MUSTAFA İSLAMOĞLU İLE GÖÇ VE MÜLTECİLİK ÜZERİNE SÖYLEŞİ

MUSTAFA İSLAMOĞLU İLE  GÖÇ VE MÜLTECİLİK ÜZERİNE SÖYLEŞİ

Kur'an'i Hayat Dergisi - Hayatın İnşası İçin

“Göç deyince söze nereden başlanır?”, “Göç, hicret ve mülteciliğin tarihçesini Adem’in cennetten düşüşü ile başlatmak doğru mudur?”, “Göçler her zaman medeniyet mi inşa etmiştir?”, “Tebdili mekânda ferahlık var mıdır?”, “Coğrafya kader midir?” 
“Göç ve Mültecilik” dosya konusuyla yola çıktığımız yeni sayımızda, bu konuya dair merak ettiklerimizi Mustafa İslamoğlu’na yönelttik. Bu faydalı söyleşiyi sizlerin akleden kalbine emanet ediyoruz.


Tebdili mekânda ferahlık var mıdır? Bu şekilde gönüllü olarak daha iyi bir yaşama kavuşmak istemek günah mıdır?

Aslında insanlık açısından bakarsanız insan tür olarak göçmen bir türdür. Yani kuşlardan daha fazla göç eden bir türdür. Öncelikle anne rahminden göç ederek başlar. Anne rahmine de baba sulbünden göç eder. Bir göçmen olarak yola çıkar. Ondan sonra döllenmiş yumurtada bir göçe hazırlanır ve görevini tamamladığında yeni bir göç başlar. İnsanın büyük göçü, anne rahminden dünyaya göç etmesiyle gerçekleşir. İnsanın dünyadaki göçünde ise bedeni sabit bir yerde kalsa dahi, zihninde göç sürer. Çünkü zihin gelişir ve yavaş yavaş akil baliğ olur. Dolayısıyla beyin, alt beyin ve beyincik de gelişir. Ondan sonra üst beyin, korteks, frontal lob ve diğerleri de böyle böyle olgunlaşır. Bu da aslında bir iç göç yani biyolojik göçtür. Dolayısıyla insan psikolojisi de bir göçmendir. Zira insan doğduğu anda psikolojisinin tamamı olgunlaşmamıştır. Tıpkı aklının ve bedeninin olgunlaşmadığı gibi. Dolayısıyla göç, birçok farklı katmanda derine yataya ve dikeye eş zamanlı olarak sürer.

Bakınız, insanoğlunun yeryüzündeki hikâyesi de göç ile başlamıştır. Epigenetik biliminin önümüze koyduğu verilerden biliyoruz ki biz insanların gen haritasında, atalarımızdan her birinin imza atarak bugüne taşıdığı bir imza defteri var. Yani her insanın gen haritasında, ilk ataya kadar babanın da annenin de attığı imzalar var. Babanın attığı imza, “Y kromozomu.” Annenin attığı imza ise “mitokondriyal DNA”. Dolayısıyla evrimsel biyologlar bu imzaları takip ederek Afrika’dan göç ettiğimizi bir veri olarak ortaya koyabiliyorlar. Bundan yaklaşık 150 bin yıl önceki insanoğlunun, bugün binli yıllarla söylediğimizde, 387 bin yıllık bir yeryüzü geçmişi var. Yani esasında bir göçmen olarak yola çıkmışız.

İnsanlığın ilk hikâyesi Rift Vadisi’nde başlamıştır. Bugün Habeşistan, Tanzanya, Kenya olarak bildiğimiz yerde birçok homo türü bulunmuştur. Yani insanoğlunun ilk akıllı üyeleri orada ortaya çıkmıştır. İlk insanlar Arap Yarımadası ve Afrika’yı birbirinden ayıran, bugünkü Somali, Yemen ve Kızıldeniz’i Hint Okyanusu’na bağlayan Babülmendep Boğazı üzerinden geçmişlerdir. Ve bir de Filistin üzerinden yani bugünkü Süveyş Kanalı üzerinden geçmişlerdir. Bugün fosil bilimine ilişkin birçok kazıda çıkan malzemeler, insanın ilk göç yolu haritasını ortaya koymaktadır. Bu anlamda daha önce Kâbe için “İnsanlık için yapılmış ilk ev” 1, yani Kur’an’ın, Kâbe’yi insanoğlunun ilk göçe çıktıktan sonra yeryüzünde barınma amaçlı yaptığı ilk ev olarak anması yorumunda bulunmuştum. İsabet ediyor muyum, etmiyor muyum Allah bilir. Bu anlamda insanoğlunun hikâyesi, göç ile başlamış bir hikâyedir. Ve ondan sonra insanoğlu yeryüzüne dağılmıştır. Ta Avustralya’ya, Pasifik Adaları’na kadar ulaşmıştır. Bundan 20-25 bin yıl önce, Asya’nın en doğu noktası ile Amerika’nın en batı noktası arasında yer alan Bering Boğazı üzerinden Amerika’ya ulaşmıştır. Ve çok ilginçtir, Amerika’da bundan daha eski bir insan fosili bulunmaz. Yani bunu yalanlayan bir malzeme bulunmuyor. Aslında yeryüzü ayet dolu, kazılan her yer bize birçok ayet sunuyor. Esasında arkeoloji ilmi, ayet bulma ilmidir. Bulunan kemikler yazılı olmayan birer ayettir. Yani “ayet” kelimesinin de anlamı itibarıyla birer “işaret” ve “belge” demektir.

İnsanlığın göç yolculuğu burada bitmedi elbette. Yaklaşık 4500 yıl önce Hindistan’dan başlayıp Avrupa’ya doğru ilerleyen bir Kavimler Göçü var. Tüm Akdeniz’i, Karadeniz’i, Ege havzasını ve o hizadaki tüm deniz ve iç denizleri, gölleri kapsayan yerlere doğru dağılan büyük göçler var. Anadolu bu göçlere köprülük yapmıştır. Örneğin Hititçe, Hint Avrupa dil ailesinin ilk üyelerinden biridir. Yine Yunanca ve Anadolu’nun yerli halklarından biri olarak kabul edilen Luvilerin dili olan Luvice, dil ailesinin ilk üyelerinden biridir. Dolayısıyla bugün Avrupa’daki dillerin tamamının aslı budur. Slav dilleri de Kelt dilleri de buraya dayanır. İngilizce ve Fransızcanın aslı olan Arkaik Latince de buraya dayanır. Dolayısıyla en garip diller olan Arnavutçadan 

Bask diline kadar hepsi gelir ve en sonunda Hint Avrupa dil ailesine dayanır. Bu bir göç hikâyesidir aslında. Zira dil hikâyesi, bir göç hikâyesidir.

 

Peki göçler her zaman medeniyet mi inşa etmiştir?

Göçlerin medeniyetler yıktığı da yaptığı da görülmüştür. Esasında yeryüzündeki medeniyetleri yapan da göçtür, yıkan da göçtür. Hindistan’dan çıkarak Anadolu’yu köprü edinip tüm Akdeniz havzası, Ege, Karadeniz ve doğuya kadar olan bölgelerde su havzalarının etrafına yerleşen insan toplulukları, medeniyet kurmaya birer örnektir. Fakat yıkılmaya da bir örnek vereyim. Hitit Devleti’nin nasıl yıkıldığına dair tarihçilerin ortaklaşa ortaya koyduğu görüş, bir göç akını sonucu yıkıldığına ilişkindir. Yani kitlesel bir göç hareketi Hitit Devleti’nin sonunu getirmiştir. Göçler kimi zaman kıtlık kimi zaman da salgın hastalıklar neticesinde gerçekleşmiştir. Daha sonraları kitleleri sürükleyen en büyük sebep savaş olmuştur.

