Wahyte'nin Canı Sağolsun

Kendi kendine mutlak anlamda yetmek sadece alemlerin Rabbine mahsustur. İnsanoğlu yalnızca belli bir süre, geçici bir süre, sınırlı bir yeterlilik hissiyle yaşar. Bu süre boyunca bir bütüne ve bir birliğe aidiyet duygusu ve sorumluluğu duyanlar için, sınırlar anlamlıdır ve lüzumludur.

Wahyte'nin Canı Sağolsun

Kendi kendine mutlak anlamda yetmek sadece alemlerin Rabbine mahsustur. İnsanoğlu yalnızca belli bir süre, geçici bir süre, sınırlı bir yeterlilik hissiyle yaşar. Bu süre boyunca bir bütüne ve bir birliğe aidiyet duygusu ve sorumluluğu duyanlar için, sınırlar anlamlıdır ve lüzumludur.

Kur'an'i Hayat Dergisi - Hayatın İnşası İçin

“Ey insanlık! Allah’a muhtaç olanlar sizlersiniz! Allah’a gelince: O kendi kendine yeten sonsuz zenginlik sahibidir, (bilakis) her şey O’na hamd ile memurdur.”  (Fatır 35/15)

İnsan kendi kendine yetebilir mi? İnsanın ihtiyaçsız olduğu bir an olabilir mi? Her şeyden ve herkesten bağımsız ilan edebilir mi kendini? Mesela sıfır çarpanlı ölümden kaçabilir mi?

Geçenlerde Mısır’da bir nekrofolin kazı çalışmalarını ve arkeolojik keşiflerini gösteren bir belgesel izledim. Kazı ekibi mezarı bulduğunda çok şaşırdı. Çünkü mezar adeta bir firavunun mezarı gibi ihtişamlı heykeller, duvarlarda yazıtlar ve resimler, mezar içinde birçok eşya içeriyordu. Mumyanın sandukası bile çok süslüydü. Görünen o ki, çok zengin, çok nüfuzlu bir adam, birçok çocuğu ve hizmetkarı ile burada yatıyordu.

Son yılların en büyük keşiflerinden biri kabul edilen bu araştırmaya birçok farklı uzman dahil oluyor ve hepsi yeni bulgular üzerinden analizler yapıyordu.

Bir antropolog, mezardan çıkan kemikleri incelerken ilk galeriden çıkan iskeletlere bakarak bunların mezarın sahibinin kemikleri olmadığını, bunların 18'den küçük yaşlarda çocuk iskeletleri olduğunu tespit etti. Adamın çok genç yaşta evlatlarını kaybettiğini buradan çıkardılar. Yazıtlarda bulunan ismiyle Wahyte amca üst üste evlat acısı çekmişti. Bir sonraki galeriden çıkan kemikler dikine toprağa gömülmüştü, bu garipliği izah edemediler. Veya karşı duvardaki yazıtlarda Wahyte'nin anne ve kardeşinin ismi neden sonradan kazınmıştı? Yazıtlar üzerinde oynanmış ve bariz ki, yazı değiştirilmişti. Belki aile içinde bir iktidar kavgası...

Sonra bir başka sandık buldular ama tahtası dışarı çıkarılamayacak kadar çürümüştü. Mezar odasının bu kısmını bir dönem su basmış olabileceğini de oradan anladılar. Sıra Wahyte'ye gelince. Onun iskeleti ortaya geldiğinde, ufak tefek narin bir vücut yapısı, şişmiş gözenekli kemikler buldular. Wahyte kemiklerinin işaret ettiği üzere topallayarak yürüyen, yoğun anemiye sebep olan bir hastalıktan muzdarip zavallı bir adamdı. Ve anlaşılan evlat acısı dışında bedenen de ciddi sıkıntılar çekmişti. Bilimsel olarak bulunan en eski malarya/sıtma vakası olarak tarihe geçtiler adını. Çok ateş ve titreme nöbeti geçirmiş. Bugün tedavisi olan bu hastalığın Wahyte'nin döneminde tedavisi yoktu. O iktidar ve zenginlik içindeki VİP adam, orta yaşları göremeden ölmüştü.

O dönemin inancına göre hiyerogliflerde mizan sahnesi şu şekilde olurmuş: 42 yargıç oturur halde, sanık önlerinde, terazinin bir kefesine insanın kalbi öteki kefesine adaleti, iyiliği, doğruluğu temsil eden bir tüy konur, tartılırmış. Terazide kalp ağır çekerse, günah yüklü demekmiş ve timsah başlı bir tanrı onun işini bitirirmiş.

