Nazar Değmesi İnancının Dinimizi Ve Sağlığımızı Bozması

Şüphe yok ki Hz. Peygamber nazardan korunmak için büyüklü küçüklü mavi boncukların, muskaların, maskotların, hayvan başlarının, cevşenlerin, okuyup üflemenin ve türlü şekillerin kullanıldığını görseydi kesinlikle hepsini yasaklardı.

Nazar Değmesi İnancının Dinimizi Ve Sağlığımızı Bozması

Şüphe yok ki Hz. Peygamber nazardan korunmak için büyüklü küçüklü mavi boncukların, muskaların, maskotların, hayvan başlarının, cevşenlerin, okuyup üflemenin ve türlü şekillerin kullanıldığını görseydi kesinlikle hepsini yasaklardı.

Kur'an'i Hayat Dergisi - Hayatın İnşası İçin

Sağlığın ne kadar önemli olduğunu bilmeyen yoktur. Bunu herhalde Kanuni Sultan Süleyman’ın “Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi-Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi” beyti en güzel şekilde ortaya koymaktadır. Hayatın diğer alanlarıyla ilgili İslam’ın yönlendirmeleri olduğu gibi sağlık alanında da vardır. Örneğin Hz. Peygamber’in Beş şey gelmeden önce beş şeyi ganîmet bil: Yaşlanmadan önce gençliğini, hastalanmadan önce sağlığını, fakirlikten önce zenginliğini, meşguliyetten önce boş vakitlerini ve ölümden önce hayâtını!” (Buhârî, Rikak, 3; Tirmizî, Zühd, 25, Hâkim, Müstedrek, IV, 341) buyruğu meşhurdur.

Pozitif bilimin, yani tıbbın konusu ve alanı olan sağlık elbette çok önemlidir. Müslümanların geçmişte sağlık alanında takdire değer çalışmalar yaptığını okuyoruz. Ama nedense diğer alanlarda olduğu gibi tıp alanında da duraklamış, gerilemiş ve Batı dünyasının çok gerisinde kalmışlardır. Bunu görmek için dünyayı kasıp kavuran Kovid-19 salgınına karşı mücadele etmek için doğudan batıya ülkeler yarışarak aşı ürettiklerini görürken, Türkiye’den iki-üç üniversitenin henüz sonuç vermemiş çalışması dışında kocaman İslam coğrafyasından bir ses gelmiyor. Bu yazımızda hem dinimizin hem bedenimizin sağlığını ilgilendiren ve toplumda çok yaygın bir inanç olarak kabul gören ‘Nazar Değmesi’ konusunu işlemeyi uygun gördük.

Nazar Değmesi İnancının Kaynağı:

Hadis kitaplarında nazarla ilgili rivayetler yer almaktadır. Bunlar Müslüman halklarda nazar diye bir inancın oluşmasına ve savunulmasına sebep olmaktadır. Mesela:

“Ebu Hureyre’den rivayet edilir: Rasulullah nazar haktır, dedi ve yüzde çizgiler yapılmasını yasakladı”.[1]

“Hz. Aişe’nin şöyle dediği rivayet edilir: Rasulullah nazardan korunmak için rukye yapılmasını veya rukye yapmamı/okuyarak tedavi olmamı emretti.”[2]

“Ümmü Seleme’den rivayet edilir: Rasulullah, evde yüzü sararmış bir kız çocuğu gördü ve “bunu okutun, çünkü nazar değmiştir, dedi”[3]

“Rasulullah, Esma binti Umeys’e: Bu çocukların/yeğenlerimin çok zayıf olduğunu görüyorum, acaba bir durumları mı var? dedi. Esma, hayır ama onlara çabuk nazar değiyor, dedi. Bunun üzerine Rasulullah: Onlara rukye yapın/okutun, dedi. Ben kendisinin okumasını teklif ettimse de o, “sen onlara oku” dedi.”[4]

Bunun yanında Vahyi bu tür kültürel bilgilerle yönlendirip anlayanlar nazar değmesi inancını desteklemek için “Şüphesiz inkâr edenler, Zikr’i/Kur’an’ı dinlediklerinde gözleriyle neredeyse senin ayağını kaydıracaklar. O delidir, diyorlar” (68 Kalem/51) ayetini de delil göstermekte ve rivayetler doğrultusunda anlayarak nazar inancını savunmaktadırlar.

Oysa Kalem Suresi’ndeki ayetin cahiliye kültürü olan nazar inancıyla ilgisi olmayıp, Hz. Peygamber’in kendilerine okuduğu Kur’an karşısında müşriklerin çılgına döndüğünü ve duydukları öfkenin büyüklüğünü tasvir etmekte, bakışlarıyla devirecek gibi onların nefret ve düşmanlıklarını anlatmaktadır. Bunu nazar inancını ve hurafelerini savunan Süleyman Ateş’in kendisi de “Burada kastedilen, Hz. Peygamber’e göz değeceği değil, kafirlerin ona çok kızgınlıkla, onu yiyecek, devirecek gibi bakmaları anlatılmaktadır”[5] diye belirtmektedir.

