikle Türkiye’ye de aktarılmasını beraberinde getirmiştir. Dolayısıyla günümüzdeki din ve laiklik arasındaki çatışmanın temelinde bu tutumun yaygınlaştırılması yatmaktadır. Modernizm, din ile ilişkisinde kuramsal olarak farklı seçeneklere sahip olsa da, uygulamada Avrupai model tarafından domine edilmiştir/edilmektedir. Avrupa’da bu modelin en militan biçimini Fransa temsil etmektedir.

        Bugün gelinen noktada “Batı-dışı modernlikler” kavramı ortaya atılmış ve her ülkenin Avrupa tarzı bir modernleşme ve modernizme mahkûm olmadığı ileri sürülmektedir. Hatta pek çok Avrupa ülkesi de din karşısındaki tutumlarını, liberal bir yaklaşım çerçevesinde sürdürme taraflısıdır. Kilisenin devlete müdahil olmasına karşı çıkmakla birlikte, bunun asla dinsiz bir toplum projesi olmadığını vurgulama gereği duymaktadır. Bu bakımdan laikler ile sekülaristler (laikçiler) arasında bir ayrım yapılması gerekmektedir. Sözgelimi Fransız laikleri, diğer Avrupa ülkeleri tarafından sekülarist (yani laikçi) olmakla suçlanmaktadır.

        Sonuç Yerine

        Türkiye’de “Batı” denilince genellikle “Avrupa”, “Avrupa” denince de “Fransa” anlaşılmıştır. Özellikle din-laiklik ve modernizm bağlamındaki tartışmalarda Fransız örneği ve oradaki keskin tartışmalar esas alınmıştır. Oysa Batı’da, Amerika da dâhil olmak üzere Fransa dışında pek çok laik ülke bulunmakta ve bu ülkelerdeki tartışma, bizde ve Fransa’da olduğu kadar keskin değildir. Bu durumda ülke ve toplum olarak bazı şeyleri daha geniş bir bağlam içinde tartışmak ve yeniden yapılandırmak istiyorsak gözümüzü Fransa dışındaki ülkelere çevirmek zorundayız.

        Geniş anlamda din-modernizm, dar anlamda ise din-laiklik söz konusu olduğunda tek bir modelin olmadığı, tam tersine farklı modellerin ve ihtimallerin bulunduğu göz ardı edilmemelidir. Bu ihtimallerin bizim için bir anlam ifade edebilmesi için genel olarak “Avrupamerkezcilik”ten, özellikle de “Fransamerkezcilik”ten kopmak zorundayız. Daha sağlıklı bir yapılanma için başka dünya ülkeleri kadar kendi tarihsel deneyimlerimiz de göz önünde bulundurulmalıdır. Aksi takdirde bugün içine düştüğümüz gerilim ve tıkanmışlıktan kurtulmak ve toplumsal sorunlara köklü çözümler bulma fırsatını yakalama imkânımız olmayacaktır.

MODERNİZM İLE DİN ARASINDAKİ İLİŞKİYİ GERİLİMLİ BİR HALE KOYAN ŞEY, MODERNİZMİN “SÜREKLİ DEĞİŞİM” SAVINDA ISRARLI OLMASIDIR. DİN İSE, TANIM GEREĞİ BAZI DEĞİŞMELERİ KABUL ETMEKLE BİRLİKTE “SABİTELERİ” OLAN BİR OLGUDUR.

LAİKLİK SEKÜLARİZMİN SİYASAL BOYUTUNU İFADE ETMEKTEDİR. KİLİSENİN DEVLET ÜZERİNDEKİ EGEMENLİK HAKLARINDAN VAZGEÇMESİ LAİKLİK İKEN, SEKÜLERLİK TÜM TOPLUMUN DİNİN ETKİLERİNDEN BAĞIMSIZLAŞMASI DEMEKTİR.

“AVRUPAMERKEZCİLİK”TEN, ÖZELLİKLE DE “FRANSAMERKEZCİLİK”TEN KOPMAK ZORUNDAYIZ. DAHA SAĞLIKLI BİR YAPILANMA İÇİN BAŞKA DÜNYA ÜLKELERİ KADAR KENDİ TARİHSEL DENEYİMLERİMİZ DE GÖZ ÖNÜNDE BULUNDURULMALIDIR.


[1]Modernleşmenin Paradoksları, Hans Van Der Loo & Willem Van Reijen, Sh. 21-22, İnsan Yayınları, İstanbul 2003.

[2]Entropi: Dünyaya Yeni Bir Bakış, Jeremy Rifkin ve Ted Howard, Sh. 21, Ağaç Yayıncılık, İstanbul 1992.

[3]Bu tipolojiyi geliştirirken Ian G. Barbour’un Bilim ve Din (İnsan Yayınları, İstanbul 2004) adlı eserindeki tipolojiden yararlanılmıştır.

[4]İnternetin açık ansiklopedisi Wikipedia’da ünlü agnostiklerin bir listesi bulunmaktadır. İlginçtir bu listede Türkiye’den Mete Tuncay (akademisyen) ve Karasu köyü muhtarı Fikret Okyan da yer almaktadır. Bakınız: http://tr.wikipedia.org/wiki/Agnostikler_listesi 

Como tomar Cialis Levitra efectos Kamagra 100 mg Viagra y Cialis Viagra Original Kamagra Oral Jelly Viagra Lida daidaihua Viagra Original Kamagra Fizzy Cialis Levitra Generico Sildenafil generico Levitra Original Cialis Gel 20 mg Propecia Generico Viagra Soft Levitra bucodispersable Perfect Slim Cialis Soft Levitra 20mg Perfect Slim Levitra Generico Levitra Soft Cialis Generico Levitra Soft Cialis precio Priligy Generico Xenical Generico
timberland canada nike huarache cinturones gucci timberland boots timberland canada timberland boots women timberland sko polos ralph lauren outlet ray ban aviator baratas new balance blancas mujer bolsos louis vuitton gafas de sol oakley baratas oakley frogskins baratas timberland boots timberland femme timberland montreal timberlands canada gafas oakley baratas
sildenafil preis Red Viagra kaufen Potenzmittel Original Testpakete Cialis Black kaufen Cialis kaufen Cialis 5mg tadalafil kaufen Kamagra Oral Jelly Levitra Original Red Viagra Viagra rezeptfrei Cialis Generika Kamagra kaufen Viagra kaufen Cialis rezeptfrei Levitra Professional kaufen Viagra Flavored kaufen Brand Viagra kaufen Viagra Super Active kaufen Cialis Original Cialis Super Active Viagra Original Viagra with Dapoxetine kaufen Viagra Fur Die Frau Kamagra Effervescent
Acheter Propecia Acheter Priligy Viagra Suisse Cialis Suisse Acheter Levitra Acheter Cialis 5mg Acheter Levitra Orodispersible