Bizim Wahyte amcanın kendini 42 yargıç arasında oturur resmetmesine ne buyurursunuz? Acaba kendini yargıdan muaf mı tutuyordu, ya da yargıya söz geçirecek bir şefaatçi konumunda?.. Demek ki öldükten sonra hesap vermeye ve kalbinin tartılmasına inanıyordu, ama hiyerogrifleri okuyanlar kendi günahlarını ve hesabını sahnelemekten kaçındığını düşündüler. Belki günahkardı. Bilemeyiz. Yargılanan makamında değil, yargılayan makamında oturmak arzusunda oluşu bana belki kendisinin de uğradığı bir haksızlık, dünyada alamadığı bir hak arayışı olduğunu düşündürdü aslında. Onun da içinde bir ukde kalmıştır belki.

Wahyte'nin belgeselinde beni en çok etkileyen cümlelerden biri şuydu: “Biz bu ihtişamlı mezar odalarındaki heykelleri, duvarlardaki hiyeroglifleri, rengarenk ve altınla bezeli yaşam sahnelerini hep ‘olmuş olan’ olarak yorumluyorduk. Olan değildi. Olmasını istedikleriydi. Wahyte ahiretini resmetmişti.”

Güçlü, heybetli adamların, yanında oturan, omzuna elini koyduğu güzel eşin, çocukların, hizmetçilerin, tarlalarını süren ineklerin, hurmalarının hayali...

Hayaller...Hayatlar...

Fatır 15'e dönersek... Evet, muhtaç olan biziz, kendi kendine yetmeyen biziz. İnsan ne yaparsa yapsın, fani, ölüm var. Aşamadığı bu gerçek karşısında acizliğini kabul etmeyenler sınırsız teşebbüslere başvuruyorlar. Evet...Dünyada mahkûm olduğu tüm o sınırları aşma isteği var insanın. Oysa sınırlar iyidir. Allah'ın emir ve yasakları, birey ve toplum hayatına ilişkin sınırları da muhakkak insanın lehinedir.

Allah ihtiyaçsız olandır. Buradan yola çıkarsak Allah’ın ihtiyacı yoksa bütün bu sınırlar, bütün bu helal ve haramlar kimin ihtiyacı anlarız. Bir sınırın olduğu yerde insanın ilk aklına gelmesi gereken “bu benim hangi ihtiyacıma yönelik?” olmalıdır.

Konumuz olan sağlık konusunda da Allah'ın kulunu tevhidi bir çizgiye yönlendirdiğini görüyoruz. Sınırlar var. Gerekçeler var. Çünkü bütünün içinde her bir şeyin bir yeri, bir anlamı, bir amacı, bir işlevi, birbiri ile bağlantısı var.

Bugün çok ilerleyen modern tıp, biyoloji, kimya ve genetik artık mühendislik olarak kabul görüyor. Bir kısım daha mekanik ve yapısökümcü sağlık algısı, adeta bir yetkili servis gibi davranıyor ve tıp dünyasının kazazedeleri şöyle sızlanıp duruyor: “Bir taraf yapılırken bir taraf bozuluyor.” Uygulanan tedavi ve kullanılan ilaçlar uzun vadede vücudun başka sistemlerini olumsuz etkiliyor.

Tevhidi sağlık algısı için yani sağlığın bütüncül olması için bir birliği, bir ahengi gözetmesi gerekir. Sınırlar işte bunun için var. Hayatın içinde neyin, ne kadarlığı önümüze bir insan profili, bir sağlık raporu ve bir yaşam kalitesi sunuyor.

Sağlık, insanın maddi ve manevi varlığının, maddi ve manevi çevresi ile ilişkisinden çıkan toplamdır. Sağlıklı olmak için, sağlıklı bir bedenin yanında sağlıklı bir zihin, sağlıklı bir psikoloji, sağlıklı bir çevre, sağlıklı bir sosyal hayat ve manevi iletişim gerekli. Kur'an'a baktığınızda da tüm emir ve yasakların bunlarla alakası olduğunu görürsünüz.

Sarhoşluk verici şeylerin yasaklanması sadece bir karaciğeri kurtarmaz, bir çocuğu, bir aileyi, trafikte bir yayayı, bir keseyi, toplumda bir suçun ortalamasını etkiler. Fal okları, cincilik, büyücülük gibi yasaklar da insanın maddi ve manevi olarak sömürüldüğü alanlardır. İnsanların korkuları, kaygıları ve batıl inançlarla zehirlenen zihinleri sağlıklarını yitirirse, Palu ailesi gibi vakalar artar.

Kumar, şans oyunları da hem zaman hem de maddi imkân anlamında kişinin kendini israf ettiği bağımlılık yapan kara deliklerdir. Bu kara delikler nice aileleri yutar. Olay bir kişinin sağlık sorunu olmasından çıkar, domino taşı gibi ard arda devrilen hayatlara döner.

Yeme içme konusundaki helal ve haramlar da gıda güvenliğine ve dolayısıyla bedeni korumaya yöneliktir. “Bir sınır yoksa hiç sınır yoktur.” Gıdaya yönelik yasaklar sınırların varlığını ve insanın menfaatine olduğunu en kolay idrak edeceğimiz alandır. İçinde bulunduğumuz Covid 19 pandemisinin Çin'in Wuhan kentinde hayvan pazarından yayıldığını bu minvalde hatırlatmak isterim.

