Prof.Dr. Zeki BAYRAKTAR İle Covid-19 İle İlgili Söyleşi

Prof.Dr. Zeki BAYRAKTAR ile Covid-19 ile ilgili güncel aşı tartışmalarını ve son çıkan “İnterseks-Hermafrodit ve Eşcinsel” isimli eseri, ayrıca cinsel kimlik bozuklukları konusu üzerine merak ettiklerimizi konuştuk.

Prof.Dr. Zeki BAYRAKTAR İle Covid-19 İle İlgili Söyleşi

Prof.Dr. Zeki BAYRAKTAR ile Covid-19 ile ilgili güncel aşı tartışmalarını ve son çıkan “İnterseks-Hermafrodit ve Eşcinsel” isimli eseri, ayrıca cinsel kimlik bozuklukları konusu üzerine merak ettiklerimizi konuştuk.

Kur'an'i Hayat Dergisi - Hayatın İnşası İçin

Prof. Dr. Zeki BAYRAKTAR Kimdir?

1967 yılında Rize-Ardeşen'de doğdu. İlk, orta ve lise tahsilini burada tamamladı. 1985-1991 yılları arasında Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesinde öğrenim gördü. Mecburi hizmetini pratisyen tabip olarak 1991-1993 yılları arasında T.C. Sağlık Bakanlığı Gökçeada Merkez Sağlık Ocağında yaptı. 1993 yılında İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Kalp-Damar Cerrahisi Anabilim Dalında ihtisasa başladı. 1994 yılında bu bölümden istifa ederek üroloji ihtisasına başladı. Üroloji ihtisasını, Bezmialem Vakıf Gureba Eğitim ve Araştırma Hastanesinde 1999'da tamamlayarak uzman oldu. 2012'de üroloji doçenti, 2018'de üroloji profesörü oldu (İstanbul Medipol Üniversitesi). Halen İstanbul Medipol Üniversitesinin Tıp Fakültesi Üroloji Ana bilim Dalında öğretim üyesi olarak görevine devam eden yazarın, Üroloji-Androloji alanında yayımlanmış ulusal ve uluslararası yüze yakın akademik makale ve tebliği bulunmaktadır. Evli ve iki çocuk babasıdır. 2010-2011 döneminde Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Hadis Anabilim Dalı Yüksek Lisans programı dahilinde “Mütevatir ve Ahad Haber” konusunda çalışması mevcuttur.

Eserleri:

- Kur’an’ın Nebevi Tatbikatı Sünnet (2010)

- Kur’an ve Sünnet Ama Hangi Sünnet? (2015)

- Kader Risalesi Özelinde Hasan el-Basri’nin Sünnet Anlayışı ve Tarihteki İlmi Soykırımlar (2020)

- İnterseks-Hermafrodit ve Eşcinsel, Norm ve Norm Dışı Cinsellik Farklar, Nedenler,Öneriler (2020)

  • Din adına tatbik edilen, Allah rasulünün sünneti olarak kabul görüp uygulanan hatta zaman zaman farz olarak ancak sağlık adına yanlış olan uygulamaları bir doktor gözüyle nasıl değerlendiriyorsunuz? Örnek verebilir misiniz meseleye?

- Mesela kadının sünnet mevzusu. Bugün artık tartışılan erkeğin sünneti mevzusu. Bunun dini bir gerekçesi olduğu, hatta bazı ülkelerde farz olarak kabul edildiği, bunu uygulamayan kadının dindar olamayacağına dair görüşler var.

Öncelikle erkek sünneti ve kadın sünnetini ayırmak gerekiyor. Yani kadın sünneti olgusunun ne tıpta ne de dinde zaten hiçbir yeri yok. Aslında erkek sünnetinin de bizim anladığımız din anlayışında yeri yok. Yani bunun Kur'anî bir emir veya tavsiye olmadığını hepimiz biliyoruz. Zaten ben ‘’Erkek sünneti dini bir işlem değil tıbbî bir işlemdir.’’ diyorum. Bu konuda makalem de var. Önce şuradan başlayalım. Erkek sünneti tıbbî bir işlemdir. Güncel literatür verilerini incelediğimiz zaman sağlık açısından yararları nedeniyle tavsiye edildiğini görüyoruz. Bunu tıbbî görüş olarak söylüyorum. Amerikan Pediatri Akademisi erkek sünnetini sağlık açısından faydaları nedeniyle tavsiye etmektedir. Başta enfeksiyonlar olmak üzere çocukluk çağından itibaren koruma sağlıyor. Bebeklik döneminden itibaren idrar yolu iltihaplarına karşı, erişkin dönemde de penis kanseri, prostat kanseri, evlendiği zaman da eşini serviks kanserine karşı koruyor. Bu faydaları nedeniyle erkek sünneti öneriliyor. Hatta bunu daha net anlaşılsın diye şöyle söylüyorum: Amerika’da sigorta şirketleri sünnetli olanlardan daha düşük sigorta primi alıyor. Çünkü ortalama sağlık giderinde anlamlı derecede düşme sağlıyor. Son veriler Amerika’daki erkeklerde sünnet oranının yüzde seksenleri geçtiğini gösteriyor. Ve giderek de bu sayı artıyor. Amerika’da en çok yapılan tıbbî müdahalede birinci sırayı çocukluk aşıları, ikinci sırayı ise erkek sünneti alıyor. Buna Amerika’yı örnek vermemin nedeni bilimsel yönünü ortaya koymak için. Bu konuda Amerika Pediatri Akademisi 2012 yılında bir rapor yayımladı ve ‘’Erkek sünnetinin faydalarını risklerinden daha fazla buluyoruz.’’ dedi. Ama Avrupa ülkelerinde daha reddiyeci bir tavır var. Bir ürolog olarak ben bu işi şöyle özetliyorum: Erkek sünneti tıbbî bir işlemdir ve bu konudaki araştırmalar (tıbbî literatür) sağlık açısından faydalarının risklerinden fazla olduğunu gösteriyor. Özetle tıbbî olarak tavsiye edilebilir görünüyor. Dini kısmına gelirsek ben zaten bunu dinî bir vecibe olarak değil bir gelenek olarak görüyorum. Bu konuda son zamanlarda 'haramdır' şeklinde ortaya çıkan bir görüş de var, ben buna katılmıyorum. Çünkü haram olması için bunun net bir şekilde Kur’an’da ilan edilmesi lazım. Bu konu Tin suresindeki 4. ayete dayandırılıyor: “Biz insanı en ideal şekilde/kıvamda yarattık.” 'Demek ki insan ideal kıvamda yaratıldı dolayısıyla ona müdahale edilmemeli.' deniliyor. İyi ama o ayette kastedilen bu değil ki. Ayetin hemen devamından “esfele safilin”e gönderdik ancak “iman edenler ve salih amel işleyenler hariç” diyor. Yani burada kastedilen bedensel bir kıvam değil. Elbette ki bedensel olarak da ideal yaratıldık ama burada kastedilen iyiye ulaşabilecek bir kıvamda olması, bu donanımda yaratılmasıdır. 

