Giriş

İmanın tereddüt ifade eden şek, şüphe, rayb, mirye; kanaat ve inanç ifade eden zann, tasdik, yakīn, itmi’nân kökleriyle ilişkisi,[1] iman kavramının doğru anlaşılması açısından son derece önemli olmakla birlikte, bu yazıda, yakīn, itmi’nân ve iman köklerinin, biliş ifade eden ‘ilm ve ma‘rifet masdarlarıyla ilişkisini açıklığa kavuşturacağız. Din ve Bilimin birbirine bîgâne kalamayacağını, yekdiğerine karşı müstağnî davranamayacağını “Allah kelâmı” realitesiyle temellendirmeye çalışacağız. Böylece, tarih boyunca eksik olmayan din – bilim ilişkilerine belki küçük bir katkı sağlamış oluruz.

1. İLİM İSPAT, İMAN İKNA EDER

Bilim (علم); “evrendeki fizik, biyolojik, sosyal, psikolojik vb. sahalardaki temel yasaları deney, gözlem, tümevarım, tümdengelim gibi metotlarla keşfetme ve bunları işlenmiş bilgiler (malumat) olarak ortaya koyma çabası” olarak tanımlanabilir. İlimde şüphe önemli bir araç ve muharrik olduğu gibi, bilim insanı da eleştirip sorgulayabilen kişidir. Tutarlılığın ‘esas’ olduğu ilim; kişiden kişiye değişmeyen objektif usullerle yeni bilgiler üretmek demektir. Bilimsel bilgi ise “bilimsel yöntemlerle üretilen, gerçekliğin belirli bir bölümünü açıklamayı amaçlayan yorum esnekliği az, doğruluğu ve yanlışlığı test edilmeye açık bilgi” demektir. Bilindiği öne sürülen şeyin doğru olması, öne süren kişinin önermesinin doğruluğundan kuşku duymaması ve kuşku duymamakta da haklı olması icap eder.[2] Bilimin temel işlevi anlama ve açıklamadır. Bir ilmin vardığı sonuçlar ve bu sonuçlara varış için gerçekleştirilen aşamalar yeterli aklî ve fikrî olgunluğa, ilmî metotlara ve bunları uygulama imkânına sahip kişiler tarafından aynı şekilde algılanır.[3]

Bu, pozitif (müsbet) ilimlere özgü bir durum olmamakla ve bilimsel, teknik, dinî, felsefî, sanatsal, gündelik ‘bilgi’ler de bulunmakla birlikte, bilim terimi sadece pozitif ilimler için kullanılır.[4] Fizik bilimler için ‘doğru’ esas iken, sosyal bilimler için ‘fayda’ esastır; ayrıca, bilim ispat, din ise ikna eder.

Din – Bilim ilişkisinin rayına oturtulabilmesi için, bu iki kavramın temeli olan ‘ilm ve îmân kelime köklerinin “gerçek”le ilişkilerinin açıklığa kavuşturulması gerekir.

İlim kelimesi günlük dilde her tür bilgi için kullanılmaktaysa da bu ilmî bir kullanış değildir. Çünkü ‘ilm (علم) bir şey hakkında kanaat beslemenin, yani bir şeyin öyle veya böyle olduğuna inanmanın çeşitli derecelerini ifade eden şüphe, zan, ma‘rifet, i‘tikād, iman, yakīn ve itmi’nân kelimelerinden ayrı bir kelime köküdür.