Hayızlı kadın, sütü karıştırmak için kaba yaklaşırsa, eli, elbisesi temiz olduğu halde, süt bozulur. Bu bilinen ve yaygın olan bir husustur ve bu sadece, kadından ayrılan ve süte ulaşan bir şeyden dolayı olur.” “Hayızlı bir kadın bahçeye girerse, şeylere dokunmasa bile, bahçede ekili olanların çoğuna zarar verir. Bazen kavun karpuz bulunan evde bir hamur kesildiği vakit, o hamur bozulur. Ebu Cehil karpuzunu yaran kimsenin gözleri sulanır, keza hardalı dövüp ezenin ve soğanı kesenin gözü yaşarır”[6] diyerek bu saçmalıkları ve cahiliyye anlayışlarını delil gibi gösteren İbni Kuteybe bile Kalem/51. ayetin nazarla ilgili olmadığını kabul ederek şöyle der:

“Bize göre bu (ayet) onun (Farra’nın) tevil ettiği gibi değildir. Allah, sadece “Onlar, sana olan düşmanlık ve şiddetli kinleri sebebiyle öyle bir bakışla bakıyorlardı ki şiddetinden neredeyse seni kaydırıp düşüreceklerdi” demektedir. (...) Öfke ile bakmanın şiddetinden ve sertliğinden neredeyse onu ayak bastığı yerden kaydırır, demektir. Bu bakış kindar bir düşmanın bakışıdır. İnsanlar, bana yan baktı, öfkeyle baktı (gözlerini dikerek baktı) ve ona keskin bir bakışla baktım, der. Bunun benzeri, Allah’ın “Sana öyle bir bakışla bakıyorlar ki ölümden baygınlık geçiren kimsenin bakışına benziyor.” (47 Muhammed/20) ayetidir...”[7]

Bu anlayış toplumda o kadar yaygınlaşmış ve kabul görmüş ki insanlar bu ayeti “nazar” ayeti olarak bilmekte ve nazara karşı kalkan/panzehir olması için de levhalara yazıp çerçeveleterek evlere, işyerlerine ve otomobillerine asmaktadırlar.

Bununla yetinmeyenler bir de kendilerini, çocuklarını veya ev, otomobil, gibi mallarını nazardan koruması için karınca duası, mavi boncuk, at/eşek kafası, at nalı, safran otu, vb. şeyler asmaktadırlar. Adam, yeni aldığı otomobili nazar değmesin diye tozdan çamurdan yıkamamakta, muskalar ve nazar boncukları asmakta, birileri nazar etmesin diye çocuğunun yüzünde anne kömür isi ile çizgiler çekmekte, üfürükçü muskacı hocaların veya cincilerin yazdığı muskalarla dolaştırmaktadır.

Oysa bu tür inançlar vahyin tevhit öğretilerinden saparak eşyayı kutsallaştırıp onlardan hayır ve şer bekleyen Sümer, Babil ve Akat kültürünün yayıldığı Arap Yarımadası ve Mısır olsun, Budizm, Şamanizm, Zerdüştilik ve Mecusilik din ve kültürlerinin yayıldığı Hitit/Anadolu gibi coğrafyalarda olsun[8], İslam coğrafyasında yayılmış olan bu şeyler vahiy dışı kültür ve inançlardan gelmiş olup kişileri tevhit inancının dışına çıkarır.

Kur’an’ın nüzûl ortamında önceden mevcut olan ve vahyin bütün uyarılarına karşın rivayetler derlenip kitaplaştırıldığı sonraki dönemlere kadar toplumda tedavülde bulunan bu anlatımlar İslam açısından hiçbir değer taşımamaktadır. Cahiliye toplumunda yerleşmiş olan bu tür inanışlar, İslam’ın bütün uyarılarına rağmen zamanla hortlamış ve rivayet formunda kültürel olarak toplumda varlığını sürdürerek İslam’ın bir öğretisi gibi kabul görmüştür.

Ne yazık ki dini öğreten hocalar zaman zaman buna çanak tutmaktadırlar. Örneğin, meşhur hoca efendilerden biri söz konusu ayetin nazar değmesi ile ilgili olduğunu, nazardan korunmak için bu ayetin okunacağını ve nazar değmiş kişinin tedavisi için nazar eden kişinin abdest suyu veya boy abdesti suyu ile meshedilmesi yahut yıkanması gerektiğini anlatarak ayetin saptırılmasına ve cahiliye kültürünün yaşatılmasına çanak tutmaktadır.[9] Nazar inancı ve uygulamasının cahiliye toplumunun kültürü olduğunu görmek için herhalde aşağıdaki anlatımlara bakmak yeterlidir:

“Hz. Aişe’nin nazar değmesine tedavi olarak, nazar değen kişinin nazar eden kimsenin aldığı abdest suyu ile yıkanmasını salık verdiği rivayet edilmiştir. (Ebu Davud, tıb, 5). İbni Mace ve İbni Hanbel’in rivayetlerine göre de beyaz tenli, güzel bedenli Sehl b. Hanif yıkanırken Amir b. Rabia onu görmüş, “Böyle güzel bir vücut görmedim” demiş. Bu söz Sehl’i yere yıkmış. Durumu Peygambere bildirenler Amir b. Rabia’nın nazarının değmiş olmasından kuşkulandıklarını söyleyince, Peygamber “Neden biriniz kardeşini öldürüyor? Kardeşinde beğendiği bir şey görünce ona bereketle dua etsin” demiş, sonra su getirilmesini emretmiş ve Amir’e abdest alıp yüzünü, dirseklerine kadar ellerini, diz kapaklarını, ayak uçlarını ve iç gömleğini yıkamasını (yani yıkanmasını), birinin de o suyu Sehl’in başına ve sırtına döküp kabı da arkasından ters çevirmesini emretmiş”[10].