İşin bir diğer tarafı ise şu: İlginçtir, insan yavrusu zorunlu olarak cerrahi bir müdahale ile hayata başlıyor. Bu insandan başka bir varlıkta veya hiçbir memelide yok. O da nedir? Kordon kesme meselesi. Kordon kesilmesi çok ciddi bir cerrahi müdahaledir. Usulüne uygun yapmazsanız kanamalara, enfeksiyonlara ve hatta ölüme neden olursunuz. Biraz erken veya geç keserseniz de ciddi problemler meydana gelir. Bu sadece insana özgü bir durumdur. Neden acaba? Belki de bunun sebebi insanın bunu başarabilecek bir kapasitede olmasıdır, Allahu a’lem.

Kadın sünneti konusuna gelince, bunun ne dinde ne de tıpta bir yeri var. Ayrıca maalesef bunun çok abartılı olan formları var. Bizim genital sakatlanma (genital mutilasyon) dediğimiz tipleri var, bunlar yüzünden maalesef şu anda iki yüz milyon civarında kadın, genital olarak sakatlanmış durumda ki bunların çoğu da Afrika ve Orta Doğu'daki 30 ülkede yoğunlaşmış durumda. Ama Asya’daki müslüman coğrafyada da var. Peki, tıbbî olmayan nedenlerle kadın üreme organlarının kısmen ya da tamamen çıkarılmasını neden yaparlar? Özellikle kabile kültüründen gelen toplumlarda kadının kötü yola düşmemesi için, saf ve temiz olması için her kız çocuğunda bunun yapılması gerektiği gibi bir anlayış var. Bunun savunulabilir bir tarafı yok. Zaten ne tıpta ne de dinde böyle bir uygulama var. Genital sakatlanma olarak ifade edilen bu durum, özellikle tip 2 ve tip 3 mutilasyonlarda kadının sadece gebelik ve doğum yapma şansını yok etmiyor, kadınlığını da sakatlıyor.

  • Bizim kültürümüzde dışarıdan olanı kabul etmeme veya Batı’dan gelen her türlü bilimsel doneleri toptan reddeden cahilane birtakım tutumlar var biliyorsunuz. Bu manada aşıyla önlenebilir onca hastalık varken toplumda yaygın olan aşı karşıtlığının geleneksel kodlarımızla bir ilgisi var mıdır?

- Bunu geleneksel kodlar olarak mı yorumlamak lazım yoksa son iki yüz yıldır hem ümmet açısından hem Türkiye açısından yaşadığımız gerileme, çöküş ve kompleks dönemine mı yorumlamak lazım bilemiyorum. Aşının tarihçesine baktığımız zaman aşı dediğimiz olgu aslında bizim topraklardan çıkıyor. İlk aşı olan çiçek aşısı, 17 yy’da bizim topraklarda yapılmış. Biz bunu nereden öğreniyoruz. İngiltere büyük elçisinin eşi kendi ülkesine yolladığı bir mektubunda Türkiye’de çiçek aşısıyla ilgili 'varilasyon' denen bir işlemin yapıldığını söylüyor, hatta Türkiye’de kendi çocuklarına da aşı yaptırıyor. Tarihte aşıyla ilgili ilk yazılı belge budur. Ve ondan sonra da Londra’da çalışmalar başlıyor. Örneğin Pasteur’un aşı ile ilgili çalışmaları var. Abdülhamit Pasteur’u buraya davet ediyor. Ama Pasteur gelmiyor. Abdülhamit de o dönemde İstanbul’da iki yüz tane ev alınabilecek kadar bir parayı, bu yaklaşık 20 milyon dolara tekabül ediyor, ve eğitilmesi için üç asistanı Pasteur'un yanına gönderiyor. Yani onun aşı ile ilgili bilimsel çalışmalarını finanse ediyor. Gönderilen tabipler eğitim alıp geliyorlar ve burada kuduz vb. aşılar yapılıyor. Bunlara baktığımız zaman aslında aşı dediğimiz olgunun ortaya çıkışında katkımızın olduğunu görüyoruz, bu işin babalarından kabul edilen Pasteur son Osmanlı sultanlarından biri tarafından finanse edilmiş. Fakat son zamanlarda biz ne yazık ki bilimdeki gelişmeye ayak uyduramadığımız için geri kalıyoruz. Türkiye’de 2009’dan itibaren tekrar aşı üretim çalışmaları başlıyor.

  • Peki, bu aşı karşıtlığı Türk toplumuna özgü bir karşıtlık mı?

- Değil. Şu anda Batı’da da var. İngiltere’de ve Amerika’da da var. Bunun iki nedeni var. Birincisi, özgürlüklerin genişlemesi ile birlikte her türlü fikrin ortaya çıkması. Biz saçma bulsak da bu bir özgürlüktür, deniyor. İkincisi ise bizim Batı'ya bakışımızla alakalı. Biz, Batı dediğimiz zaman Batı'nın sanki tümüyle mükemmel ve homojen bir yapı olduğunu, hepsinin bilimsel ilkelere göre hareket ettiğini, hiçbir batı toplumun hurafelere itibar etmediğini sanıyoruz. Bilimsel ve analitik bir toplum olarak görüyoruz. Ama hakikat öyle değil. Batı’daki hurafeciler bizim topraklardan az değil. Örneğin Amerika’da cep telefonu ve teknolojik ürün kullanmayan, hastaneye gitmeyen tarikatlar ve cemaatler var. Bizim bu aşağılık kompeksini aşmamız gerekiyor. Çin aşısı örneğinde bunu görüyoruz. Çin aşısı mı yaptıracağız diyenler var. Oysa bilimsel yöntemler evrenseldir; Çin, Avrupa, Türkiye, ABD… neresi olursa olsun, önemli olan yöntemdir. Sen onu denetleyebiliyorsun zaten. Yani bunlar ne olduğu bilinmeyen, gümrükten girip hiç kontrol edilmeden direk olarak tatbik edilen şeyler değil. Sen onu kendi kurumlarında denetliyorsun, lisanslıyorsun. Nitekim Rusya’nın Sputnik aşısı Faz 1 ve Faz 2 çalışmaları yeterli bulunmadığı için ilk zamanlarda dikkate alınmadı. Ama şimdi yeterli sayılara ulaşıldı sanıyorum. Yani bu olay (aşının imal edilmesi ve lisanslanması) denetleyebildiğimiz bir süreçtir. Ama insanlar bunu bilmiyor veya sizi dinlemiyor.

  • Aşıların kişilerin tercihine bırakılmaması konusunda ne düşünüyorsunuz? Bu tarz bir yaptırım özgürlüklere kısıtlama olarak mı algılanır?