“Dor kavimleri” denilen kavimler, milattan önce 1200’lü yıllarda geldiler ve koca Anadolu’daki Hitit Devleti’ni yıktılar. Daha sonra Mısır’da İskenderiye’ye kadar geldiler ve orada durdurulduktan sonra kitabelerini yazdılar. Mesela, Mısır hiyerogliflerinin çözümlemesi ilk defa Fransız bilim adamı Champollion tarafından yapıldı. Niye? Çünkü bu kitabede iki dil vardı: Yunanca ve Mısır dili. İkisi de aynı şeyleri yazdığı için bilinen dilden yola çıkarak bilinmeyen Mısır hiyerogliflerinin yazısını çözdüler. Yani göçler hem medeniyet kurdu hem medeniyet yıktı.

Anadolu, miladi 9. yüzyıldan 16. yüzyıla kadar sürekli göç aldı. Bu anlamda aslında hepimiz göçmeniz. Fakat göçmenlik konusunda önceki gelenler sonraki gelenleri göçmen, kendilerini ise ev sahibi/yerli sayarlar. Bu, tüm göçmenlerin hikâyesidir. Bir sonraki gelene göre bir önceki gelen ev sahibi olur. Yoksa hiçbirimiz aslında gerçekte göçmenlik dışında kalamayız. Hiçbir toplum, hiçbir kavim, hiçbir kabile… “Irk” demiyorum çünkü öyle bir biyolojik kategori yok. Anadolu da çok büyük göçler yaşadı. Dolayısıyla Türki kavimlerin Anadolu’ya gelişi Alparslan’la veya Malazgirt’le falan başlamadı. Daha önce Bizans’ın -Peçenekler ve bazı Oğuz boyları gibi- alıp da paralı asker olarak kullandığı Türki kavimler oldu. Onlar Anadolu’ya bizden evvel geldiler. Anadolu’da Hristiyanlaşmış Türk kavimleri bile vardı. Dolayısıyla Anadolu’nun hikâyesi de bir göç hikâyesidir. Tarihi en yakın olarak bilinen 19. yüzyıldaki Balkan göçlerinden ve Kafkas göçlerinden gelenler savaş göçmenleridir. Bu göçlerde çok ağır dramlar yaşandı. Fakat bu dramların yaşanmadığı bir coğrafya da olmadı zaten. Esasında Yahudi tarihi de bir göç tarihidir. Yahudilerin iki bin yıllık tarihi ve hatta ondan evvelki tüm tarihler göç tarihidir. Çünkü ilk İbrani kavmi Yörük bir kavimdir. Evet, İbraniler aslında bedevi bir kavimdir, yani göçmendirler. Onun için Talmud’da şehirler, kardeş katili Kâbil’e isnat edilir. Çünkü onlara göre şehir kötüdür. Fakat Kur’an tam aksine bedevi aklını yerip onu en dipte görür. Bedevilere “a’rab” der.

Kur’an bedevi aklını ve yaşam şeklini neden o kadar yeriyor peki? Bir kültür ve görgü sahibi olmamalarından dolayı mı?

Medeniyet dışı ve kaba saba oldukları için, kültür üretemedikleri için yerer. Bu manada Kur’an inceliği, kültür üretmeyi, medeniliği, kibar davranışı, şehirliliği benimsiyor ve övüyor. Yani Yahudiliğin tam zıddını. Yahudi metinleri ile İslam metni olan Kur’an arasındaki temel çatışmalardan bir tanesi de budur. Mesela, Yahudi ve İbraniler sanatkâr müşrikleri yerer; adi, bayağı ve basit görürler. Oysa Kur’an, sanatı Allah’ın “Bedi” ismine nispet eder. Dolayısıyla Tanrı’yı “yüksek sanat sahibi” olarak niteler. Bu anlamda Tevrat’la Kur’an arasında veya Yahudi kültürüyle İslam kültürü arasında çok temel karşıtlıklar var.

O hâlde Kur’an’a göre göçün şartlarından biri de gittiği yere güzellik katmak, orayı medenileştirmek ve güzelleştirmek midir?

Elbette... Medine isminin hikâyesinde de bu vardır. Medine değil aslında oranın ismi, Yesrib. Yesrib isimli bir şehrin Medine olarak değişmesi aslında temelde hukuka referansladır. Medine; temeddün, medeniyet, müdün, deyyan   kökünden gelir. “Deyyanı olan yerleşim yeri” demektir. Deyyan, “hukuk adamı” demektir. O manada din de hukuk anlamına gelir. Kur’an’a göre hukukun üstün olmadığı yer dinsizdir, hukukun olduğu yer dinlidir. Dolayısıyla içinde hukukun geçerli olduğu yere “Medine”, o hukuku gerçekleştiren hukuk adamına “deyyan”, o hukuk sistemine de “din” deniliyor.

Bedeviler hukuk tanımadıkları için yeriliyor o hâlde?

Hukuk tanımadıkları için, kendi haklarını kendileri almaya kalktıkları için. Buna, “ihkâk-ı hak” denir. İhkâk-ı hak da kültür olarak intikama ve linçe dayanır. İntikamda adalet olmadığı için her intikam zulüm üzerine bina edilir. Biri kavmin reisinin/şeyhinin oğlunu öldürdü mü, eğer kavmin reisi/şeyhi güçlü ise öldüren o bir kişinin kavminin tüm erkeklerini öldürür ve kadınlarını seks kölesi olarak alırdı. Cariye dersem gençler artık bilmiyor. Ve çocuklarını da ganimet malı olarak alırlardı. Tüm mallarını da müsadere ederlerdi. Şimdi bunun neresi hukuk ve bu hangi hukukla bağdaşır? Bu vahşet hukukudur, bu vahşi hukuktur. Dolayısıyla Kur’an niye övsün ki?

Başarılı ve mutlu sonla biten hikâyeler üzerinden, mültecinin/göçmenin yeni yaşamında topluma bir katma değer olabilmesi mümkün müdür? Bu anlamda göçmenlerin sorumluluğu nedir veya onlara sunulanlar ne olmalıdır?

Göç hikâyeleri de hayatın bir parçasıdır. Hayat sadece başarılardan oluşmaz, oluştuğu zaman zaten orada hayat olmaz. Dolayısıyla hayatı hayat yapan yokuşları ve inişleridir. Hayat, başarı ve başarısızlıkların toplamıdır. Göç hikâyeleri de böyledir.

Göç hikâyelerinin de hep bir tarafı hüzün bir tarafı sevinçtir. Bir tarafı kaygı bir tarafı umuttur. Bir tarafı başarı bir tarafı başarısızlıktır. Bir tarafı terk bir tarafı kavuşmadır. Yani terk etmeden kavuşamazsınız. Bırakmadan tutamazsınız. Yitirmeden bulamazsınız. Ayrılmadan kavuşamazsınız.