Her şeyden önce, rivayette sözü edilen kişilerin zayıflamasının veya yüzlerinin sararmasının sebebi, nazar değil, sarılık/hepatit veya başka bir hastalık olduğu bilinmelidir. Ama iddia edilen nazardan olmadığında şüphe yoktur. Çünkü nazar etmenin böyle bir gücü olsaydı, müşrikler en başta Hz. Muhammed’e bir kez nazar eder ve bunca sıkıntıyı ve felaketi yaşamadan onun işini bitirerek kendisinden kurtulurlardı. Diyelim ki Allah tarafından korunduğu için nazarları onu etkileyememiştir, bari onun sağ kolu ve en büyük destekçileri olan Ebu Bekir, Ömer, Ali, Osman, Sa’d, Muaz, Mus’ab, Hamza, Talha, Zübeyr, gibi arkadaşlarından bazılarına nazar ederek felç eder yahut yok eder, böylece savaşmadan Müslümanların işlerini bitirirlerdi. Hatta bu kişiler inanan, Kur’an okuyup namaz kılan, Allah’a dua eden ve ibadetlerinde ona sığınan, onun yolunda mücadele eden kişiler olduğu için nazarın kendilerini etkileyemediği iddia edilebilir, acaba ölünceye kadar Hz. Muhammed’e büyük koruma yaptığı ve destek verdiği, müşriklerin kötü plan ve girişimlerinin önünde engel olduğu bilinen ama ne hikmetse şehadet kelimesini söylemeden öldüğü iddia edilen amcası Ebu Talib’e[11] de mi etkili olamamıştır? Bilindiği gibi müşriklerin bütün baskı ve tehditlerine karşı Ebu Talib Hz. Muhammed için göğsünü siper etmiş ve ölünceye kadar onu korumuştur.

Oysa Mekke ve Medine çevresinde müşriklerin ve Yahudilerin kökü kazınıncaya kadar hem Yahudi hem müşrik düşmanları Hz. Peygamber’e ve arkadaşlarına sihirle veya nazarla hiçbir zarar vermediği/veremediği bilinmektedir.[12]

Halkın, “İslam’da vardır, bunun örnekleri çoktur” gibi iddialarda bulunurken delil olarak gösterdikleri şeyler veya örnekler, dikkat edilirse, yukarıdaki anlatımda gördüğümüz gibi, “falan adam şöyle bir olay anlattı, bizim köyde bir kadın şöyle dedi, ninem böyle bir şey olduğunu söylüyordu” gibi hep dolaylı söylentiler ve mış’lı anlatımlardır. Halbuki bunlar batıl inanış, kuruntu ve hayallerden ibaret olup ağızdan ağıza dolaşan söylentilerden başka bir şey olmadığı gibi, Allah’ın kitabından bir delile de dayanmamaktadır. Anlatılan ve doğru olduğu varsayılan bu tür olayların kahramanlarının başına gelenlerin sebepleri araştırılacak olsa gerçekte değişik psikolojik sebeplerden kaynaklandığı anlaşılır.

Diğer taraftan, nazarın olup olmadığı gayble ilgili bir olay değil, herkes tarafından tespit edilebilecek bir olaydır. Çünkü bu, vahyin bildireceği gaybla ilgili bir inanç değil, tıpla ilgili halkın sıradan yaşantısı ve anlatımlarıyla bilinen şeylerdir. Nitekim sözde nazar olaylarının hemen tamamı Kur’an bilgisinden ve tevhid inancından habersiz pek çok kişi ve özellikle İslam’ın cahili kalmış/bırakılmış kesim tarafından seslendirilmektedir. Toplumda bu kesimlerden hemen herkesin zihninin bir köşesinde taşıdığı, onunla ilgili sözde olaylar seslendirdiği böyle bir inancın Peygamber veya bir başkası tarafından belirtilmiş olması çok da önemli değildir. Ne yazık ki kültürü din olarak okuyup okutan ve öğreten ilahiyat hocalarının ve onların yetiştirdikleri din adamlarının büyük çoğunluğu bu mitolojiye inanmakta ve savunmaktadırlar.

Örneğin, bir okuyucunun haklı olarak sorduğu “İslam'da nazarın hükmü nedir? Eğer varsa, bu durumdan mağdur olanların suçu nedir?” sorusunu cevaplandırırken nazarın bir gerçek olduğunu savunan Hayreddin Karaman hocamızın yazdıkları bunun bir örneği olsa gerektir. 

“İslam'a ait temel metinlerde ‘göz’ manasına gelen ‘ayn’ kelimesi kullanılarak ‘göz değmesi’nin gerçek olduğu ifade edilmiştir. Peygamberimiz ‘Göz (nazar) değmesi bir gerçektir.’ buyurduğuna göre, bunu ister tecrübeye dayanarak ister Allah'tan aldığı bilgiyi aktararak söylemiş olsun, nazar değmesinin ‘bâtıl bir inanış’ olmadığı anlaşılmaktadır.