- Bu felsefi olarak tartışılabilir bir şey. Fakat bu tartışma aslında şu önermeyi barındırıyor.  Sigaranın yasaklanmasını örnek vereyim. Sigaranın yasaklanmasına kimse itiraz ediyor mu? Hayır. Neden? Çünkü sigaranın yüzde yüz zararlı olduğunu herkes kabul ediyor. Ama biri çıkıp bu benim özgürlüğümü kısıtlar, ben bunu içmek istiyorum, ben bu teze de inanmıyorum diyebilir. Yani bunun zararlı olduğunu siz söylüyorsunuz, diyebilir. Fakat demiyor. Niye? Sigaranın zararlı olduğu konusunda bir ittifak var. Demek ki burada asıl mesele, aşıların faydası konusunda bir ittifak sağlanamamış olması. Yani aşının hem bilimsel hem kamusal anlamda faydalı olduğu konusunda bir ittifak varsa -ki bu konuda biz doktorların hiçbir şüphesi yok- sorun olmamalı. O zaman devletin bunu zorunlu kılmasını da doğru bulabiliriz. Ki bebeklik aşıları böyledir mesela. Çünkü bu halk sağlığı ile ilgili bir durum. Burada problem şu: Aşı bugün kendi başarısının kurbanı olmuş durumda. Aşı çıkmadan önce insanların yaşadığı ölümleri, katliamları bu jenerasyon bilmiyor. Aşı karşıtlığı son yirmi otuz yılın bir tezahürü. Daha önce neden yoktu? Çünkü aşının nasıl kurtarıcı olduğunu insanlar bizzat gördüler. Bizden bir kuşak daha büyük doktor abilerimiz, ablalarımız her nöbette iki üç tane çocuğun kızamıktan öldüğüne şahit olurduk, diyorlar. Peki şu anda görüyor muyuz bunları?

  • Bizim şu an Covid-19 için aldığımız aşının menşei nedir hocam?

- CoronaVac aşısı, menşei yani üreticisi Çin’de bulunan Sinovac şirketi. Bu aşının Faz 3 çalışmaları yapılan ülkelerden biri de Türkiye idi. Yani zaten aşının etkinliğini ve güvenilirliğini biz de test etmiştik. Ama buna rağmen aşılar geldikten sonra 14 gün süren laboratuvar incelemeleri yapılıyor. Türkiye İlaç ve Tıbbî Cihaz Kurumu, Çin'den ithal edilen "CoronaVac 600 SU/0.5 ml IM Enjeksiyon Süspansiyon İçeren Flakon" adlı aşılara, 14 günlük laboratuvar incelemelerinin olumlu sonuçlanması nedeniyle "Acil Kullanım Onayı" verdiğini duyurdu. Bu Faz 3 çalışmalarına katılmamız nedeniyle zaten denetleyebildiğimiz bir süreçti. Gizli saklı bir şey değildi. Üretim şekli, bileşeni, yan etkisi, koruması vs bunları biliyoruz. Bir aşı tüm bu faz çalışmalarından geçtiyse güvenilir demektir. Bazı cahilane yorumları duyunca (bir hekim gözüyle bakınca) gülüp geçiyordum, cevap vermeye değmez diyordum ama sonra anladım ki hata yapıyorum, bu işe hekim gözü ile bakmamam gerekiyormuş çünkü herkes hekimler gibi bilgili değil, insanlar ön yargıları ile hareket edebiliyorlar, onlara izah etmek gerekiyor. Covid-19 ilk çıktığında şöyle yorumlar yapılıyordu: "Zaten ellerinde hazır aşı var, şimdi bunu ortaya çıkarıp köşeyi dönecekler, bu bir komplo.’’ Hani nerede o aşılar? Görüyoruz işte şimdi aşı temini konusunda Avrupa’da ve Amerika’da yapılan tartışmaları, dünya genelindeki tüm ülkeler aşı temini konusunda adeta savaş içinde. Bir aşıyı yapabilmeniz için öncelikle o mikrobu elde etmeniz gerekiyor. Ortada mikrop yoksa olmayan bir şeye karşı nasıl aşı üreteceksiniz? Yani öncelikle o mikrobun ortada olması lazım. Bu da yetmiyor, o mikrobun genetik şifresini de çözmeniz lazım ki ona karşı aşı çalışmalarına başlayabilesiniz. Başlayabilesiniz diyorum çünkü bunun garantisi yok. Bakın mesela HIV virüsünün neden olduğu AIDS vakası ilk olarak 1981’de görüldü. Ama HIV’in genetik kodu ancak 2009’da yani ilk vakadan 18 yıl sonra çözülebildi. Covid-19’un genetik kodu ise ilk vakadan on gün sonra Çinli bilim insanları tarafından ilan edildi. Çünkü SARS-Coronavirüs yeni bir virüs değil o bölgede (Kore, Çin). 2000’li yıların başında başka salgınlar yaşanmıştı. Bilim insanları yeni salgınlar bekliyordu ve Coronavirüs üzerinde harıl harıl çalışıyorlardı. Covid-19 aşısında bu kadar hızlı olunabilmesinin nedeni bu. Tabi bu süreçte teknoloji de çok gelişti. Bunun da çok faydası oldu.

  • Yani Coronavirüs yeni bir virüs değil ve salgın yapacağı biliniyordu, öyle mi?

- Evet, aynen öyle. Bazıları sanıyor ki Coronavirüs ilk kez geçen sene çıktı. Hayır, böyle bir şey yok. Bu 50-60 yıldır bilinen bir virüs ailesi. Ama insanda ilk salgınları 2000’li yılların başında görülüyor, Asya’da Kore’de ve bazı Orta Doğu ülkelerinde. O zaman oluşturduğu klinik tabloya yani hastalığa ‘’Ağır Akut Solunum Sendromu (SARS)’’ ve ‘’Orta Doğu Solunum Sendromu (MERS)’’ dendi, bu SARS ve MERS ifadelerini gündemi takip edenler bilirler. 2002,2005 ve 2008’deki salgınların adı. Malum Covid-19’a da SARS-2 diyoruz. Yani bilim insanları 2002 yılından itibaren Coronavirüsler üzerinde çalışıyor ve yeni salgınlar beklediklerini söylüyor, yazıyorlardı. Bakın, mesela 2007 yılında yani 2020’den tam 13 yıl önce Hong-Kong Üniversitesinden Çinli araştırmacıların yazdığı ve Clinical Microbiology dergisinde yayımladıkları (herkesin erişimine açık, 34 sayfalık) akademik bir makale var. Makalenin giriş bölümünde, Çin’in güney bölgesinde ekonomik büyümeye paralel olarak vahşi hayvan pazarının da büyüdüğü ve bu durumun 2003’ten sonra ortaya çıkan SARS-Coronavirüs salgınlarını yeniden aktive edeceği, özellikle de yarasalarda bulunan SARS-Coronavirüsün şartlar uygun olduğunda mutasyon, amplifikasyon ve transmisyon(bulaşma) ile yeniden salgınlar yapabileceği belirtiliyor. Ve bu amaçla gerekli tıbbî hazırlıklara zemin olması bakımından virüsün biyolojisi, epidemiyolojisi, kliniği, patogenezi, laboratuvar tanısı, hayvan modelleri veya konakçılarının tedavisi, bağışıklama ile enfeksiyon kontrolü gibi konularda bilgiler sunuluyor. Makalenin ‘’SARS-Coronavirüs vb. Diğer Virüs Salgınlarına Karşı Hazırlıklı Mıyız?’’ başlığını taşıyan son bölümünde ise aynen şunlar söyleniyor: ‘’Coronavirüslerin yeni genotiplere ve salgınlara yol açabilecek genetik rekombinasyona uğradığı iyi bilinmektedir. Güney Çin'de egzotik memelileri yemek kültürü ile birlikte SARS-Coronavirüs rezervuarı olan nalburunlu yarasaların bol miktarda bulunuyor olması nedeniyle bu tip olası bir salgının patlak vermesi an meselesidir. Bu nedenle hayvan veya laboratuar kökenli SARS ve benzeri diğer yeni virüslerin yeniden salgın yapma olasılığı göz ardı edilmemeli, gerekli (tıbbî) hazırlıklar yapılmalıdır ‘’[1]