İnsanlara ilim gibi gelen hususların gerçekte ‘ilm olmayabileceğini göstermek suretiyle Kur’an, ‘ilmin ancak, “bilgi gerçeğin ta kendisini ifade ettiği takdirde” kullanılacağını göstermiştir.[5] Nitekim peygamberlere belli bir yaşa geldikten sonra ilim verildiğinden bahseden ayetlerde (Yusuf 12/22; Kasas 28/14)  ‘ilmin imanî bilgiyle aynı anlamda kullanıldığı görülür. Yalnız, Kur’an, ‘ilmi gerçeğe mutabık bilgi anlamında kullanmaktaysa da bu, ‘ilm ile imanın aynı olduğunu göstermez; bunlar iki ayrı alana aittir. Bir şeyi bizzat görmekle o şeyin öyle olduğuna inanmak arasındaki fark, Kur’an’da da teslim edilmektedir (A’râf 7/75). Bununla birlikte, vahyî bilgilerin, yorum hakkı baki kalmak şartıyla, gerçeğin[6] ta kendisi olduğu aşikârdır. Nitekim “Bil ki Allah’tan başka ilâh yoktur!” ayetinde, “Allah’tan başka ilâh olmadığı” normalde imanın konusu olmasına rağmen, bilinebilecek bir şey olarak ifade edilmiştir.

İman – ‘ilm ilişkisinde iki ara kavram zann (ظنّ) ve ma‘rifettir: (i) Zann birbiriyle çelişik iki husustan birinin gerçeğe mutabık olduğuna hükmetmek anlamındaysa da, hükmedilmeyen ikinci çelişik hususun gerçeğe mutabık olma ihtimali tam olarak bertaraf edilememektedir[7]. Bu demektir ki iman, esasen bir kesin biliş işi değil, bir kanaat işidir. Çünkü birinin var dediğine öbürü pek ala yok diyebilmektedir… Nitekim Bakara: 45 ve Mutaffifîn: 4 gibi ayetlerde, bu mealde kullanılmıştır. Ancak ‘gaybî hususlara iman’ sadedinde kullanılan zann, kesin bir inanç ifade etmediği gibi, ilim de ifade etmemektedir. Bu gibi ayetlerde söylenmek istenen şudur: “Yarın gelmesi zann-ı galip ile zannedilen bir hayır veya şerre karşı akıl sahibi biri lâkayt davranamaz.”[8] Sonuç olarak; zann kökü Kur’an’da ‘ilmin karşıtı olarak kullanılmış (Bakara 2/78; Câsiye 45/24; Necm 53/28); ilim ve yakīn seviyesine çıkamayan kanaatler bu kökten gelen kelimelerle ifade edilmiştir (Örn. Bakara 2/230; Âl-i ‘İmrân 3/154).

(ii) Türkçeye tanımak ve anlamak şeklinde aktarılabilecek olan ma’rifet, bir şeyi izini ve eserini iyice düşünerek anlamak demektir. ‘İlmden daha özel olup, çelişiği inkârdır (küfr değil). Ma’rifet, “bir ize ve düşünüp taşınmaya dayalı kāsır bir bilgi”dir. Nitekim Allah’a ’ilm lâfzı izafe edilebilirken ma’rifet izafe edilmez; Allah’a ârif denmez. Buna karşılık, “falanca, Allah’ı tanır” denebilir, ama “Allah’ı bilir” denmez[9]. Allah’a dair ‘bilgi’lerin ma’rifet köküyle ifade edilmesi, bunların eksikliğinden ve gerçekle örtüşmüyor olabileceğinden kaynaklanmaktadır. Çünkü Allah bilinemez; ancak kâinattaki ‘eser’lerinden hareketle belli başlı sıfatları çerçevesinde tanınabilir. Sonuç olarak; ma’rifet ‘ilmin dûnunda bir aşinalık ifade eder. “Kitap verdiklerimiz, onu kendi oğullarını tanır gibi tanırlar” (Bakara 2/146; En’âm 6/20) mealindeki ayetlerde geçen “kendi oğlunu tanır gibi tanımak” mefhumu bizi yanıltmamalıdır. Oğullarını tanır gibi tanıdıkları şeyin ne olduğu tartışmalıdır; bu, muayyen birinin peygamber olacağı değil, bir peygamber zuhur edeceğine dair bir kanaat şeklinde de yorumlanabilir. Yani bir peygamber geleceğini biliyorlardı (A’raf 7/157), ama onun kendi ırklarından olacağını sanıyorlardı. Buna göre söz konusu ma‘rifet bizzat Hazret-i Muhammed’e değil, “onun getirdiği ilke, emir ve yasaklar”a aşina olmaktan ibarettir; bunlar kendi kitaplarında da mevcuttu çünkü. “Tanıdıkları şey kendilerine gelince onu inkâr ettiler” (Bakara 2/89) ayetinde,  من عرفوا  [tanıdıkları kişi] değil de, ما عرفوا [tanıdıkları şey] denmiş olması da düşüncemizi desteklemektedir.