Dinler, bazı felsefeler ve parapsikoloji gibi disiplinler insanda görünmeyen, insan öldükten sonra da yaşayan, insanı başka canlılardan ayıran bazı özelliklerin kaynağı olan bir unsurun bulunduğuna inanırlar ve buna da ruh veya nefs adını verirler. Bazı insanların ruhları yaratılıştan veya belli egzersizler sonucu, sıradan insanların ruhlarından daha farklı ve etkili olur. Herkesin nazarı değmez, ama nazarı değen insanlar vardır.

Nazar değmesine karşı en iyi çare sağlam bir imana, manevi güce ve ruh yapısına sahip olmaktır. ‘Fatiha, Felak ve Nâs’ Sûreleri’ni okumak, dua etmek, ‘Mâşâallah’ demek de faydalı olur.

Bir kimsenin haksız bir fiiline veya tesirine maruz kalan ve bundan zarar gören insanlarda suç aranmaz. ‘Kaza ve kader icabı başkasına değil de onlara isabet etmiş’ denir. Mağdur ve mazlum olan insanlar, gerekli tedbirleri almakla beraber durumu kabullenir, isyan etmez, bundan da bir ecir beklerse sonunda kârlı çıkabilirler.”[13]

Buyurun cenaze namazına, dedikleri gibi, cahiliyye toplumunun bir inancı ve anlayışı olan nazarın hak olduğunu savunmayı ve bunu pozitif bilimlerle açıklamaya kalkışmayı mı düzelteceksiniz veya insan öldükten sonra da yaşadığı, insanı başka canlılardan ayıran bazı özelliklerin kaynağı olan bir unsurun bulunduğu ve bunun ruh veya nefs olduğu anlayışını mı düzelteceksiniz, yoksa birilerine nazar oklarının isabet ederek ona zarar vermesinin kendi suçu değil kaderin gereği olduğu, yani Allah’ın suçlandığı anlayışını mı düzelteceksiniz? Nereden bakarsanız bakın devenin her tarafı gibi baştan sona eğri olan bir anlayış İslam inancı olarak seslendirilmekte ve savunulmaktadır. İşin kötüsü, bunu mahallenin cahil kocakarısı veya üfürükçü, cinci hocası veya medya vaizi biri değil de saygı ile andığımız Hayreddin Karaman ve Süleyman Ateş gibi alimlerin seslendirip sahiplenmesi ve savunmasıdır. Bu fecaat karşısında ‘İnna lillahi ve inna ileyhi raciun’ demekten başka acaba elden ne gelir!

Bu anlatıma göre Allah bazılarının nazara gelmelerini önceden takdir edip yazdığı için onlara nazar değmesi piyangosu (!) vurmuş olmaktadır. Kader ve kazanın önüne geçmek mümkün olmadığına göre bu kişiler de kendilerine çıkan piyangoya razı olacak, hatta sabrettikleri için sevap bile kazanabileceklerdir. Bu da adaletsiz ve haksız kadercilik anlayışının herhalde bir hediyesi olmaktadır(!). Ne yazık ki bu anlayış ümmetin cahilini etkileyip yönlendirdiği gibi alimini de etkileyip yönlendirmekte ve haksızlıklar, adaletsizlikler, yanlışlar bu kader anlayışıyla geçiştirilmektedir. Vahyin önüne kültürün geçtiği ve Müslümanların din anlayışını bulandırdığı yerlerden biri de burasıdır.

Nazar değmesi inancının bir cahiliyye toplumu inancı olduğu mesela şöyle anlatılır: “Cahiliyye Araplarının yılanları cin sandıkları, onlarla cinler arasında ilgi kurdukları bilinmektedir. Kaydedildiğine göre bunlar iri bir yılan öldürdükleri zaman cinin intikam almasından korkarlar ve bir tezek parçasını ölü yılanın başına koymak sûretiyle, onun cin vasıtasıyla öç almasından korunmaya çalışırlardı. Bazen da yılanın başına kül döker, senin intikamın yok, seni göz değmesi/nazar öldürdü, derlerdi (Âlûsî, Buluğu’l-Ereb fi Marifeti Ahvali’l-Arab, 2/358).”[14]

“Nazar haktır…” rivayetlerini kurtarmak için yapılacak “bu hakkın, nazarı onaylamak anlamında değil, bir gerçek/realite olduğu anlamındadır” savurmaları da doğru değildir. Çünkü nazarın gerçekliği mitoloji dışında hiçbir delile dayanmamaktadır. İslam’ın nazarla ilgili söyleyeceği bir şey varsa, nazar değmesinden hastalandığı söylenen kişilerde ancak başka bir hastalığın olduğunu ve nazar değmenin gerçekle bir ilgisinin bulunmadığını söylemek ve tedavi yoluna bakmak olabilir.