Yani Coronavirüsler yıllardır biliniyor ve yeni salgınları da bekleniyordu. Bunu haber veren 2007 yılındaki bu makale, SARS ile ilgili 434 makaleye atıf yapıyor ve bu konuda 4000’den fazla makale bulunduğunu söylüyor. Ne zaman? 2007’de, yani 2007’den önce Coronavirüs’le ilgili yayımlanmış 4000’in üzerinde makale var. Peki ben bunu niye söylüyorum? Çünkü Coronavirüs bilim camiasının zaten üzerinde çalıştığı bir virüstü, bu böyle olduğu için virüsün genetik kodu ilk vakadan on gün sonra izole edilebildi. Bazıları şöyle sanıyor, hani Arşimet “buldum buldum” diyor ya, aşı da “buldum buldum” denilince bulunuyor. Hayır bu böyle olmuyor. Üzerinde yıllarca emek sarf ediyorsunuz ve ancak öyle buluyorsunuz. Ayrıca bu konuda bir tekel yok, kim çalışırsa sonuca o gider. Nitekim bugün birçok ülkede devam eden aşı çalışmaları var, ülkemiz de dahil buna. Önce laboratuvarda hayvan deneyleri yapılıyor, burada gerekli güvenlik testleri geçilirse faz çalışmalarına başlanıyor. Ne demek bu faz çalışmaları? İnsan çalışmaları. Faz 1’de gönüllü ama çok kısıtlı bir gruba yapıyorsunuz aşıyı. Eğer bir problem olmazsa faz 2’ye geçiyorsunuz, burada biraz daha genişliyor sayı ama yine kısıtlı, 30-40 kişilik gruplar oluyor. Burada da problem olmaz ve etkinlik tespit edilirse faz 3’e geçiyorsunuz. Faz 3’te büyük sayılar oluyor. Ve bunu farklı ırklarda denemek için uluslararası denemeler yapıyorsunuz. Yani Çin ‘’Ben faz 3’ü 10000 kişide denedim, bir sorun çıkmadı.’’ demiyor. Çünkü bu çalışmalar Türkiye, Brezilya, Endonezya gibi farklı ülkelerde de yapıldı. Ayrıca ‘’Biz bu aşıyı denedik ve hiçbir sorun çıkmadı.’’ demeniz de yeterli değil. Çünkü etkin de olmalı. Bir sorun çıkmadı ama yeterince antikor da üretmedi veya koruyuculuk sağlayamadı ise ruhsat alamazsınız. Bakın Dünya Sağlık Örgütü ne dedi: “Covid-19’da bir aşının ruhsat alabilmesi için pandemi koşulları nedeniyle bu aşı en az % 50-60 koruma sağlamış olmalı.’’ Bu şu demek:100 kişiye aşı yaptığınız zaman bu aşının en az 60 kişiyi koruması lazım. Bu minimum hedefti. Ancak ortaya çıkan sonuçlar daha iyi görünüyor. Bu aşılar eğer o barajı aşamamış olsalardı ruhsat alamazdı. Çünkü aşının yan etkisi yok ama koruyuculuğu da yok ise bunu yapmanın bir anlamı da yok demektir. Dolayısıyla bu aşamaları geçen ve ruhsat alan bir aşı hangisi olursa olsun yaptırılabilir. Biz sağlıkçılar aşı olduk biliyorsunuz. Bu aralar ikinci dozumuz yapılıyor. Peki bu şu anlama mı geliyor? ‘’Bu aşıların hiçbir yan etkisi yok.’’ Tabii ki hayır. Tıpta böyle bir ilaç da yok, aşı da yok, olamaz. Ufak tefek yan etkiler olur. Bende ilk ve ikinci gün hafif bir baş ağrısı oldu ki olabilir de zaten. Ama bunlar göze alınabilir, tolere edilebilir şeyler. Neticede biz tıpta daima kâr zarar hesabı yaparız. Başka seçeneğimiz yok çünkü. Mesela biz bir insanı ameliyat yaptığımız zaman ne yapmış oluyoruz? İnsanı kesiyoruz. Yeri geliyor karnını, yeri geliyor göğsünü, kafatasını açıyoruz ve organlarını dışarıya çıkarıyoruz. Bedensel bütünlüğünü bozuyoruz. Yani aslında büyük bir zarar veriyoruz, öyle değil mi? Peki ne için? Daha büyük bir fayda sağlamak için veya daha büyük bir zarardan korumak için. Dolayısıyla tıbbın bakışı ilaçta, ameliyatta, aşıda da budur.

  • Peki aşı olduğumuz zaman bağışıklık kazanmış mı oluruz?

- Bunun %100 garantisi yok. Ama az önce söylediğim gibi aşı önemli oranda koruma sağlıyor, sağlayacak. Ancak bunun ne kadar süreceğini ve ne kadar koruyucu olacağını tam bilmiyoruz. Şu andaki veriler Covid-19 geçirenlerin ilk altı ay aşılanmalarına gerek yok şeklinde. Ama altı ay sonra aşı olacaklar. Aşılar da kaç ay koruyacak bizi onu da şu an net olarak bilmiyoruz. Yani aslında burada bilmediğimiz çok şey var. Çünkü bu virüs yeni değil ama oluşturduğu hastalık tablosu yeni. Virüsü yeni yeni tanıyoruz, uzun dönemde ne tür komplikasyonlara neden olacağını da tam olarak bilmiyoruz. Her gün yeni bir yayın çıkıyor. Bu yayınların bir bölümü virüsün böbreklere ve testislere tutunduğunu, hatta üreme ve cinsel fonksiyonları bozduğunu söylüyor ki benim de bu konuda gözlemlerim var. Hatta zekâ seviyesini ve beyin fonksiyonlarını azalttığını söyleyen yayınlar var.  Buradaki mesele sadece ölüm de değil. Tıpta mortalite ve morbidite kavramı var. Mortalite ‘ölüm’, morbidite ‘hasar veya sekel’ demek. Bu virüs herkesi öldürmüyor olabilir ama vücutta ne tür hasarlar bırakıyor buna da bakmak lazım, bunu henüz tam olarak bilmiyoruz. Mesela bunları tespit etmek için Covid izleme merkezleri kuruluyor şu anda. 