Bakın göç hikâyesinin kendisi bile iç içe bir diyalektiktir. Yani bu diyalektik öyle ki biri olmadan diğeri olmayacak kadar iç içe geçmiştir. Onun için tek taraflı değildir. Bu anlamda gerek Kur’an’da anlatılan peygamber örneklerinde gerek dünya tarihinde kendini iyi yetiştirmiş, gittiği yere iyilik, güzellik, doğruluk, bilgi ve bilinç taşıyan rol model insanların hayatında hep aynı göç hikâyesini görürüz.

Esasında İbrahim’in hikâyesi bir göç hikâyesidir. Rabbi tarafından “selâmun ‘alâ ibrâhîm”2  diyerek selam edilmesi kanaatimce İbrahim’e değil göçün kendisinedir. Bir diğer ifade ile göçün adamı olan, hicretin adamı olan, yolun adamı ve oğlu olan İbrahim’edir. Onun yolcu olmasınadır. İbrahim’in yolculuğu derinliğine, dikey ve yatay olarak üç biçimde 

sürmüştür. Onun Tanrı’yı arayış hikâyesi, zihinde gerçekleşen muhteşem bir göç hikâyesidir. İbrahim’in bugün Irak’ın kurulduğu yer olan Basra Körfezi’nin başlangıcında yer alan Ur’da başlayan ve ondan sonra Filistin’e, Mısır’a hatta Arabistan’daki Necid Çöllerine ve bugünkü Kâbe’nin bulunduğu yere kadar uzanan yol hikâyesi bir göç hikâyesidir. Fakat bu yolculukta acılar, sancılar, başarısızlıklar, sıkıntılar, üzüntüler, kederler kayıplar yok mudur? Olmaz mı? Kayıp daha göç başladığında başlamıştır. Esasında İbrahim bu anlamda bir mülteciydi. Çünkü vatanından kendi isteğiyle ayrılmamış, kovulmuştu. Daha doğrusu vatanı ona dar edilmişti. Dolayısıyla bu bir mülteci konumuydu. Onun için kendine yeni bir vatan buldu, orada çalıştı, ekmeğini taştan çıkardı, sürüler edindi, yani üretti. İbrahim’in hikâyesi, bir üretim hikâyesidir. Muhteşem bir gezi hikâyesidir, tanıma hikâyesidir, bilme hikâyesidir. Bu anlamda İbrahim’in “Dolaşın yeryüzünü ve görün yaratılışın nasıl başlattığını!”3  ilahi emrini hakkıyla yerine getirdiğini görüyoruz. İbrahim’in Mekke’ye kadar gelmesi, orayı imar etmesi bir başarı hikâyesi değilse ne başarıdır? Bu öyle bir başarıdır ki kendisinden 4300 yıl sonra hâlâ çağrısı devam etmekte ve o çağrıya icabet edilmekte, İbrahim’den kalmış orijinal tek taş olan Hacerü’l-Esved eli gibi öpülmektedir. Benzer göç hikâyesi Musa için de söylenebilir. O, Mısır sarayında bir prens ama kaçak bir prenstir. Hatta elinden kaza cinayeti çıkmış, haksızca adam öldürmüş bir prens. Daha sonra Medyen ülkesine gelmiş, orada aç ve susuz kalmış, barınacak yer dahi bulamamıştır. Onun ne kadar zorlandığını, “Senden gelecek hayra o kadar muhtacım ki”4 ifadelerinin geçtiği ayetten anlıyoruz. Ve ondan sonra kapılar açılıyor. Şuayb ile tanışıyor, orada 9-10 senelik bir eğitimden geçiyor. Bu da bir başarı hikâyesidir. Musa’nın hikâyesi, esasında bir tür beyin göçüdür. Yine Nuh tufanı da bir göç hikâyesidir. Tufan, Nuh’a yol olmuştur. Kimini gark eden, boğan tufan kimine yol olmuştur. Eğer yolcuysanız size de yol olur. Bu şu demektir; birine tufan olan size yol olsun istiyorsanız yolu terk etmeyin, yolu satmayın, yola havlu atmayın, yol üzerinde nutuk atmayın, yolcu olun yeter.

Kur’an’da gördüğümüz hicret manzaraları üzerine konuştuk. Kur’an’daki hicret manzaralarını günümüz ile kıyasladığımız zaman ne söylersiniz?

Kur’an’daki hicretle ilgili pasajlar ve ayetlerin bugünle kıyaslanması çok doğru olmaz diye düşünüyorum. Kur’an’da malum Habeş hicretine üstü kapalı atıflar vardır ve zaten bu bir vakadır. Mekke’deki yaşam hakkı, düşünce özgürlüğü, inanç özgürlüğü gibi insanın en temel haklarına yönelik saldırıya muhatap olan ilk müminler, peygamberliğin beşinci yılında Habeşistan’a hicret etmişlerdi. Çünkü Allah Resulü onlara hicret etmelerini tavsiye etmişti. Konum ve statü olarak bu bir tür mülteci durumudur. Onların gidişi bir ilticaydı çünkü sığınmacı konumundaydılar. Nitekim sığındıkları ülke de onlara sığınma hakkı tanıdı. Mekkeli müşriklerin iki lideri, Necaşi unvanlı Aksun kralına yanlarında hediyelerle geldikleri hâlde Necaşi müminleri himaye edip korumuştur. Ve müminler Hayber’in fethine kadar orada kalmışlardır. Bu bir ilticaydı, onların konumu ise mülteciydi ve orası bir İslam ülkesi değildi. Neydi peki? İnsan ülkesiydi. Yani adil bir ülke olduğu için orayı tercih etmişlerdi. İnançlarını orada rahatlıkla yaşadılar. Bir hayat kurdular. Mekele isimli şehirde bugün mezarları aynen duruyor.