 Nazar inancı hak değil, batıl inancın kendisidir. Onun için böyle bir bilginin sahih olması, nazarın dinin bir inancını değil, olsa olsa cahiliyye toplumunda inanılan kâhinlik, müneccimlik, cincilik, falcılık, uğur ve uğursuzluk, büyücülük, üfürükçülük, karanlıktan ve mezarlıktan ürkme, ıssız yerlerden korkma, hortlak veya hayaletlerden korkma gibi, nüzul ortamında böyle bir şeyin tedavülde bulunması ve nazar iddialarına karşı halkın değişik şekillerde tedavi yaptığını belirtmesi anlamında olabilir. Bunun böyle olduğunu kaynaklar da yazmaktadır. Mesela “Araplar karanlıktan korkarlar, cinlerin karanlıkta göründüklerine ve insanlara saldırdıklarına inanırlardı. Dahası, geceleyin herhangi bir vadiye indiklerinde onların gözetim ve himayelerinde olmak için vadinin sahibi cinlere sesli olarak sığınıp yalvarırlar (Karanlıkta mezarlıktan geçerken korkudan ıslık çalarak geçme psikolojisinin bugün de olduğu bilinmektedir. İS). Bu şekilde kalpleri sükûnet bulurdu. (Taberi, Nisaburi, İbni Kesir, Tabresi tefsirleri ve hasetçinin nazar etmesi ile ilgili tefsirlerden Kalem ve Cin Sûreleri’ne, ayrıca cahiliyye toplumunda bu şeylerin varlığı ile ilgili Mahmud Şükri el-Âlûsî, Buluğu’l-Ereb fi Marifeti Ahvali’l-Arab, 3/232, 365, ikinci baskı, kitabına bakınız). Yanlarında insanların kendilerinden arzu ve isteklerini gerçekleştirmek için yardım diledikleri bazı sihirbaz erkek ve kadınlar olurdu. Bunların yaptıkları iplere düğüm atmak, düğümlere üflemek ve tılsımlar okumaktan ibaretti. Araplar bu işin fayda ve zarar vereceğine inanırlardı. (Age, aynı yer). Aynı zamanda hasedin ve hasetçinin gözlerinin/nazarının tesirine inanırlar, birisinin çocuğu, bahçesi veya güzel bir hayvanı olduğu ve beklenmeyen bir olumsuzluk isabet ettiği zaman bunu göz değmesi/nazar ve hasetçinin hasedi ile açıklarlardı (age, aynı yer).”[15]

Cahiliye toplumu inançlarının genelde mitolojik şeylere dayandığını, nazar değmesinin gerçekliğini savunan Süleyman Ateş Hoca da şöyle anlatır:

İslam öncesi Arap toplumundaki inanca göre bazı taşlarda ve ağaçlarda, kuyu, mağara ve benzeri yerlerde insan hayatına tesir eden varlıklar mevcut idi. Ruhlar âleminin iyi ve faydalı olanlarını meleklerle cinlerin bir kısmı, kötü ve zararlı olanlarını da şeytanlar ve cinlerin diğer kısmı teşkil ediyordu. Câhiliye dönemi Arapları cinleri yeryüzünde oturan ilahlar olarak kabul ediyor, birçok olayın onlar tarafından gerçekleştirildiğine inanıyorlardı. Ayrıca, Allah ile cinler arasında nesep bağı kuruyor, cinleri Allah’a ortak koşuyorlardı. Yine cahiliye Arap kültüründe cinlerin de kabile ve gruplar hâlinde yaşadıklarına, birbirleriyle savaştıklarına, fırtına gibi bazı tabiat olaylarının cinlerden kaynaklandığına inanılıyordu. Ayrıca, cinlerin insanları öldürdükleri, bazı cinlerin ise insanlara yardım ettikleri ve hatta cinlerle evlenen insanlar olduğu düşünülüyordu. Bütün bunların yanında cinlerin yılan başta olmak üzere çeşitli hayvanların suretine büründüklerine, genellikle karanlık ve izbe yerlerde yaşadıklarına, insanlar gibi yiyip içtiklerine, hastalıkların onlardan kaynaklandığına ve nihayet delilerin cinlerin istilasına uğramış (mecnun=cinlenmiş) kişiler olduklarına inanılıyordu.

Cinlerle ilgili bu inanışların hemen tamamıyla Anadolu Türk-İslam kültüründe de mevcut olması çok dikkat çekicidir. Oysa Kur’an’da cin kavramı daha ziyade dinî-ahlâkî bir çerçevede ele alınmış ve bu bağlamda cinlerin de insanlar gibi Allah’a kulluk etmeleri için yaratıldıkları, kendilerine peygamber gönderildiği ve fakat bir kısmının küfrü tercih ettiği bildirilmiştir”[16].

Bu bakımdan kişilerin cahiliyye inançlarından olan böyle şeylerin varlığını veya olduğunu reddetmesinin yahut nazarı kabul etmemesinin değil, nazarın bir İslam inancı olduğunu kabul etmesi din ve inancına zarar verdiği gibi, psikolojisine de zarar vermektedir. Onun için kabul ederek kimi kişilerin etkisine ve onların bu sözde zararına karşı nazar boncuğu, at nalı, hayvan kafatası, çizgiler ve şekiller, cinci ve üfürükçülerin muskaları, burçların insanın kaderi yahut yaşantısı üzerinde etkili olduğu, uğur böceğinin konmasının hayra, baykuşun ötmesinin şerre, kuşun sağdan veya soldan uçmasının hayra yahut şerre alamet olduğu gibi kimi varlıklara veya olaylara böyle bir anlam yüklemek cahiliyye inançlarını kabullenmek olup insanların psikolojilerine ve yaşantılarına zarar verdiği gibi inançlarına da zarar verir. Çünkü bütün bunlar telkin ve anlatımlarla, hurafe inançlarla kişilerin psikolojilerini etkileme ve yönlendirme ile ilgili şeylerdir.[17]