İmdi; mutlak gerçeğin sesi olarak, sadece gerçekleri ve doğruları ifade eden Kur’an’ın akla yol gösterdiği esas saha gayb âlemidir, yani ‘ilme konu olmayan; bilimin –mahiyeti ve metodu gereği- susmak zorunda kaldığı alan… Vahyin akla bilgi sağladığı sosyal, siyasî, medenî vs. dünyevî sahaların ise zaten ‘kolektif akıl’la bulunabileceği kabul edilmektedir. Hâkim kanaate göre; dinin yasakladığı şeylerin çirkinliğine; emrettiği şeylerin ise güzel olduğuna akıl da hükmeder. Yalnız, ‘akıl’ hemen şeytanî bir kavrammış gibi yorumlanmamalıdır. Kur’an da sürekli akledilebilir şeyler üzerinde düşünmemizi emretmiş; gaybî mes’eleler üzerinde düşünüp yorum yapmamızı istememiştir. Zira bu meseleler akılla hatta bilgiyle değil, ancak yakīnî bir imanla halledilebilir; çünkü deney-gözleme tâbi tutamadığımız gaybî alana dair yegâne bilgi kaynağımız vahiydir. Ancak vahyin verdiği bu bilgi, bilimsel bilgi gibi objektif bir bilgi değilse de inananlar için bilimsel bilgiden daha kesin bir bilgidir.

Peki, kesinliği konusunda imandan başka ispat yolu bulunmayan bu yakīne ‘ilm diyebilir miyiz? Yakīn gerçeğe tam mutabık; şüphe çekecek herhangi bir durumda zâil olmayacak sûrette şek ve şüpheden uzak, sabit ve kesin bir i’tikattır (Seyyid Şerif Cürcânî, et-Ta’rîfât, “yakīn”). ‘İlm “gerçeğe birebir uygun objektif bir biliş” iken, yakīn “gerçeğe birebir uygunluk iddiasındaki sübjektif bir inanış”tır. Nitekim ‘ilm gibi objektif bir kesinlik ifade etmediği, ayrıca “muhakeme, tefekkür ve istidlâle dayalı olduğu”[10] içindir ki Allah’a yakīn isnad edilmez. O, her şeyi gerçeğe birebir mutabakatla bildiği için “birtakım delillere dayanılarak edinilen söz konusu psikolojik kesinlik hissi”ne sahip olması düşünülemez. Öte yandan, aynı konuda birkaç tane yakīn oluşabilmektedir. Sözgelimi Müslümanlar Allah’ın birliğine yakīnen inanırlarken, Hıristiyanlar aynı yakīnle teslîse inanmaktadır. Bu sebepledir ki, “falanca konuda yakīnim var!” denir; ama bu, o konuda herkesçe müsellem kesin bir bilgi olduğu anlamına gelmez.

Yakīn; şek taşımayan ‘bilgi’dir” şeklinde yaygın bir kanaat varsa da, yakīn kesinlikle ‘ilmden ayrı bir şeydir. Nitekim ‘ilme’l-yakīn örneğindeki gibi, ilmin sıfatı olarak kullanılmaktadır. Gerçeğe tam anlamıyla uygun olmayan bir yakīn de olabiliyor ki, yakīn lâfzı ‘ayn ve hakk lâfızlarına izafe edilerek kullanılmış; gerçeklik ve kesinlik ifade eden bu iki lâfız sayesinde yakīne, gerçeğe birebir uygun yakīn anlamı katılmıştır.