Allah Resulü’nün Mekke’den Medine’ye göçü de bir tür ilticadır. Çünkü, Mekke ona karşı temel insan haklarına yönelik tüm ihlallerde bulunmuştu. Hayat ve yaşam hakkını ihlal etmişti. Tüm temel özgürlüklere karşı bir zorbalık ortaya koymuştu. Allah Resulü de kendinden önce arkadaşlarını Medine’ye gönderdi ki gönderdiği Medine’de aslında bilinen anlamda tek bir yönetim yoktu. Kralı yoktu. Kral olmaya hazırlanan birkaç kişi vardı. Medine bir şehir devleti sayılsa da Yahudilerin, Arapların kantonlarının olduğu, Arap kantonlarının Evs ve Hazrec diye ikiye ayrıldığı, her birinin etrafı surlarla çevrilmiş mahalleri olduğu yaklaşık 10 bin nüfuslu bir şehirdi, bir kasabaydı. Medine’nin siyasal statüsü buydu. Buna rağmen Allah Resulü birinci ve ikinci akabe biatlarında gelen heyetlerle görüştü. O heyetlerde bu iki Arap kabilesinden yöneticiler de vardı. Onlardan söz aldı ve aldığı söze güvenerek kendisinden önce arkadaşlarını gönderdi. Onların başına bir şey gelmedi, orada sığınacak yer buldular ve en sonunda kendisi de göç etti. Dolayısıyla peygamberin kendisi hem bir mülteci hem bir göçmendi. Medine’ye geldiğinde bir devlet kurulmuştu da o devletin başına lider olmaya gelmiş değildi. Kendisi Medine’ye geldiğinde aslında orada da bir güvencesi yoktu. Olmadığı içindir ki Medine Sözleşmesi’ni akdetmiştir. Zaten öyle bir güvencesi olsa belki sözleşmeye o kadar acele etmezdi, olgunlaşmaya bırakırdı. Yahudiler ile Medine Vesikası adı verilen kırk yedi maddelik bir sözleşme imzaladılar ve Yahudi kabilelerin hepsi de buna katıldı. Bu sözleşme ekseninde Medine’yi ortak vatan edinmek, herhangi birine saldırı olursa onu savunmak için ortak bir savunma hattı oluşturmak ve temel hak ve hukuk çerçevesinde eşit kabile, eşit birimler olarak Medine’de herkesin kendi hukukunu kendisinin uyguladığı çok hukuklu özgür bir site hedeflenmişti. Sözleşme bize ulaştığı için tüm bu detayları gayet açık bir şekilde görüyoruz. Sözleşmede, sözleşmeye dahil olmak için inanca ilişkin hiçbir şart koşulmadı. Hatta o sözleşmede din de geçmez İslam da geçmez. Ama o sözleşmede adalet geçer, zulüm geçer… Yani o sözleşme aslında tamamen insani temelde yapılmış ve adaleti önceleyen, zulmü dışlayan bir sözleşmeydi. Karşılıklı haklar çerçevesinde ortak bir toplum oluşturmak ve birbirinin hukukuna riayet eden bir site oluşturmak üzere kurulmuştu. Dolayısıyla Allah Resulü’nün Mekke’den Medine’ye bir mülteci olarak geldiğini söyleyebiliriz. Geldiğinde de devesi nereye çökerse orayı mesken edindi. Devesi iki yetimin boş bir arazisine çöktü. İlginçtir ki Peygamber parasını sonradan vermek üzere orayı satın aldı, parası olmadığı için oranın ödemesini Ebu Bekir’den borç alarak yaptı. Ebu Bekir, “Ben vereyim Ya Resulullah!” demesine rağmen kabul etmedi. Borç alarak aldığı arazinin içine Mescid-i Nebevî’yi yaptı. Yani Hz. Peygamber mescidin parasını cebinden ödedi. Kimsenin arazisine konmadı hatta oradaki müminlerden de istemedi veya para toplamadı. Altını çizerek söylüyorum bunları. Arkadaşları ona bir hükümet konağı yaptırmış, bakanlıklar hazırlanmış, devlet hazinesi oluşturulmuş ve daha sonra Allah Resulü’nü çağırmışlar ve o da gelmiş, tacını kuşanarak tahtına oturmuş, başlamış yönetmeye. Yok böyle bir şey! Böyle bir şey olmadığını söylüyorum. Yani peygamberin de mülteci olduğunu söylüyorum.

Kur’an’da gördüğümüz hicret hep savaş gibi zorunlu sebeplerle mi ortaya çıktı? Yani keyfi bir hicret söz konusu değil mi?

Hayır, aslında öyle değil. Mesela, Tevbe Suresi 122. ayet geçici iskân, geçici kalma durumu ile ilgilidir. Bu ayet kısaca şunları söylüyor: Medine’de artık taşlar yerine oturmuş, Kur’an’ın mesajı duyulmuş, Arap Yarımadası’nın uzak 

köşelerinden insanlar kitle hâlinde Medine’ye geliyorlar, bu gelişlerin süresi kimi yerlerde bir, bir buçuk ayı buluyor. Dolayısıyla, uzun yoldan gelen insanların birkaç gün gelip dönmesini beklemek de mümkün değil. Çünkü, geliş amaçları dini öğrenmek. Yani öğrenci olarak geliyorlar. Fakat bu gelişler kontrolsüz oluyor ve Medine’de kalacak yer bulunamıyor. Hatta gıda sıkıntısı baş gösteriyor. İşte bu ayetten şunu anlıyoruz: Müminlerin topyekûn sefere çıkmaları doğru olmaz, aralarından kendilerine dini öğretecek bir heyet seçsinler ve onları Medine’ye göndersinler.5 Zira bu ayetlerin indiği 9. yıl, Kur’ani davetin bölgede hızla kabul gördüğü, İslâm’ı seçen kabilelerin kitleler hâlinde Medine’ye akın ettiği bir dönemdir. Fakat bu ayetin yaygın meali, “Topyekûn tebliğe çıkmasınlar” şeklinde, yukarıda verdiğimiz anlamın tam tersidir. Doğru olan meal, bizim verdiğimiz şekliyledir. Çünkü ayetin bağlamı, olay örgüsü bunu gösteriyor. Ben de mealimde böyle yazdım. Bu meali de Alman ilim adamı ve Kur’an çevirmeni Helmut Ritter’a borçluyuz. Hakkaniyet açısından söylemeyi gerekli buldum. Ben de aynen bu görüşteyim. Ayeti bugüne taşıyacak olursak, göç politikalarının aslında bir programlama ve planlama meselesi olduğunu görürüz. Bu ayet göç politikasına harika bir örnektir.

Coğrafya kader midir? İnsanlar kalıp kaderlerine razı mı olmalılar?

“Coğrafya kaderdir.” sözü, İbni Haldun’a atfedilen bir sözdür fakat esasında İbni Haldun’un böyle bir sözü söylediğine dair Mukaddime’de herhangi bir ifade yoktur. Mukaddime’de ilk bölüm coğrafya ve iklimlerle ilgilidir. Bu söz, buradan yola çıkılarak ona isnat edilmiş olabilir. Zaten ona ait olsaydı kendi tezine aykırı bir cümle olurdu. İbni Haldun da göçmendir. Endülüs’de doğmuş fakat kendi ülkesinde sürekli göç hâlinde olmuştur. Bu göçlerin yolu hapishanelerden, saraylardan, vezirlikten geçmiştir. Sonrasında Mısır’a gelmiş ve bütün ailesini Mısır seferi yapan geminin batması sonucu kaybetmiştir. Bu anlamda coğrafya kader değildir.

“Coğrafya kaderdir.” diyenler bulundukları yerle ilişkilerini, insan ilişkisi üzerinden değil klan ilişkisi üzerinden kuranlardır.

Klan ilişkisi ile insan ilişkisi arasındaki fark nedir? Klan ilişkisi, hayvan sürüsü ilişkisidir. Bunlar, yaşadıkları bölgeye işaret (feromon) bırakırlar. Yani geçtikleri yere sürtünerek veya abdest bozarak koku bırakırlar. “Burası benim, dokundurtmam.” demektir. Artık orayı kendilerine hapishane yaparlar. Yani vatan yapayım derken hapishane olur. İnsan ne yapar peki? İnsanın özgürlük arayışı hem ruhunda hem de zihninde düşünsel anlamda devam eder. İnsan, dünyada zihnen ve bedenen yolculuk yapar, insanı durduramazsınız. Zaten yolculuk yapmasaydı keşifler olmaz, kıtalar ortaya çıkmazdı. O zaman bazı kıtalarda hiç insan yaşamıyor olurdu. İşte Avustralya Aborjinleri, Yeni Zelanda yerlileri, Gine yerlileri bunlardan bir kaçıdır. Demek ki insanoğlunu durduramazsın.