İşin bir diğer önemli boyutu da şu: Eğer vatandaş önerilen tedbirlere uymaz ve aşı konusunda tereddütler gösterirse, yani salgın uzarsa bizi başka bir felaket bekliyor olabilir. Bu süreç uzarsa Covid dışı hastalıklara bağlı ölümlerde ciddi bir artış olacaktır. Neden? Çünkü insanlar salgın korkusu nedeniyle hastanelere gelemiyor, takiplerini aksatıyorlar. Bunların içinde kanser vakaları, kalp-damar hastalıkları, nörolojik hastalıklar gibi erken teşhis ve takip gerektiren hastalıklar da var. Hastaneye müracaat etmesi gereken hastalar bunu erteledikleri zaman tanılar da gecikiyor. Özellikle kanser hastaları belki altı ay önce bir yıl önce hastaneye müracaat etse onlara erken teşhisle tanı konacak ve hastaları etkin bir şekilde tedavi edebileceğiz ama müracaat gecikince teşhis de gecikiyor ve ne yazık ki bazı vakalarda kanser metastaz yapıyor, yani bütün vücuda dağılıyor, o zaman da hastada etkin tedavi şansını kaybediyoruz.

  • Yakın zamanda çıkan “İnterseks-Hermarfrodit ve Eşcinsel” isimli norm ve norm dışı cinsellikteki farkları, nedenleri, önerileri ele aldığınız eserinize istinaden sormak istiyorum: Sizi bu eseri yazmaya sevk eden nedenler nedir? Türk toplumu içinde değinilmemiş ve üzeri örtülmüş bir yaraya mı değindiniz?

- Kitabın ön sözünde bu gerekçeleri özetliyorum zaten. Bunun birkaç nedeni var: Birincisi; ‘İnterseks veya Hermafrodit’ (bu ikisi aynı şey zaten), bizim yani ürolojinin çalışma alanında olan bir hastalık. Çok yaygın olan bir grup değil ama sonuçta bizim muhatap olduğumuz hasta grubu bunlar. Bu doğumsal bir anomali.  Eşcinsellikle hiçbir ilgisi yok bunun. Ama maalesef sıklıkla karıştırılıyor. Eşcinseller de maruz kaldıkları zührevi hastalıklar nedeniyle bize müracaat ederler çoğunlukla. Dolayısıyla bu vakalarla muhatap oluyoruz. E tabi bir de transseksüeller var, transseksüel ameliyatların bir bölümü de ürolojiye ait.  Ayrıca bu vakaların ameliyat sonrası komplikasyonları ile de biz uğraşırız.

Malumunuz son yıllarda eşcinsellik konusu muhtelif nedenlere bağlı olarak oldukça sık gündeme gelmeye başladı. İlahiyatçılar ve sosyologlar başta olmak üzere sosyal bilimciler de bu konuyu tartışıyor. Ama bazı sosyal bilimciler maalesef interseks ile eşcinselliği karıştırıyor. En çok da ilahiyatçılar karıştırıyor. İnterseksi eşcinsellik sanıyorlar. Oysa interseks, hermafrodit ve hünsa. Bunların üçü de aynı şey demek. Yani fıkıhtaki ‘hünsâ’ kavramı interseks veya hermafrodit ile eş anlamlı olan bir kelime, eşcinsellikle ilgisi yok bunun. Ama ben birkaç toplantıda, hatta bazı akademik makale ve tezlerde hünsâ ile eşcinselliğin karıştırıldığını gördüm. Bunu hem ilahiyatçılar karıştırıyor hem de sosyologlar karıştırıyor. Kitabı yazmamdaki ana gerekçelerden biri budur. Demek ki bununla ilgili bir yazılı belge, bir doküman ortaya çıkarmak lazım diye düşündüm. Çünkü sosyal bilimcilerin de okuyabileceği tarzda bir kitap yok(tu). Tabi bunu halk da karıştırıyor, muhtemelen İnterseksin ‘’İ’’ baş harfinin LGBTİ ifadesinde yer aldığı için. Malum LGBTİ; Lezbiyen, Gay, Biseksüel, Transseksüel ve İnterseks ifadelerinin ilk harfleridir. Bu durum interseksin de eşcinsel olarak algılanmasına neden oluyor, hepsi aynı sepetin ürünü sanılıyor. Oysa durum böyle değil, bunu izah etmemiz gerekiyordu. Bunu yapmaya çalıştım.

İkincisi; ben 25 yıldır üroloji alanında çalışıyorum (asistanlığım da dahil). Asistanken Türkiye’de transseksüel ameliyatı yaptıran yok gibiydi, olan 1-2 vaka da yurtdışında yaptırıyordu bu ameliyatlarını. Bunların biri benim hocamın hastasıydı, cinsiyet değiştirme ameliyatından sonra sürekli olarak idrar kanalı tıkanma sorunu yaşıyordu ki bu tarz ameliyatlardan sonra bu sorunlar sık yaşanır. Neticede cinsiyeti ne olursa olsun bu bölgelerde hastanın böbreği, mesanesi ve idrar kanalı bulunuyor ve bu ameliyatlara bağlı ciddi sorunlar yaşanıyor. Bunlara şahit oluyoruz. Ama 25-30 yıl önce bu vakalar çok azdı. Son yıllarda ise bu vakalarda yani cinsiyet değiştirme (transseksüel) ameliyatı olma talebi ile gelen vakalarda bir artış var. Demek ki farklı bir durum var ortada. 

  • Bunun nedenleri nedir sizce?