‘İlmdeki “gerçeğe tam mutabakat ve kesinlik” itmînân kavramında da yoktur. Zira itmînân “çarpıntı halindeki zihnin yatışması” demektir; bir gönül rahatlığıdır ve insan, gerçeğe mutabık olmayan hususlar hakkında da böyle bir gönül rahatlığına sahip olabilir. Nitekim gerçeğe aykırı şeylere de iman edilmekte; yakīn beslenebilmektedir.

O halde, imanın alanı olan gaybî alanda bir bilişten ziyade, inanıştan söz etmek daha doğru olacaktır. Vahiy bu gibi konularda nispeten muğlâk sembolik bilgiler verdiğinden, bu konulara ‘inanıyoruz’, ancak işin gerçeğini ‘bilmiyoruz.’ Çünkü Neml: 65’te belirtildiği üzere, “Göklerde ve yerde Allah’tan başka hiç kimse gaybı bilemez.” Yani, ayetin devamında dile getirildiği gibi, Ahirete dair insani ‘bilgi’ yetersizdir; mevcut bilgi de müteşabihtir. Ama müminler mezkûr temsilî bilgilerle bu konuda ikna olurken, kâfirler ondan ‘şüphe’ etmektedir; recâ değil ye’s halindedirler; hatta ona karşı tamamen kördürler! Gaybî alan, bilinemediği için imana konu olmaktadır; elle tutulan, gözle görülen şeye inanılır mı? Bizim için şu anda sadece inanma konusu olan uhrevî hadiseler, ölerek âhiret hayatını yaşamağa başladığımız anda bilgi konusu olacaktır. O zaman bunlara iman etmeyeceğiz, çünkü biliyor olacağız; bunlara dair iman ve yakīnimiz, ‘ilme’l-yakīn, ‘ayne’l-yakīn ve hakka’l-yakīn mertebesine erişmiş olacak… ki, bu terkiplerdeki ‘biliş’, ‘göz’ ve ‘gerçek’ [‘ilm, ayn ve hakk] bilimin kavramlarıdır. Kâfirlerin o sırada edeceği imanın kabul edilmeyecek olmasının sebebi de budur; inanma devri geçmiştir artık…

“Bir şeyi şahsî güvene dayanarak kabul etmek” anlamına gelen iman, sonuçta bir kanaat meselesi olduğundan, gayba dair haberler veren peygamberlerden daima delil istenmiş; insanların çoğu, iman etmek için elle tutulup gözle görülen şeyler aramışlardır. Bu yaklaşım, geçtiğimiz iki asırda egemen olan Pozitivizm akımıyla nihaî derecesine ulaşmış; bunun etkisiyle, hissedilemeyen gaybî şeylere iman etmek bir gerilik alâmeti sayılagelmiştir. Oysa Elmalılı’nın da belirttiği gibi, insanoğlu aklen, fikren ve ilmen olgunlaştıkça, gözle görülemeyen şeylerin varlığına daha fazla ihtimal verebilmekte; hiç olmazsa, böyle bir dünyanın varlığı hususunda kesin bir red ve inkâr tavrı göstermemektedir.

 “Gerçekte insanlar terakki edip yükselecekleri zaman, nazarları, kalpleri yükselir; idrakleri, yalnız gözleri önünde duran elle tutulup gözle görülen şeylere bağlanıp kalmaz, akıllarıyla şuhud ötesine geçerler, gaybî gerçeklere iman ederler, görülmedik, işitilmedik saadetlere ererler. Bunun aksine, alçalıp sukūt edecekleri zaman da akılları kalmaz, kalpleri körlenir, gözleri elle tutulup gözle görülen şeylere dikilir, gözlerine batmayan şeye inanmazlar, inanmak için ne olursa olsun görmek isterler, fenalıktan sakınmazlar, gelecek felâkete de bilfiil başlarına gelmeden inanmazlar.”[11]

2.TABİAT; KUR’ĀN ve BİLİM (TEKVİNÎ KİTAP – TENZİLÎ KİTAP)