Tüm iyiliklerin ve kötülüklerin hikâyesi de bir göç hikâyesidir. Bakınız İpek Yolu, dünyanın en kadim yollarından bir tanesidir. Bu yol, tek bir yol da değildir. Kuzey ipek yolu, Güney ipek yolu, Anadolu üzerinden giden ana ipek yolu vardır. Ve bu yollardan sadece baharat, halı, ipek değil her şey taşınmıştır. Bu yollardan bilim adamları taşındığı gibi pusula, kâğıt, tüfek, barut gibi icatlar da taşınmıştır. Bunlar aracılığıyla alimler ve cahiller, büyücüler, astroloji ile uğraşanlar, korsanlar, kaçakçılar, katiller gibi suçlar ve suçlular da taşınmıştır. Hatta tıpkı bugün de olduğu gibi hastalıklar, mikroplar ve virüsler de taşınmıştır. Zira yollar her şeyi taşır, insanla birlikte her şey göç eder. Sadece iyilikler değil kötülükler de göç eder. Bunların hiçbiri kendisi göç etmiyor, insan taşıyor aslında. Bu anlamda göç durdurulamaz. Hayır, coğrafya kader falan değildir. Bunu söyleyenler; klan hayatı yaşamak isteyenler, yerinden oynamaya gönlü olmayanlar, yani hiç risk almayanlardır. İnsan risk alabilen bir varlıktır ve bu anlamda Yahudiler, buncacık nüfuslarına rağmen insanlık tarihinde birçok alanda parlak beyinler yetiştirmişler, dünya ticaretine damga vurmuşlar, dünya yönetiminde komplo teorilerine konu olacak kadar birtakım etkinliklerde bulunmuşlar ve etkin olmuşlarsa bunu göçmen oluşlarına borçludurlar.

Müslüman vicdani retçi olabilir mi? Savaş karşıtı olabilir mi?

Olabilir. Müslüman savaş karşıtı olabilir değil, olmalıdır. Zira adı Müslüman, yani “barışa teslim olmuş insan” demektir. Barışa teslim olmuş insan ismini alacaksınız ve savaş yanlısı olacaksınız. “Öyle bir şey mümkün mü?” diye sormak lazım aslında. Peki, Peygamber’in hayatındaki savaşlar ne olacak? Peygamber’in hayatındaki savaşlar, meşru müdafaa savaşlarıydı. Yani saldırıya karşı kendisini savunmaydı. Allah Resulü kişisel olarak da zaten barışsever, barış elçisi bir insandı. Onun için “Savaş” ismi almış olan insanlarla karşılaştığında; tıpkı Uzza’nın kulu Abdüluzza, Menat’ın kulu Abdülmenat, Lat’ın kulu Abdüllat gibi “putların kulu” anlamına gelen isimlere gösterdiği tepkinin aynısını gösterir ve savaş anlamına gelen isimleri değiştirirdi. Mesela, “yılan yavrusu” anlamına gelen Osman, “keçi” anlamına gelen Maiz, “taş” anlamına gelen Hacer isimlerini değiştirmedi. Fakat “harp” ismini nerede gördüyse değiştirdi. Bu da Resulullah’ın özünde savaş karşıtı olduğunun en güzel belgesidir.

Peki Müslüman vicdani retçi olabilir mi? Resulullah eğer savaştan yana biri olsaydı, Mekke’deki baskı, yıldırma ve ablukalar karşısında meşru müdafaa yapardı. Fakat o, canına ve malına gelen saldırılarla karşı karşıya kalmış olmasına ve başına ödül konmasına rağmen meşru müdafaa bile yapmadı. Peki Allah Resulü yönettiği savaşlarda ne yaptı? Bana, bu savaşların herhangi birinde eline kılıcını alıp da ön saflarda düşmanla göğüs göğüse çarpıştığına dair bir tek sahne rivayeti nakledebilir misiniz? Şu rivayetçilerin kabul ettikleri arasında, hadi onu bırakın zayıf veya uydurma kabul ettikleri arasında bir tane hadis var mı? Yok! Neden peki? Eğer düşmanla savaşmak meziyetse Resulullah bu meziyetten niye geri kaldı? Yiğitlikse, Resulullah yiğit değil miydi? Eğer bu sevapsa Resulullah bu ecri niye kaçırdı? Bunlar hep soru. Bu soruların tek cevabı var: Değildi, değildi, değildi. Bu anlamda, “şehitlik” kavramı kadar hiçbir kavram istismar edilmemiştir. Bu gerçeğin farkına oryantalistler varmıştır da bizim anlı şanlı ulemamız varamamıştır maalesef. Allah Resulü niye savaşta öldürülmek için ön saflara geçmemiştir? Neden Uhud’da kaya kavuğundan çıkmamıştır? Neden düşman kılıçlarının önüne kendini atmamıştır? Yoksa cennetten mi kaçmıştır? Şehit olmaktan mı korkmuştur? Buyurun, ulemamız bu soruların cevaplarını versin. Dolayısıyla şunu söyleyebiliriz, Allah Resulü savaşın içinde bile örtülü bir savaş karşıtıydı. Savaşın içinde bile gizli bir vicdani retçiydi. Hiç sevmedi, girdiği savaşlar sevmeden sürüklendiği savaşlardı. Bu anlamda vicdani retçilik İslam tarihinde daha Allah Resulü yaşarken görülmüştür. Yapılan savaşlara katılmamış sahabeler vardır, Ebu Zer bunlardan biridir. O da vicdani retçidir.

Yine Selman-i Farisi, savaşın içinde olduğu anlarda dahi ölmeye ve öldürmeye bulaşmamak için elinden geleni yapmış ve bunu da başarmıştır. Yine sahabenin sahabeyle savaşında, yani Cemel Savaşı’nda tarafsız bir grup vardır. Usame bin Zeyd, Ömer’in oğlu Abdullah bunların başında gelir ve daha birçok isim sayabiliriz. Bu isimler de aslında savaş karşıtıydılar. Tabi buna Müslümanlar arası savaş karşıtlığı denebilir fakat yine de bu bir savaş karşıtlığı, vicdani retçiliktir. Dolayısıyla haklı görmediği savaşa karşı olmak her insanın hakkıdır ve aynı zamanda dinin de onun boynuna yüklediği bir borçtur.

Siyasi ayrılık ve gerginliklerin çok olduğu, otoriter rejimlerin özgürlükleri kısıtladığı bir coğrafyadan kaçış meşru mudur?

Özgürlüklerin kısıtlandığı bir coğrafyadan kaçmak meşrudur ve bu, insanın en temel hakkıdır. Özgür seyahat hakkı, hem BM’nin insanlık için koyduğu temel haklardan biridir hem de İnsan Hakları Beyannamesi’nde var olan bir haktır. Kaldı ki bu metinlerde olmasa ne yazar. İnsanoğlu eğer merak sahibiyse ve özgürlük insanoğlunun karakteri ise dilediği yere gidebilme hakkına sahip olmalıdır. Günümüzde devletler bunu kısıtlıyor. Unutmayalım ki Birinci Dünya Savaşı’na kadar pasaport yoktu. Bildiğimiz anlamda sınırlar da yoktu. Sadece kaleler ve kuleler vardı. Pasaport, Birinci Dünya Savaşı’nın ertesinde ortaya çıktı. Ulus devletler yavaş yavaş topraklarını başkalarına kapatmaya başladılar. Bu, savaşın bir kötülüğüdür. Aslında mültecilik de savaşın bir kötülüğüdür. Mültecilik ile göçmenlik iki ayrı şeydir. Göçmenlik, kişinin kendi özgür iradesiyle yasal bir biçimde yer değiştirmesidir. Mültecilik ise kendi arzusu hilafına bulunduğu yeri terk etmeye mecbur kalmasıdır. Onun için göçmen, vatanından ağlaya ağlaya çıkmaz. Ama mülteci, vatanından ağlaya ağlaya çıkar ve vatanına dönmek ister. Dönme arzusuyla çıkar. Ötekinin zaten bir yasağı yoktur. O kendi gönlüyle çıkmıştır. Bu anlamda göç, insanın en temel haklarından biridir ve özellikle temel hak ve özgürlükler konusunda kısıtlanmışsa göç etmek o insanın kurtuluşu için bir çıkış yoludur, çıkış yollarının bir numarasıdır.