Tevhid inancının egemen olmadığı kalkınmış veya geri kalmış bütün toplumlarda bugün de benzer anlayış ve uygulamaların yaygın olması, yüksek sosyetesinden cahil halk yığınlarına kadar İslam inancının bozuk olduğu bütün çevrelerde insanların ruh, yatır, evliya, cinci, falcı, büyücü, okuyucu, üfürükçü, kâhin, medyum, astrolog, burç, yatır, türbe, kilise, vb. şeylere sığınması, onları hastalık veya sağlık aracı/sebebi olarak görmesi bunun göstergesidir. Bu işlerin dinle bir ilgisinin olmadığı ve o günkü Cahiliye Arap toplumunda yapılagelen ve sonra da devam eden işler olduğu, rivayetler arasındaki çelişkiden de açıkça anlaşılmaktadır.[18]

Nazar Gibi Şeylerden Korunmak/Kurtulmak Ve Tedavi Olmak İçin

Kur’an’ın Kullanılması Ve Dua:

“Dinde nazar haktır, inkâr eden, dinin bir inancını inkâr etmiş olur” gibi saçmalıklar doğru olmadığı gibi, tıbbın ilgili branşlarında uzman kişiler değil de ilahiyatçıların bunu “bazı kişilerde ultra bir enerjinin bulunması ve gözün yaydığı ışınlarla karşıdakini etkilemesi” diyerek pozitif bilgilerle veya “gördüğü güzel kıza delikanlının birden vurulup çarpılmışa dönmesi” gibi romantik anlatımlarla açıklamaya çalışmaları da doğru ve tutarlı değildir.[19]

Halk İslamı’nı oluşturan birtakım kitaplarda yazılan ve dinden ettiği anlatılan yarım hocaların anlattığı “Nazar’ın kişiyi mezara, deveyi kazana götürdüğü” anlatımları da mitolojiden başka bir şey değildir. Taklitçiliği, gelenekçiliği ve muhafazakarlığı ilke edinmiş olan toplumun bu tür şeylere inanması ve savunması bilgisizliğine yorumlanabilir ama insanlara İslam’ı öğretmekle yükümlü küçüğünden büyüğüne kadar ulemanın bu yanlışları sahiplenmesi ve aklayıp paklamaya çalışması İslam’ın öğretileriyle bağdaşmamaktadır. Ne yazık ki bu saçmalıklar din kültürü kitaplarında yazılıp çizildiği gibi, İlahiyat ve Diyanet hocaları da bunları dinin öğretileriymiş gibi okuyup okutmakta ve halka anlatmaktadır. Onun için “balık baştan kokar” sözü yönetim için ne kadar doğru ise, okulda ve camide halka dini öğreten ve anlatan hocaların yetiştiği yer olarak İlahiyat Fakülteleri için kullanılması da o kadar doğrudur. Çünkü her alanda din eğitim ve öğretimi yapan kişileri yetiştirip topluma hoca olarak gönderen buralardır.

Şüphe yok ki Hz. Peygamber nazardan korunmak için büyüklü küçüklü mavi boncukların, muskaların, maskotların, hayvan başlarının, cevşenlerin, okuyup üflemenin ve türlü şekillerin kullanıldığını görseydi kesinlikle hepsini yasaklardı. Bunlardan yarar veya zarar beklemeden kişilerin üzerlerine veya evlerine, eşyalarına takabileceğini söylemek Şamanizm gibi islamdışı inancı ve uygulamayı savunmak olur. Çünkü anlayış olarak bunların kullanılması yarar sağlaması ve zarardan koruması inancına dayanır. Bu da fetişizm olup tevhit inancına aykırıdır. Bu tehlike her an ve herkes için sözkonusu olup bu tür şeylerle şirk inancı her zaman hortlayabilir veya başkalarında oluşabilir. Bu inancı taşımayan bir kişinin söz konusu şeyleri taşıması veya takması zaten söz konusu değildir. Bunun böyle olduğunu görmek için yüzde 99’u Müslüman olduğunu söyleyen halkımız arasında bu şeylerin nasıl bir şirke yol açtığına bakmak yeterlidir.

Şüphesiz Kur’an okuyarak hastaları tedavi etmek ve bunu dinin bir öğretisi veya uygulaması olarak sunmak ve Kur’an’ın kalpteki küfür, şirk, münafıklık, fasıklık, zulüm, samimiyetsizlik, bilgisizlik, ahlaksızlık, kıskançlık, şüphe ve istikrarsızlık, gibi manevi hastalıklara şifa olduğu gibi bedensel hastalıklara da şifa olduğunu savunmak doğru değildir. Çünkü böyle bir anlayış, Kur’an’ı hidayet amacından saptırmak, çığırından çıkarmak, üfürükçü, büyücü, cinci, falcı, şifreci, medyum, softa, cahil vb. kötü kişilerin ekmek teknesi ve istismar aracı yapmak olur. Kur’an’ın bedensel hastaları yahut çarpılmışları tedavi etmek için değil, kalplerde olan küfür, şirk, münafıklık, fasıklık, zulüm, samimiyetsizlik, bilgisizlik, ahlaksızlık, kıskançlık, şüphe ve istikrarsızlık, gibi manevi hastalıklara şifa olduğunu görmek için şu ayetlere bakmak yeterlidir:

“Rabbinizden size bir öğüt ve kalplerdeki şeylere şifa, insanlar için rehber ve rahmet olan Kur’an gelmiştir.” (10 Yunus/56)

“Biz Kur’an’ı müminlere şifa ve rahmet olarak indiririz.” (17 İsra/82)

“Biz bu Kur’an’ı yabancı bir dil ile ortaya koysaydık: "Ayetleri açık seçik olması gerekmez miydi? Bir Araba yabancı bir dille söylenir mi?" derlerdi. De ki: "Bu, inananlara doğruluk rehberi ve kalplerdekilere şifadır." İnanmayanların kulaklarında ağırlık vardır ve onlara kapalıdır; sanki bunlara uzak bir mesafeden sesleniliyor da anlamıyorlar.” (41 Fussilet/44)

Tedavi için okumanın sağlayacağı umulan yarar ile bu uygulamanın doğuracağı zarar karşılaştırıldığında bu işin mutlaka terk edilmesi, hatta yasaklanması gerektiği ortaya çıkar. Bunun böyle olduğunu görmek için yüzyıllardır Kur’an’ı okuyup anlamak ve yaşamak için okumak yerine, okumaktan hasıl (!) olan sevabı ölmüşlerin ruhlarına sunmak için okuyan ve hayat kitabı olmaktan çıkarıp hastalar ve ölüler kitabına dönüştüren İslam aleminin bugün geldiği yere bakmak yeterlidir. Şüphesiz kitabı arkasına atan ve ağıt yakma yahut sevap kazanıp ölülerin ruhlarına postalama kitabına dönüştüren toplumun bundan başka yere varması zaten sünnetullaha aykırı olur.

Kur’an’ın bu işler için kullanılması ve ölülere okunması uygulaması Resulullah ve ashabı döneminde olmayıp sonradan çıkarılan en öldürücü bidattır. Ne yazık ki Kur’an’ın toplumdan koparılmasına, insanların inanç, yaşayış ve uygulama olarak hayatlarını onunla değil, hastası ve leşi ile ilgili bir kitaba dönüştürülmesi Kur’an’a yapılabilecek en büyük haksızlıktır. Bu bidatı çıkaranların niyeti ne kadar iyi olursa olsun Kur’an’a en büyük düşmanlığı yaptıklarında şüphe yoktur. Onun için Kur’an’ın bu tür işlere bulaştırılması kesinlikle doğru olmayıp acilen halka anlatılması ve öğretilmesi gerekir.

Pozitif bilimlerin alanına giren çok sayıda rivayet vardır ki bunların çoğu bilimin verilerine aykırı olup o günkü toplumun anlayışını yansıtmaktadır. Herhalde bunların başında da Kur’an’dan ayetler veya bazı dualar okuyarak yılan, akrep gibi hayvanların sokmasını yahut sıtma ve hepatit gibi değişik hastalıklara yakalanmış kişilerin hastalıklarını tedavi etmeyi veya efsunlamayı anlatan tıpla ilgili rivayetler gelmektedir. Buhari, Müslim ve diğer kitaplarda oldukça çoktur. Bu rivayetlerde anlatılanlar doğru olabilir, ancak bunların hiçbiri tıp bilimine ve sağlık ilkelerine uygun değildir.

Zaten o günkü toplumda mideyi yıkamak, serum takmak, antitoksik/panzehir ilaçlar vermek, laboratuvar tahlilleri yapmak, narkoz vererek ameliyat etmek veya MR çekip hastalık yerini ve türünü tespit ederek tedavi etmek yoktu. O gün insanların elinden ya dağlayarak ya hacamat yaparak/kan aldırarak, ya yanık şeylerin külü gibi şeyler sürerek yahut kimi bitkiler yedirerek veya dindar iseler bir şeyler okuyarak tedavi etmekten başka elinden bir şey gelmiyordu. O gün için tıpla ilgili anlatılanların tümünün bu anlayış çerçevesinde değerlendirilmesi gerekir.

Kur’an, Allah’a götüren yolu tıkayan, önleyen, karartan, şaşırtan, bozan ve saptıran hastalıklara şifadır. Onun için baş ağrısı, diş ağrısı, diz ağrısı, bel ağrısı, boyun ağrısı, karın ağrısı, böbrek ağrısı, göz ağrısı, romatizma ağrısı, gibi hastalıklara değil, kalplerde olan hastalıklara şifadır, diyor. İnsanın iç dünyasındaki sapıklık ve inanç bozukluklarına şifadır, diyor. Bedensel hastalıklara değil, yalnız ve yalnız kalplerde/göğüslerde bulunan hastalıklara şifadır, diyor.

İlahiyat, Diyanet veya Tarikat hocası da olsa Kur’an’ın öğretileriyle düşünmeyen ve gerçekleri kolay kolay kabul etmeyen yahut yanlışlardan vazgeçmeyen kişiler için tekrar etmek gerekirse; Kur’an’ın ‘şifa’ olduğunu belirten ayetlerdeki şifa, bedensel hastalıklara değil, kalplerdeki inançsızlığa veya inanç bozukluğuna şifadır. Bedensel hastalıklara yakalanan insanlar tedavi olmak için doktorlara giderek onların reçetelerine göre hareket ettiklerinde şifa buldukları gibi, cehalet, şirk, nifak ve küfür gibi hastalıklar taşıyanlar da doktor olarak Kur’an’a başvurdukları ve reçetesine/öğretilerine göre hareket ettikleri takdirde Kur’an bu hastalıklarına şifa olur. Bütün mesele budur.