Kur’ân-ı Kerim’le birlikte vahiy çağı, Hz. Muhammed’le birlikte de peygamberler devri kapanmış olsa da Allah’ın ‘söz’lerle, ‘harf’lerle, ‘ses’le, ‘dil’le alâkası olmayan kelâmı hâlâ devam etmekte ve bu kelâm artık bilim insanları tarafından keşfedilmektedir. –İsrailoğulları döneminin ‘nebî’leri, yerlerini ‘âlim’lere bırakmışlardır…–

Kur’ân-ı Kerim, Vahiy zincirinin en parlak halkası olmakla birlikte, kendisini ‘ilm ve burhân olarak da tanıtır; ‘ilmi teşvik edip ilim sahiplerini yüceltir; sürekli bilgi-belge ister ve insanların dikkatini realiteye (kâinat kitabına) çekerek, deney-gözlemin önemini vurgular…[12] Kur’ān-ı Kerim taklit değildir; kadim kitaplarla örtüştüğü yerler olduğu gibi, onlarla uyuşmadığı, onları doğrulttuğu, -realite doğrultusunda- hükümlerini hafiflettiği, esnettiği, genişlettiği de olmuştur. O halde, taklitçiliği kıyasıya eleştiren Kur’ān’ın müminleri olarak biz de taklitçiliği bırakıp Kur’ān’daki metodu izlemeliyiz; verili durumu esas almamalı; her şeyi Kur’ān’ın evrensel ilkeleri ışığında, kolektif bir akl-ı selîmle okumalı; sorgulamalı, anlamalı, yorumlamalı ve değerlendirmeliyiz. Çünkü siz ondan ne kadar kaçarsanız kaçın, gerçek kendini dikte eder; realiteye kulak tıkamak Güneş’i balçıkla sıvamaya çalışmak demektir. O halde, biz de Kur’ān’ı izleyerek realist ve orijinal olmalıyız. Bu, gerçekten ağır, büyük ve zor bir iş olduğundan, kolay kolay üstesinden gelinemeyeceği açıktır. Üstelik dinî alandaki statükodan nemalanan fanatik nâdanlar ve taklitçiler sizi eleştirme yarışına girecektir. Bunlara aldırmayarak, tıpkı Kur’ān’da yapıldığı gibi, kendi olay ve olgularımızı okumak durumundayız; kendi realitemizi; hayat mücadelemizi, geri kalmışlığımızı, feodalliğimizi, sömüren-sömürülen gerçeğimizi, stratejik kurumlardaki kokuşmuşluğu, savaşımızı, barışımızı, kadına uyguladığımız şiddeti. Yani kendi gerçeğimizi… Bedir savaşını en ince ayrıntısına varıncaya kadar bilenlerin, kendi muazzam tarihlerindeki fetih ve hezimetlerin, duraklama ve gerilemenin sebeplerini okuyamamaları; kendilerini değerlendirememeleri olacak şey midir?! Uhud savaşındaki hezimetin sebebini ezbere bilenler, daha bir yüzyıl önce devlet-i aliyemizin –o zamanki Müslüman nüfusun yaklaşık yarısının ‘helâk’iyle sonuçlanan– dağılışının sebepleriyle pek ilgilenmemekte; Balkan faciasının muhasebesini bile hâlâ doğru-dürüst yapamamaktadır: Dört yüzyıl ferah-fahur, mutlu-mesut yaşadığımız o Cennet misali toprakları; aç, bî-ilaç ve sefil bir şekilde terk edip nasıl Anadolu’ya sıkıştığımızı kitlelere mal edebilmiş değiliz; bu durumun sorumluları bulunup vicdanlarda mahkûm edilebilmiş değil; hevesleri akıllarından kat-be-kat büyük ‘halaskâr’ların önünü kesebilecek güçlü bir denetim ve yargı mekanizması hâlâ oluşturulabilmiş değil… Âd’ın-Semud’un, Mısır’ın, İrem’in helâkini çok iyi bilenler, bunlardan çok daha büyük ülkeler kurup, yıkan atalarını –bilimsel terminolojiyle değil, din temelli bir iş olarak- Kur’ānî perspektifle tanıyıp değerlendirememekte; ya yücelttikçe yüceltmekte ya da yerin dibine batırmaktadır.