Mekke’nin fethedilmesinden sonra Resulullah’ın Mekke’yi payitaht ilan etmesi beklenirken Medine’ye dönmesine ve Medine’de vefat etmesine sizin yorumunuz nedir? Geri dönecek imkânı bulduğu hâlde Medine’de kalma kararı, geleneğin anlattığı gibi duygusal bir karar mı?

Resulullah Mekke’de kalabilirdi. Orası doğup büyüdüğü yerdi, atalarının yurduydu. Hepsinden öte Hacc’ın tek merkezi, makamı İbrahim’in yeriydi. Kâbe, Harem, Mina ve Arafat oradaydı. Neden burayı terk etti de Medine’ye geri döndü? Bu soruya İslam tarihinde verilen cevaplar maalesef geçiştirme ve savuşturma şeklinde, duygusal, dincilik propagandasıyla yapılmıştır. Bu anlamda ikna edici de değildir. Allah Resulü’nün duygusal olmadığını bazı olaylardan çıkarabiliriz ama bu olaylar içerisinde en net örnek, Mekke’nin fethinden sonra Mekke’de kalmayıp Medine’ye dönmüş olmasıdır. Yani, duygusal tepki vermiyordu. Duygusal bir tepki verecek olsa doğup büyüdüğü, dedesinin ve sevgili eşi Hatice’nin mezarının, İbrahim’in makamının ve Kâbe’nin bulunduğu yerde kalması lazımdı. Makul olan buydu. Fakat Allah Resulü bu anlamda duygusal davranmadı. Yani Medine’ye gitti. Bunun birçok sebebi olabilir. Birincisi, Medine yaşamak için Mekke’den çok daha elverişlidir. Çünkü iklim olarak Mekke gibi çöl iklimi değil bir vaha iklimidir. Vaha iklimi olduğu için bahçeleri ve yeşilliğiyle ünlüdür. İki kayalık arası (beyne’l-harrateyn) olan bölge, bölgenin en yeşil vahalarından biridir ve bölgenin en güzel hurmalarını ve meyvelerini veren bir yerdir. Dolayısıyla Allah Resulü yaşanabilecek bir yere gitti. İkincisi, Allah Resulü’nün Mekke’deki hatıralarının birçoğu acı hatıralardır. Bu da şunu gösteriyor ki Allah Resulü, Kur’an’ın da vurguladığı gibi makul düşünen, her ölümlü insan gibi makul mutluluğu arayan biridir. Yani Hristiyanlıkta olduğu gibi acı çekmekten zevk alan biri değildir. Bütün bunlar aslında her normal insanın arzu ettiği gibi dünyada makul bir seviyede; huzurlu, mutlu, mesut, başkalarına muhtaç olmayacak şekilde, aldığı nefesle hoşnut olabileceği bir hayat istediğini göstermektedir. “Kendi kendine yeten” demeyelim ama. Bu istekler gayet doğal ve insanidir. Üçüncüsü ise Mekke ve çevresindeki insanların bedevi insanlar olmasıdır. Gerçekten de badiye insanlarıydı ve ne ziraat ne de tarım vardı. Dolayısıyla o bölgenin insanının dili sert ve kaba sabaydı. Cehaleti koyuydu ve davranışı medeni değildi. Kıyasladığınızda Medine insanı tam tersiydi. Medeni insan tipi vardı. Tabi bu medenilik biraz da şehirlilikle, şehirde yaşamakla alakalıdır. Bugün bile baktığınızda bu ikisinin arasındaki sosyo-psikolojik fark çok belirgindir. Demek ki Allah Resulü’nün hedefleri arasında bir medeniyet inşa etme fikri vardı. Bir “temeddün” yani şehirleşme ve bir hukuk toplumu hedefi vardı. Medine budur. Hukukun üstün olduğu yerleşim yeri demektir.

Türkiye’deki beyin göçü hareketliliğine baktığımızda, bunun itici faktörlerinden birisinin yaşanılan ülkedeki olumsuz ekonomik koşullar ve gidilecek ülkedeki yüksek hayat standartları olduğunu görüyoruz. Sizin bu konuda bireysel fikriniz nedir? Geçmişte veya bugün bir yazar olarak fikirsel üretim anlamında kısıtlandığınızı hissedip gitmeyi düşündünüz mü?

Doğrusu benim konumum farklı. Ben ömrümün hiçbir döneminde, “Çekip bu ülkeden gideceğim” demedim. Fakat böyle demediğim hâlde bunu tecrübe ettim. Evlendiğimin on beşinci günü yollara düştüm. Avrupa’daki bir kuruluştan davet almıştım, eşimi daha sonra yanıma almak üzere yola çıktım. Bulgaristan’ın Plovdiv şehrine kadar gittim fakat bize vize sözü veren kuruluş sözünü tutmadığı için trenle geri döndüm. Daha sonra Türkiye’de ilahiyat okurken tahsil için bir vesileyle yine yurt dışına gittim. Çocuklarım da daha sonra benimle beraber orada yaşadılar. Bireysel anlamda göç hikâyem bu şekilde başladı. Fakat bu bir beyin göçü değildi. Ben aslında getirmek için gitmiştim.

Ben bir darbe yılı olan 1960’ta dünyaya geldim. Bir askeri muhtıra ile okuduğum okullar dönüştürüldü. Ve yine 12 Eylül darbesini yaşadım. 28 Şubat’ta yargılandım. On iki tane devam eden mahkemem, yirmiyi aşkın da geçirdiğim soruşturmalar vardı. Bu soruşturmaların bazılarından düşünce suçlusu olarak mahkûm oldum. Bir gazetede yayımlanan makalem nedeniyle bir yıl, Ankara’da özel bir mecliste sunduğum “Kürt sorununa İslâmî çözüm” başlıklı tebliğimden dolayı da bir buçuk yıl olmak üzere toplam iki buçuk yıl hapse mahkûm edildim. Gölcük Cezaevi’nde başlayan mahkûmiyetim, Ankara Yarıaçık Cezaevi’nde tamamlandı. Cezaevinde Macar müsteşrik Ignaz Goldziher’in “Die Richtungen der Islamischen Koranauslegung” adlı eserini, Arapça tercümesinden “İslâm Tefsir Ekolleri” başlığıyla Türkçeye tercüme ettim. Bu anlamda göç hikâyenizi bir imkâna dönüştürmek de sizin elinizde.
Ben bir tür sürgündüm, çocuklarım ve eşim de bu sürgün günlerinde benimle birlikte oradan oraya sürüklendi. İkinci kez ailece Kahire’ye gidiş sebebimiz de gönüllü göç değildi, orada zorunlu ikamet ediyorduk. Dönünce hapse gireceğimi biliyordum. Daha sonra Türkiye’ye teslim olmak için döndüm.