Yeme içmemizi, duygularımızı, para ve servetle ilişkimizi, gençlik, güzellik, cinsellik anlayışımızı, özgürlük algımızı sınırsız yaşamaya kalktığımız her yerden bir anomi nükseder. Kontrolsüz ve sınırsız yaşamak özgürlük değildir. Çünkü iddia ve arzu ettiğimizin aksine doğum ve ölüm parantezi içinde yalnız ve tek tabanca takılamayız. Öyle olduğunu sanmamalıyız. İntihar ve ötenazi bile aslında tek kişinin özgürlüğü değildir. Bir anneyi, bir babayı, bir evladı ya da kardeşi, eşi dostu, bir devleti, bir nesli ilgilendirir. Önü vardır, arkası vardır. Sebebi vardır, sonucu vardır. Kur'an'ın bir cana bir insanlık eş değeri verdiğini Maide suresi 32. ayetten bilirsiniz. Cana hürmet edilir. Can bizim bedelini ödeyip zimmetimize geçirdiğimiz bir mülkiyet değil, emanettir.

Kendi kendine mutlak anlamda yetmek sadece alemlerin Rabbine mahsustur. İnsanoğlu yalnızca belli bir süre, geçici bir süre, sınırlı bir yeterlilik hissiyle yaşar. Bu süre boyunca bir bütüne ve bir birliğe aidiyet duygusu ve sorumluluğu duyanlar için, sınırlar anlamlıdır ve lüzumludur. Hatta sınırlar her şeyi daha kolay, daha verimli ve sağlıklı hale getirir. Sınırsızlık ise sorumsuzluğa ve sağlıksızlığa kaçınılmaz olarak evrilir.

Doğum ve ölüm parantezinde, insanın hayat algısı kendi kendine yetme üzerine ise o kişinin bir yerde sınırları aşacağını ve ortaya bir fesat çıkacağını öngörmek zor değil. Bunun ardında cehalet de var. İnsan hayatta her istediğini yapamaz, her istediğine eremez, her şeyi başaramaz. Bu yüzden müstağni olmamalıdır. Son noktayı Allah koyar, bunu kabullenmek zorundadır.

Bunu kabullenme için faydası olacaksa ölümü alt etmeyi herkes en az bir kez hayal etmeli. Ben ölmemeyi başarırsam, başarabileceksem, diğerleri de başarır. Ölümün olmadığı bir dünya nasıl olur? İş hayatı, sigorta, emeklilik, evlilikler, miras ne olur? Kimse ölmeyecekse, yeryüzünün gıdası, suyu, enerjisi ve diğer kaynakları nasıl yetirilir? Doğumlara izin verilecek mi? Yoksa sınır mı getirilecek? Bu sınırları kim neye göre getirecek?

Madem ölümü alt etsek bile her halükârda yine sınırlar var; en iyisi hayatın ve ölümün sahibine güvenmek. Kim hayat ve ölüm parantezindeki sınırların geçerliliği ve güvenilirliğini Tanrı kadar bilebilir? Ve sınırları kim hiçbir çıkarı olmadan, taraf tutmadan belirler? Sınırları O’ndan daha adil kim belirler?

Yaşlanmayla ve ölümle baş etmeye ve Homo Deus'luğa atılan insan, beden modifikasyonuyla, çiplenme ile, kendini donduran kriyoniklerle, kafa nakilleri planlaması ile, bilincin başka bedene taşınması, Marsa koloni kurmak hayalleri ile çok güzel senaryolar yazmaktadır. Olanı değil, olmasını istediklerini anlatır. Hayatın ve ölümün sahibi ise herkesi ve her şeyi görmektedir.

O ihtiyaçsız, biz ise sınırlı, sonlu ve ihtiyaçlıyız. Sanırım buradaki ilahi sınırlarda kimin menfaati olduğunu farketmek dahi sağlıklı bir muhakemenin belirtisi.

Wahyte de olduğu gibi her şeyin bizim elimizde olmadığını ve Wahyte bile olsa, Sultan Süleyman da olsa bu dünyanın kimseye kalmadığını unutmazsak, sınırsızlık arzumuzla belki baş edebiliriz.

Kulaklarını çok çınlattık, olmasını dilediği ahiret yurdunda Wahyte'nin canı sağ olsun...

 

Dipnot: The Secrets of Saccara Tomb Netflix

Kur'an'i Hayat Dergisi - Hayatın İnşası İçin
Kur'an'i Hayat Dergisi - Hayatın İnşası İçin

Bu sayfa, Kur'ani Hayat Dergisi'nin resmi sayfasıdır. Dergiyi tanıtma amacıyla kurulmuştur.

Yorumlar