Önemli olan, rivayetlerde belirtilen okuma veya efsunlama uygulamalarına dini bulaştırmamak ve tıp bilimi olarak görmemektir. Telkinle insanların moralleri bozulabildiği gibi, düzelebilir veya yükselebilir de. Yapılan telkinin din ve kutsallık niteliği taşıması durumunda bunun etkisi daha da çok olabilir. Ama bunun dinle ve dinin öğretileriyle hiçbir ilgisi yoktur. Çünkü din bu tür şeyleri öngörmediği ve öğretmediği gibi, bunlar onun amacı ve hedefleri arasında da değildir.

 

 

[1] Buhari, Tıb, 36, Libas, 86; Müslim, Selam, 41-42; Ebu Davud, Tıp, 15; Tirmizi, Tıb, 19; Muvatta, Ayn, 1; İbni Hanbel, 1/274.

[2] Buhari, Tıb, 35/1; Müslim, Selam, 54-58/2; Tirmizi, Tıb, 17; İbni Mace, Tıb; 33, Muvatta’, Ayn, 3-4.

[3] Buhari, Tıb, 35/2.

[4] Müslim, Selam, 60.

[5] Süleyman Ateş, İslam’da Güncel Tartışmalar, Yeni Ufuklar Neşriyat, İstanbul, 2005, s. 182.

[6] İbni Kuteybe, Hadis Müdafaası, çev. Hayri Kırbaşoğlu, Kayıhan Yayınları, İstanbul, 1989, s. 444.

[7] İbni Kuteybe, age, 446.

    [8] Bunları görmek için mesela bakınız: Şinasi Gündüz, Anadolu’da Paganizm, Ankara Okulu, Ankara, 2005.

[9] Bkz. Süleyman  Ateş, İslam’da Güncel Tartışmalar, Yeni Ufuklar Neşriyat, İstanbul, s. 179-187. Yine bkz. 09.07.2004 günü saat 10. 30’da Kanal 7’de “Her Sabah” programında yaptığı açıklama.

[10] İbni Mace, tıb, 32, İbni Hanbel, 3/486.

[11] Ebu Talib’in müşrik olarak öldüğü anlayışının en azından gözden geçirilmesi gerektiğine ilişkin kanaatimiz için bakınız İbrahim Sarmış, Hz. Muhammed’i Doğru Anlamak, Düşün Yayıncılık, İstanbul, 2011, s. 105-109.

[12] Lebid b.A’sam Yahudisi’nin Resulullah’a sihir yaptığını ve onun etkisiyle Resulullah’ın altı ay neredeyse feleğini şaşırdığını anlatan rivayetler ve bilgiler gerçekdışı olup Kur’an’a ve tarihin gerçeklerine aykırıdır. Geniş bilgi için bakınız. İbrahim Sarmış, Hz. Muhammed’i Doğru Anlamak, Düşün Yayıncılık, İstanbul.

[13] Yeni Şafak, 18 Temmuz 2008. 

[14] Ali Osman Ateş, Kur’an ve Hadislere Göre Cinler ve Büyü, Beyan Yayınları, İstanbul, 2003, 115.

Kur’an’da, Hz. Musa’nın çevik yılan gibi hareket eden asasıyla ilgili olarak kullanılan olsun (27 Neml/10; 28 Kasas/31), cinler anlamında kullanılan olsun (6 Enam/76; 55 Rahman/15, 39, 56, 74), Cân kelimesi, çevik, atak, anlamındadır. Beyaz küçük yılan çok çevik ve atak olduğu için Arap dilinde o da Cân olarak anılır.

[15] M. İzzet Derveze, et-Tefsiru’l-Hadis, Düşün Yayıncılık, İstanbul, 2014, 1/213.

[16] Süleyman Ateş, İnsan ve İnsanüstü, Yeni Ufuklar Neşriyat, İstanbul, 1985, s. 37-42.

[17] Şirke kapı açan veya şirkin kendisi olan bu tür inanışların yüzlercesi hakkında bilgi için bakınız. Mustafa Siel, Günlük Hayatımızda Tevhid Ve Şirk, Çıra Yayınları, İstanbul, 2011.

[18]-Muhammed Gazali, cinler ve insanların onlarla ilişkileri konusunda İbni Hanbel, İbni Teymiyye ve başkalarının söyledikleri ile örneğin Âkâmu’l-Mercan fi Ahkâmi’l-Cân kitabının yazdıklarının çoğunun mitoloji ve hayal mahsulü olduğunu söyler. Bkz. Es-Sunnetu’n-Nebeviyye, 98.

[19] -Mesela Fahreddin Razi’nin ve Elmalının bu tür açıklamaları  için bakınız. Süleyman Ateş, İslamda Güncel Tartışmalar, 182, Yeni Ufuklar Neşriyat, İstanbul 2002

Kur'an'i Hayat Dergisi - Hayatın İnşası İçin
Kur'an'i Hayat Dergisi - Hayatın İnşası İçin

Bu sayfa, Kur'ani Hayat Dergisi'nin resmi sayfasıdır. Dergiyi tanıtma amacıyla kurulmuştur.

Yorumlar