Bir mütefekkir olarak 28 Şubat’tan sonra bu baskıların azaldığını düşünüyor musunuz?

Maalesef… Öyle olmasını ümit ettim fakat olmadı. 28 Şubat’tan sonra bu baskılar adı konmamış bir şekilde devam etti. Türkiye’deki ruhban sınıfı, tarikatlar, özellikle Türkiye’yi parsellemiş olan dinci örgütler örnek verilebilir. Beni ölümle tehdit edecek kadar da gözleri dönmüş durumda. Ve bunların içinde silahlı sûfî örgütler var. Bu inanılacak gibi değil ama böyle. Düşünün, bütün bu ahval içinde bir yere konferans vermeye gidiyorsunuz. Hiçbir gerekçe sunmadan salonu size kapatıp konferansınızı iptal ediyorlar. Aylar önceden program yapıyor, salon tutuyor, parasını veriyorsunuz, o gün geldiğinde salonu sizin yüzünüze kapatıp üstüne bir de linç operasyonu başlatıyorlar. Bu durumu defalarca kez yaşadık. İstanbul’da, Manisa’da, memleketim Kayseri’de, Bursa’da ve daha birçok yerde yaşadık. Bu memlekette güya nefis terbiyesi iddiasında bulunan birtakım tipler gelip salonu bastılar. Siz düşünün, böyle bir ülkede ne üretebilirsiniz, ne yazabilirsiniz, ne söyleyebilirsiniz ve en önemlisi nasıl yaşarsınız? Nitekim birçok ülkeden de teklif geldi. Sağ olsun talebelerim, dostlarım, okuyucularım, “Hocam dayadık döşedik” diyerek anahtarlarını gönderdiler. Hâlâ da bendedir. Bir tanesi misafir öğretim görevlisi olarak, okul senatosu kararı ile davetiye gönderdi. Başka bir ülkeden düşünce mağduru olarak resmi oturum sözü ile birlikte davetiye aldım. Fakat en nihayetinde hiçbirine “evet” demedim.

Pişman mısınız?

Hayır, değilim. Bu benim tavrımdır. Bir başkasına bunu tavsiye eder miyim? Etmem. Ama ben bu topraklarda ektim. Eğer bir hasadı varsa bunun, bu topraklarda olacak. Eğer bundan dolayı da herhangi bir sınav vermem gerekiyorsa, ben bu sınavı göze aldım. Ki zaten verdim, veriyorum. Yine veririm.

O hâlde, bu topraklardan umudunuzu kesmediğinizi söyleyebilir miyiz?

Umudumu kesersem medeni mevtaya dönüşmüş olurum. Yani, yaşarken ölmek istemem. Ben bu topraklara ektim, ektiklerimin meyve vereceği günü bekliyorum. Bu anlamda direncimi hâlâ koruyorum. Umarım daha beter olmaz. Umarım beni bu fikrimden vazgeçirecek kadar çirkinleşmezler.

Özellikle son yıllarda yaşadığınız önyargılar ve propagandalar; asimilasyon, sömürü, yeni tip hiyerarşi ve son olarak Afganistan’dan gelen göçler üzerine oluşan kindarlık. Tüm bunlara istinaden göç alanın göç edene tahakkümü hakkında ne düşünüyorsunuz?

Bu soruyu Türkiye özelinde soruyorsanız Türkiye’de göç alan yani ev sahipleri ile göçmenler veya mülteciler arasındaki gerilimin en büyük paydaşı, ne göç edenler ne de göç edilen ülkenin vatandaşlarıdır. Buradaki en büyük hatanın, yanlış göç politikaları ve göçmenleri bir kobay olarak kullanması ile hükümete ait olduğunu düşünüyorum. Bu durumu Suriye’den gelen göç ile kıyaslayabilirsiniz. Suriye göçü 2011 yılının dördüncü ayında başladı, ve o gün hiç de böyle değildi. İnsanlar gelenlere kucak açıyorlardı. Fakat bugün geldiğimiz nokta bunun tam tersi yönünde. Ki ben, o göç politikasını o gün de şiddetle eleştiriyordum. Fakat benim eleştirim, çomar ve trollerin oturdukları yerden klavye mücahitliğiyle yaptıkları eleştirilere veya savunmalara benzemez. Onlar savunsa ne olur, eleştirse ne olur? Sövse ne olur, övse ne olur? Ben bunu söylerken nasıl bir arka planla söylüyorum, kimse bunu sormuyor. Ben bunu söylerken Suriye’ye elliye yakın ambulans gönderilmesine öncülük etmiş biri olarak söylüyorum. Hatay ve civarında Suriyeli göçmenler için beş okul açılmasına öncülük etmiş biri olarak söylüyorum. Şu anda Cerablus’ta bir mahallenin yapılmasına rehberlik etmiş biri olarak söylüyorum. Ve o bölgelerden olan Hatay, Antep, Urfa, Kilis bugün adeta göçmen şehridir. Yerli azınlıktır. Buralarda bizatihi evlere ve mahallelere kadar girerek incelemiş biri olarak söylüyorum. Bunları söylemek zorunda bırakılmak bile çok üzücü değil midir? Daha sayamadığım birçok yardım faaliyeti bugün hâlâ devam etmekte. Gönlüm isterdi ki bunların hiçbiri yaşanmasın fakat yaşandı. Bu işin bedelini ödemiş, bu konuda parmağını değil tüm vücudunu oynatmış biri olarak “Yaşananlar korkunç bir politikasızlıktı” demek benim sahada bizzat gözlemlediğim bir sonuca dayanarak söylenmiştir. Hatta keşke gelişigüzel olsaydı. Fakat öyle olmadı. Bilakis siyasi istismara yönelik de birtakım şeyler oldu. Oysa bu insani bir durumdu, insani durumdan hiçbir siyasi istismar çıkarılmamalıydı. Ama maalesef hâlâ öyle. Bugün Afganlar meselesinde bakıyorum, Afgan göçmenleri yok, Afganistan’dan insan sevkiyatı var. Altını karıştırdığınızda kirli pazarlıklar ve pis kokular geliyor. Bu iş bu ülkenin çok başını ağrıtacak gibi görünüyor. Her şey ortaya çıktığında küçük dilimizi hayretten yutacağımız oyunlar dönüyor bu meselede. Bu benim zül addettiğim bir şeydir. Biz bunu nasıl kabul ettik? Nasıl kabul ediyoruz?
Mesele, bilmem kaç milyon Suriyeli aldım demek değildir. Bununla övünülmez. Eğer bir şey yapılacaksa bu insanları evlerine, vatanlarına ve topraklarına geri kavuşturmak için yapılmalıydı. Bu insanlar burada olmaktan çok mu mutlu? Bu mazlum ve mağdurları ülkelerinden kaçmak zorunda bırakan savaş değil miydi? Peki siz savaşı kızıştırarak mülteci sorununa çözüm bulabilir misiniz?

Göç değil insan sevkiyatı, öyle mi?