- Bunun iki nedeni var. Birincisi, insanlar artık bunu saklama ihtiyacı duymuyor. Eskiye göre kendilerini daha özgürce ifade edebiliyorlar. Eskiden de eşcinsellik vardı ama kendi içlerinde yaşıyorlardı bunu, oysa şimdi bunu açıkça ifade ediyorlar. Yani öncelikle eşcinselliğin görünürlüğünde bir artış var. Ama tabii ki vaka bazında da artışlar var. İkincisi ve en önemli nedeni özellikle ergenlik ve üniversite çağındaki gençlerin birtakım soruları var. Bu soruların cevaplarını bulabilecekleri bir metin yok. Metinlerin çoğu akademik. Okusalar da anlayamazlar. Bilimsel verilere dayalı olan ama hekim olmayanların da anlayabileceği bir metne ihtiyaç vardı. Ben bunu yapmaya çalıştım. Bu aslında bizden daha çok psikiyatristlerin yapması gereken bir şeydi. Ama psikiyatristler bu konuda konuşamıyorlar çünkü korkuyorlar. Maalesef güncel psikiyatri doktrini buna müsait değil. Ama birinin bunları yazması gerekiyordu. Ben hem psikiyatrist olmadığım yani daha özgür olduğum için, beni sınırlayan bir doktrin olmadığı için hem de bir şekilde bu alana dahil olduğum için interseksi de dahil ederek bu metni ortaya çıkarmış oldum. Böylece interseks ile eşcinselliğin farkını izah etmiş olduk. Geri dönüşlerden anlıyorum ki kitabımıza interseks ve hermafrodit konusunu dahil etmekle isabetli bir iş yapmışız. Çok olumlu geri dönüşler var konuyla ilgili. Ayrıca bu ay kitabımızın genişletilmiş 2. baskısını da yapmış olduk.  

  • Eseriniz, alanında bir ilk mi? Benzeri var mı?

- Bu muhtevada bir ilk, evet. Homoseksüellik yani eşcinsellikle ilgili bir iki kitap var ama hepsi tercüme kitap. Ayrıca hiçbiri interseks konusunu anlatmıyor. Bizim bu kitabımız hem tercüme olmaması hem de interseks ve eşcinselliği birlikte ele alması bakımından bir ilktir. Bildiğim kadarı ile dünya genelinde de böyle bir kitap yok, yani interseksi ve eşcinselliği birlikte ele alan. Aslında interseks teknik bir konu, biraz sıkıcı gelebilir diye düşünmüştüm fakat hiç öyle olmadı, tahmin ettiğimden daha çok ilgi gördü bu konu, ‘Bu sayede aradaki farkı çok iyi anladık.’’ diyor okuyucularım. Dolayısıyla kitabımız hem halk için hem akademide yer alan ilahiyatçılar ve sosyologlar için iyi bir kaynak oldu.

  • Kitabın muhatabı kimler?

- Herkes.

  • Yani kitabınız bu sorunu yaşayan insanlara has düşünülmüş bir kitap olarak algılanmamalı değil mi?

- Hayır, kesinlikle öyle değil. Ben eserde ‘’norm ve norm dışı cinsellik’’ alt başlığını kullanarak bu kitabın sadece interseks ve eşcinsellikle ilgili bir kitap olmadığı mesajını vermeye çalışmıştım, kapakla. Ama bunu tam başaramadık, öyle anlaşılıyor. Kitabı okuyanların önemli bir bölümü şöyle diyor: “Ya hocam! Biz bu kitabı alırken bu konuda da bilgilenelim dedik ama bir taraftan da niye alalım ki bizim böyle bir sorunumuz yok diye düşündük. Okuduğumuz zaman gördük ki bir anne-baba olarak veya bu konuda soruları olan bir ergen olarak aslında herkese hitap eden bir kitapmış bu. Herkesin bilmesi gereken konuları içeriyor, yani kitabın ismi veya kapağı içeriğini tam olarak yansıtamıyor…” Bunlar benim de haklı bulduğum eleştiriler. Hatta bu nedenle ikinci baskıda iki farklı kitap haline mi getirsek diye düşündük ama bunun da doğru olmayacağına karar verdik. Çünkü eserde erkek çocukluk dönemindeki hatalı ebeveyn mesajları ile eşcinselliğin temellerinin atıldığını anlatıyoruz. Dolayısıyla çocukluk hatta bebeklik döneminden itibaren cinsel eğitimin nasıl verilmesi gerektiğini, bunun doğrularını- yanlışlarını, cinsel kimliğin nasıl geliştiğini, ebeveynin bu süreçteki hatalı ve doğru davranışlarını vs… bunları anlatıyoruz. Dolayısıyla sadece eşcinsellik konusunda değil cinsellik, cinsel eğitim, cinsel kimlik ve kişilik geliştirme konusunu, ideal cinselliğin formülleri konusunu yani kısaca cinselliği bir bütün olarak ele alıyoruz. Ve bu bağlamda ideal cinselliği bir başka ifade ile söylersek cinsel sağlığı, Dünya Sağlık Örgütünün tarif ettiği cinsel sağlık kriterleri çerçevesinde ve bilimsel veriler ışığında anlatmaya çalışıyoruz, ilgili bölümlere somut vaka örneklerini de dahil ederek. 

  • Cinsel eğitim ile neyi kastediyorsunuz? Ne zaman başlamalı bu eğitim?

- Cinsel eğitim dediğimiz zaman çoğunlukla üreme biyolojisi ile ilgili konular anlaşılıyor. Elbette ki bu da cinsel eğitimin bir parçası ama oldukça küçük bir parçası. Cinsel eğitim aslında bir kimlik ve kişilik geliştirme eğitimidir ve erken çocukluk yani bebeklik çağında başlar. İlk eğitmenleri de ebeveyn olur.  Ama bu eğitim sanıldığı gibi müfredat eğitimi şeklinde olmaz. Telkinlerle olur, açık ve örtük mesajların yorumlanması ile olur. Emekleme aşamasında olan bir çocuk anne babasının konuşmalarından, tartışmalarından, hal ve tavırlarından alır bu mesajları. Yani anne-baba çocuğu karşısına alıyor ve ona cinsellik konusunda bir şeyler anlatıyor öyle mi? Hayır, böyle değil! Belli bir aşamadan sonra yani çocuk bazı soruları sormaya başlayınca tabii ki bu yapılacak, çocuğun soruları uygun bir şekilde cevaplanacak ve merak duygusu giderilecek, giderilmeli ama ilk önce telkinlerle başlıyor bu eğitim. İşte cinsel kimlik gelişimi de bu süreçte oluşuyor. Erkek çocuk babasını, kız çocuk annesini modelleyerek yani hemcinsi olan ebeveyni ile özdeşim kurarak cinsel kimliğini geliştirir. Özdeşim, bilinçdışı yapılan bir taklittir (taklit ise bilinçli bir kopyadır). İşte anne-babaların bu süreçte farkında olmadan yaptıkları büyük hataları oluyor. Çocuklarının heteroseksüellikle ilgili filizlerini kırabiliyorlar. Yani heteroseksüel alanlarını felç ediyorlar, bu durumda da homoseksüel alan öne çıkıyor. Freud’un bu konuda güzel bir benzetmesi var: ‘’Bir ağaç tohumuna atılan minik bir çizik, ağaçta büyük bir yarık olarak gözükür.’’ Ben de benzer şekilde ‘’Çocuğun cinsellikle ilgili bir filizini kırarsanız -ki tüm çocuklar cinselliğin filizlerini taşır- erişkin dönemde o filizin temsil ettiği dalı yok etmiş olursunuz.’’ diyorum. Örneğin kız çocukları olan bir ebeveyn düşünelim. Baba sürekli olarak anneyi eziyor, horluyor, anneye hakaret ediyor, yani zalimane bir şekilde davranıyorsa bu kız çocuk dişi/kadın olmanın tehlikeli olduğu mesajını alacak, annesi gibi olmak istemeyecektir. Feminen alanı terk edecek ve maskülen bir tutuma özenecektir. İşte bu kız çocuk için cinsel karmaşa böylece başlatılmış olur. Biyolojik cinsiyetine özgü bir cinsel kimlik geliştiremez, cinsel kimlik bozukluğuna sürüklenir. Ve eğer ergenlik öncesi bu duruma uygun bir şekilde müdahale edilmezse büyük olasılıkla kız eşcinsel olur. İşte size lezbiyenliğe giden bir yolun başlangıcı.