Sonuç olarak…

Hakikatin muayyen bir zaman ve zemindeki tarihî tecellîleri olan kutsal kitapların –ve yorumlarının- din adamlarınca birkaç asır sonra dondurularak, ‘daimi hakikat olan realite’ye paralel anlaşılıp yorumlanamaması, sürekli realitenin gerisinde kalınması Din–Bilim kavgasının en büyük sebeplerinden biridir. Oysa bu İbranca, Âramca ya da Arapça vahiyleri insanlığın idrakine inzal eden ‘Hak’ Teâlâ’dır. O halde bütün mesele, Kur’ān’ın sadece ‘zihnî ve kitabî varlığı’ olan mushafı- değil, Kur’ān’ın hakikati olan reel hayattaki -sadece Matematik gibi pür-bilimlerin değil, Sosyoloji, Psikoloji, İktisat vb. beşerî ilimlerin de keşifleriyle ortaya çıkan- ‘kesintisiz ilahi söz’ü- okuyup, evrensel, muhkem ayetler ışığında doğru anlamakta düğümlenmektedir. Bu kavgadan kurtuluş ‘dinamik vahiy’ anlayışıyla mümkündür. İlmin hayatta mürşit olup olmadığı ise, insanlığı Kur’an ışığında aydınlatıp aydınlatmadığına bağlıdır. Aksi takdirde bilim, sizi götüre götüre açlıktan toplu ölümlere ve nükleer felaketlere götürür; şu Cennet Dünya’yı Cehennem’e çevirir…

Murat SÜLÜN

[1] İmanın zihnî yapısı çerçevesindeki bu vb. kavramlar hk. geniş açıklama için bkz. Murat Sülün, Kur’an-ı Kerim Açısından İman-Amel İlişkisi, İstanbul: Ensar Neşriyat, 2005, s. 93-137.

[2] Bkz. Ömer Çelik, Tek Kaynak İki Irmak; Kur’ān’dan Teknolojik Yansımalar, İzmir 2009, s. 20-26.

[3] Bkz. Ahmet Yüksel Özemre, “Kur’ān ve Astrofizik”, Kur’ān ve Tefsir Araştırmaları-II, İstanbul: Ensar Neşriyat, 2001, s. 299.

[4] İlim ve bilim kelimeleri arasında fark gözetilerek, bilimin pür-bilimler için; ilmin ise dini vs. bilişler için kullanıldığı; kaynağını tabiattan alan bilime bilim; metafizikten alan bilime ise ilim dendiği düşünülmektedir. Ancak bu sun’î bir ayrımdır; çünkü geleneğimizde büyük bir kullanım alanı olan ilim kelimesi, artık modern bir kelime olan bilimle karşılanmaktadır. Yani bilim ilimdir; bilim insanı da âlimdir.

[5] Bkz. Toshihiko Izutsu, Kur’an’da Allah ve İnsan, çev. Süleman Ateş, İstanbul: Yeni Ufuklar Neşriyat, ts. s. 56 vd.

[6]  Yalnız, ‘gerçek’ tek tip olmayıp, beş ayrı ‘var’lık kategorisinden söz edilmektedir.

[7] Tehânevî, Keşşâfu ıstılâhāti’l-funûn, “yakîn”.

[8] Elmalılı, HDKD, I, 46-47.

[9] Râgıb, el-Müfredât, “ ‘a-r-f”; Cürcanî, et-Ta’rîfât, “ ‘a-r-f”.

[10] Beydāvî, Envâru’t-tenzîl, Bakara 2/45 hk.

[11] Elmalılı, HDKD, I, 358-359.

[12] İlgili ayetler ve konu hakkında geniş bilgi için bkz. “Demirin İnzâlinden Kur’ân’ın İnzâline –Bir Nüzûl Analizi-”, Akademik Araştırmalar Dergisi, İstanbul 2009, XLIII, 155-176.