Afganistan’dan gelenleri gördünüz. İçlerinde kadın, çocuk, ihtiyar yok. Hepsi de izbandut gibi gençler. Yüzer yüzer geliyorlar. Nedir bu? Bu bir sevkiyattır. Evet, bu bir sevkiyattır. Peki şeffaflık var mı? Bizi yönetenlerin bize verdiği bilgi var mı? Bu bilgiler güvenilir mi? Dolayısıyla şeffaflık yok. Bu koskoca bir obskürantizm, yani bilmesinlerciliktir. Bu, o mültecilere haksızlıktır.

Bu nasıl bir şey? Yani yangına benzin taşımaktan farkı nedir bunun? Bunu yaparak yangını söndürdüğünü iddia etmek ne kadar tutarlıysa savaşın tarafı olarak mültecilere yardım ettiğini söylemek de o kadar tutarlıdır. Oysa savaşı bastırarak, savaşan tarafları ikna ederek, barışı, yani İslâm’ı öne çıkararak -ki İslam barış demektir- Müslüman olduğunuzu, bir barış gönüllüsü, bir barış ülkesi olduğunuzu göstererek yapabilirdiniz bunu. Ama tersini yaptınız. Bugün Türkiye’nin mülteci politikası, tıpkı diğer politikaları gibi maalesef iflas etmiştir ve bir çözüm bulunamazsa giderek beka sorununa dönüşecektir.

Kamuoyunda oluşan bu öfkeyi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Devleti yönetenler yeterince açık olmazsa, insanlar gelenlerin ne olacağına ilişkin kaygı duyuyor ve bir şekilde cevap alamıyorsa bu çatışma kaçınılmazdır. Kamuoyu oluşmasından dolayı insanları suçlayamazsınız. Bu durum, bu topraklarda yaşayan insanların nefretini kabartmaktan başka bir şey çıkarmaz. Ekonomik anlamda ciddi bir krizdeyiz, insanlar kendi evlerini geçindirme derdine düşmüşken, işsizlikle mücadele verirken hâliyle bu gelenleri kimin ve nasıl doyuracağını sorgulayacaktır. Arap Baharı sonrası sadece Türkiye’ye değil aynı zamanda Avrupa kapılarına dayanan bir sığınmacı akını var. Ancak Avrupa bu konuda krizi fırsata çevirmek için elinden geleni yapıyor. Yasa dışı göçü yasaklayarak, nitelikli göçmenlerine sınırlarını açarak onların bilgi ve tecrübelerinden faydalanmak istiyor. Suriye veya Ortadoğu’dan sadece vasıfsız iş gücü değil aynı zamanda doktor, mühendis, yazılımcı gibi nitelikli iş gücü kategorisinde olan meslek grupları da geliyor. Dolayısıyla Türkiye’nin politikasız bir şekilde hareket etmesi hâliyle bir çatışma ortamı yaratıyor. Kültürel farklılıklar, bu çatışma alanlarını ortaya çıkaran sebeplerin başında geliyor. Temizlik anlayışından tutun da mekân kullanma anlayışına kadar farklı bir kültürle karşı karşıya olmak iki taraf için de zordur. Ve siz hiçbir hazırlık yapmadan, hiçbir elemeden geçirmeden, açık kapı politikası yaparak, biz ensar onlar muhacir diyerek bir de dini retoriği alet ederseniz olacağı budur. Sonuçta birçok yerden hiç istenmeyen olaylar çıkıyor. Gelecekte daha beterinin çıkacağından ben şahsen çok ciddi endişe duyuyorum. Ve bir de şunu  görüyorum, kiminle konuşsam -iktidar partisinde etkili ve yetkili konumda olanlar bile- baş başa konuşurken mülteci meselesinden yaka silkiyorlar, kendileri çözme makamındalar fakat şikâyet makamındalarmış gibi dert yanıyorlar. Fakat çıkıp da birilerinin yanında konuşmaya başladıklarında bambaşka şeyler söylüyorlar. Böyle iki yüzlü politikayla bu sorunu çözemezsiniz ki. Bu manada ben, bu topraklara hiç yakışmayan bir tavır görüyorum. Eğer siz, “Saldım çayıra Allah kayıra” anlayışını mülteci politikası edinmişseniz bu bir felaket demektir. Bu çok ağır bir vebaldir.

Son olarak, tüm bu olumsuz politikalara rağmen bir vesile ile başta yetki makamında olan siyasetçiler olmak üzere bu söyleşiye kulak verme imkânı bulan okurlara tavsiyeleriniz neler olabilir?

Söylediklerimin satır aralarında aslında neler yapılması gerektiği var. Bir kere bugüne kadar yapılan yanlışlar derhal geri alınmalı. İkincisi bu insanların geldikleri vatanlarına ve topraklarına geri dönmeleri için barış bir numaralı seçenek olarak hep ama hep bir numarada kalmalı ve Türkiye savaşın tarafı değil barışın terazisi olmalı. Barışın iki kefeli, üç kefeli, beş kefeli terazisi olmalı ve barış terazisini tutan el Türkiye olmalı. Olmalıydı. Fakat ne yazık ki barışın değil savaşın tarafı olduk. Ve en kötüsü de Türkiye olarak ismimiz, savaşı kendisine hayat tarzı seçmiş birtakım örgütlerle anılır hâle geldi. Ama bu demek değildir ki geç kaldık. Bu durumu iyileştirmek için tövbe edilebilir, istiğfar edilebilir ve bu durum telafi edilebilir. Yapılan hatalardan vazgeçilmek suretiyle barış bir numaralı seçenek olarak tercih edilmeli, en önemlisi bir göç politikası olmalı ve bu politika şeffaf ve herkese açık olmalı. Devlet, getirdiği sisteme önce kendisi uymalı. Burada doğan mültecilerin gelecek endişeleri, gelenlerin yaşam, eğitim, ikmal ve iaşesi ile ilgili hususlar hakkındaki kaygıları giderilmeli. Ki bu konuda devletin yapmış olduğu fedakarlıkları da görüyorum. Hele hele önceki yıllarda ciddi bir bütçe de harcadı. Fakat sonuç ne oldu? Neden açık kapı politikası uygulandı? Niye ilk günden savaşa taraf olundu? Neden Emevi Camisi’nde namaz kılmak gibi bir hedef koyuldu? Burada namaz kılacak hiç mi cami yoktu, yeryüzü mescit değil miydi? Görülüyor ki bu, yüzyıllara dayanan yanlış bir fetih ve devlet tasavvurundan kaynaklı bir ham hayal. Doğru bir İslâm anlayışına, Kur’an’ın kavramları ile inşa olmuş bir akla her alanda ne kadar ihtiyacımız var, görülüyor. Ehliyet ve liyakat sahibi bir siyasetçiden, böyle bir politikanın sınırda mülteci akınına sebep olacağını öngören bir devlet aklı beklenirdi. Bu ferasetin yokluğu göç eden ve göç alana, yani her kesime, hepimize bedel ödetti ve görünen o ki ödetmeye devam edecek.

Söyleşen:
HATİCE İ. ERDEM - IŞIL CINGILLIOĞLU

Kur'an'i Hayat Dergisi - Hayatın İnşası İçin
Kur'an'i Hayat Dergisi - Hayatın İnşası İçin

Bu sayfa, Kur'ani Hayat Dergisi'nin resmi sayfasıdır. Dergiyi tanıtma amacıyla kurulmuştur.

Yorumlar