Çocuklar hemcinslerine karşı gösterilen tavırdan dolayı henüz oturmamış cinsel kimlikleri hakkında olumlu veya olumsuz tutum geliştirirler. “Madem böyle, benim ne yapmam lazım? Ben nasıl bir rota çizeyim kendime? Benim annem-babam gibi olmamam için ne yapmam lazım?” gibi önermelerle annesinin feminen kimliğini veya erkek çocuk ise babasının maskülen kimliğini reddedebilir. Mesela örnekteki kız çocuğu annesi gibi hayatı boyunca ezilip kakılmaktansa babası gibi güçlü olmayı tercih eder. Bu; adaletsiz güç dağılımının, zalim baba figürünün ortaya çıkardığı bir durum. Fakat bunun aksi de mümkündür. Mesela annesi bir erkek çocuğun saçını tararken “Ay ne güzel oldun, aynı kız gibisin.’’, ‘’Keşke kız olsaydın.” gibi ifadeler kullanırsa veya tavırları ile bu mesajı verirse çocuk şu mesajı alır: “Demek ki ben kız olursam annem beni daha çok sevecek.” İşte bu çocuk da maskülen alanı terk edip feminen alana yönelir. Kız olmak ister ve kız gibi davranmaya başlar. Aynı şeyi babasının reddedici tavırları nedeniyle babası ile özdeşim kuramayan erkek çocuk da yapar. Bu erkek çocuk da feminen davranışlar sergilemeye başlar. Çünkü babası gibi bir erkek olmak istemiyordur. Eğer anne de bunu seziyor ve itiraz etmiyorsa, bu davranışı onaylamış olur. Elbette anne-babanın her hatalı mesajı/davranışı otomatik olarak böyle bir sonuç doğuracak değildir, bunu genelleyemeyiz ancak taşlar böyle böyle döşeniyor. Yani çocukluk döneminde cinsel kimlik karmaşası veya cinsel kimlik hoşnutsuzluğu böyle başlıyor. Bu bozukluk 18 yaş öncesinde düzeltilmezse geç ergenlik dönemi dediğimiz 18-21 yaş arasında stabilleşir ve eşcinsellik olarak karşımıza çıkar.

İşte bu nedenle cinsel eğitim bebeklik çağında başlar ve bunun ilk eğitmenleri de ebeveynler olur. Ebeveynler bu sorumluluklarını başkalarına devredemezler. Bizim cinsel eğitim ile kastettiğimiz şey çocuğun kendi kimlik ve kişiliğini geliştirmesi ve bireyselleşmesidir. Yani erkekse babası ile kız ise annesiyle özdeşleşerek biyolojik cinsiyetine uygun bir cinsel kimlik geliştirmesidir. Eşcinselliği, biyolojik cinsiyet ile psikolojik cinsiyetin örtüşmemesi şeklinde de tanımlayabiliriz. Freud eşcinselliği, psikoseksüel gelişimin erken çocukluk evresinde (oral-anal dönemde) takılması veya o döneme geri dönmesi olarak tanımlar (oral-anal döneme fiksasyon veya regresyon). Birey sadece cinsel kimliğini değil cinselliğe ve cinsiyetlere karşı tutumunu da büyük oranda erken çocukluk döneminden itibaren şekillendirmeye başlar ve bunun için aldığı telkinler belirleyici olur. Bedenini tanıması, özellikleri, farkı, cinsiyeti, cinsel kimliği, kendi bedenine ve başkasının bedenine karşı saygı, mahremiyet algısı, cinsel obje seçimi, cinsiyetler arası ilişki vs. bunların hepsi cinsel eğitimin bir parçasıdır ve bu eğitim anne-babaların telkinleri ile bebeklik döneminden itibaren başlar.  

  • Bu bahsettiğiniz cinsiyete özgü cinsellik ne zaman ve nasıl gelişmeye başlar?

- Bireysel psikolojinin ve çocuk psikiyatrisinin kurucu öncülerinden olan Adler’e göre çocukların sözel bilgilerle çok erken yaşta cinsel eğitim almaları şart değildir. Bunun için çocuğun merak duymaya ve bazı soruları sormaya başladığı dönem beklenebilir. Çocuk bu soruları sormadan bilgi verilmemelidir. Ama sorunca da uygun bir şekilde çocuğu savsaklamadan cevap verilmelidir. Sorduğundan fazla detaya girilmemeli, kafası karıştırılmamalıdır. Ancak iki yaşına gelen her çocuğa cinsel kimlik gelişimi bakımından kendi cinsiyetinin ne olduğu ve bunun asla değiştirilemeyeceği söylenmelidir (Sen erkeksin, bu asla değişemez ve büyüyünce baban gibi olacaksın. Veya sen kızsın, bu asla değişemez ve büyüyünce annen gibi olacaksın, gibi.) Çocuğa bu bilinç yerleştirildikten sonra ihtiyaç duyduğu diğer bilgiler çocuk sorunca verilmeli. Tabi ki çocuğun cinsel kimlikle ilgili kafasını karıştıracak bilgi ve tavırlardan da kaçınmak gerekir. Örneğin anne babanın sürekli olarak çocuk kızsa erkek, erkekse kız çocuk istediklerine dair söylemleri ciddi bir hatadır. Bazı anne babalar içlerinde kalan farklı cinsiyetteki çocuk isteklerini erkek çocuklara kız, kız çocuklara erkek kıyafetleri giydirerek gidermeye çalışır. Çocukları bu şekilde fotoğraflarlar. Bu yanlış mesajlar yüzünden çocuk anne veya babasının istediği cinsiyetten olmak ister ve öyle davranır.

Anne babalar çocukların kafasını karıştıran bu tarz davranışlara karşı dikkatli olmalılar. Çocuklar kendi cinsiyetlerini genellikle 2-3 yaşlarında fark ederler. Çocuklar bu yaşlarda anne-babalarına genelde üreme ile ilgili soru sorarlar. (Ben nereden geldim, nasıl geldim? Vs.) Veya cinsel organları ile ilgili sorular sorar. Anne-babalar bu soruları cinsellikle ilgili sorularmış gibi algılayarak panik yaparlar. Oysa çocuk bunu cinsellik kastı ile sormaz, sadece merak eder. Ama anne-baba panik yapınca çocuklar da anne-babanın bu paniğini fark eder. Bu durum da çocuk tarafından yanlış yorumlanabilir ve çocuğun (dolayısıyla bireyin) cinselliğe karşı tutumunu farklılaştırabilir. Oysa bu sorular seksüel sorular değildir. Anne-babalar bu sorulara çocuğun anlayacağı şekilde uygun bir dille cevap vermelidir.

  • O zaman bu sizin söylediğiniz eşcinselliğin doğuştan olmadığını mı gösteriyor?

- Evet öyle. Ama sorsan ‘’Eşcinsellik doğuştandır.’’ derler. Ne yazık ki bugün psikiyatri camiası da bunu telkin ediyor. Eşcinseller de kendilerinin doğuştan eşcinsel olduklarını söyler. Neden? Çünkü izah ettiğim üzere cinsel kimlik karmaşasını erken çocukluk döneminden itibaren yaşıyorlar da ondan. Çekirdek cinsel kimlik 1-3 yaş aralığında gelişiyor. Yani her birey erkek olma veya kız olma rotasına 1-3 yaşında giriyor. Eğer anne-babanın hatalı telkinleri çocuğu yanlış bir rotaya sokmuş ise çocukluk dönemindeki bu birkaç milimlik sapma erişkin dönemde kilometrelerce mesafeye (sapmaya) tekabül ediyor. Tohum-filiz benzetmesine tekrar dönersek erişkin bir bireyi çınar ağacına benzetelim.  Bu ağaç önce bir tohumdu, değil mi? Biz o tohum üzerine minik bir çizik atsak veya bu tohumdan çıkan bir filizi kırsak ne olur? Çınar ağacında çok büyük bir yarık veya eksik bir dal görürüz. İşte bir anne-baba da çocuğun heteroseksüellikle ilgili filizlerini farkında olmadan kırarsa heteroseksüel alanını felç etmiş olur, homoseksüel alan ortaya çıkar. Anne baba bunu farkında olmadan yapar, çoğunlukla öyle olur. Ama ne fark eder ki? İşte az önce örneğini verdim. Bir ev içerisinde baba prototipinde adaletsiz güç dağılımı varsa bu durum kızını lezbiyenliğe sürükler. Veya baba, erkek çocuğunun cinsel kimlik gelişimini desteklemezse, reddedici bir baba figürü sergilerse, çocuğun hiçbir özerkliğini desteklemezse (ki aşırı şefkât gösteren anneler de bunu yapmış olur) çocuk babasından onay alamadığı için babasından nefret eder ve erkeksi alana giremez, bundan korkar. Erkeksi rekabet (erkek çocuklarla oynamak, boğuşmak) onu korkutur. Bu korku büyüyünce de devam eder. Adler erkek eşcinselliğini kadın korkusu (korkaklık, ödleklik) olarak niteler. Bu korkunun temeli çocukluk çağında atılıyor. Erkeksi rekabete giremiyor çocuk, erkek dünyasına adımını atamıyor, erkek olamıyor. Eşcinsel erkeklerin neredeyse tamamı babalarından nefret eder. Kitabımda somut vaka örneklerini de naklediyorum.

1) Hassas bir çocuk

2) Reddedici bir baba 

3) Bunu telafi etmek için uğraşan, aşırı şefkat gösteren bir anne

İşte bu üçlü yapı, çocuk için adeta öldürücü bir darbe oluyor. 

  • Yani baba figürünü oynayan anne. 

- Evet. Baba yoksa anne diyor ki: “Bu çocuk zaten babasız ben ona hem annelik hem babalık yaparım.” Bu çok yanlış bir tavır.

  • O zaman evdeki baba veya anne eksikliğini doldurma çabası da mı yanlış?

- Evet. Bu hatayı özellikle kocasıyla sorun yaşayan veya boşanan anneler çok yapar.  Şöyle düşünür anne: “Bu çocuğumun zaten babası yok, ben bunun hem annesi hem babası olmalıyım.”, “Biz ikimiz birbirimize yeteriz oğlum.”, ‘’Erkekler zaten ne işe yarar ki canları cehenneme!’’ şeklindeki ifadeler baba figürünü ve erkekliği kötülemiş olur. Çocuğa ‘’Annem babamı erkek olduğu için terk etti, erkek olursam beni de terk eder.’’ düşüncesini aşılar. Çocuk erkekliği kötü bir şey olarak algılar. Ondan uzaklaşmak ister. Çocuk annesinden aldığı mesajla maskülen alanı terk edip feminen alana sığınır. Bu bir savunma mekanizmasıdır. Erkek çocuklarla oynamak istemez çünkü erkeksi rekabet korkutur onu. Kızlarla oynamak ister, kız oyuncaklarıyla oynar. Kendisini bu şekilde korumaya almış olur. Aslında bu bir savunma mekanizmasıdır. Anneler de erkek çocuklarının feminen davranışlarını genelde fark ederlar ama yakıştıramazlar, müdahale etmezler. Bu durumda çocuğun bu gidişatını onaylamış olurlar, çocuk bunu böyle algılar ve cinsel kimlik karmaşasına girer. Cinsel kimlik karmaşası ergenlik döneminin sonuna kadar müdahale edilirse kolay çözülür ama geç ergenlik dönemi dediğimiz 18-21 yaş aralığına kadar müdahale edilmezse bu çocuklar büyük olasılıkla eşcinsel olurlar. Eşcinsel kimlik stabilleşir. Bu durumda ise tedavi daha zordur, imkânsız değildir ama zordur. Çünkü birey tedaviyi reddeder. Zaten zorla tedavi mümkün de değildir, yasal da değildir. Sadece değişmek isteyen, homoseksüel dürtülerinden rahatsız olan bireylerde başarılı tedaviler mümkündür.  

  • Eserinizde bahsettiğiniz interseks ile eşcinsellikten tam olarak kastettiğiniz nedir, kısaca açıklayabilir misiniz?

- İnterseks tamamen doğumsal bir anomalidir. Genetik, hormonal ve anatomik problemler olur. Bunu sakat doğan çocuklar gibi düşünebilirsiniz. Nasıl ki doğan her bebeğin herhangi bir organı sakat olabiliyor; örneğin eli, ayağı, burnu, damağı… aynı şekilde cinsel organı da sakat olabilir.  Bu sakatlık çocuğun iç ve dış cinsel organlarında olabilir: Yani penis, testis, vajina, rahim, tüplerde vs. Sonuçta bunlar da bir organ. İşte iç veya dış cinsel organları tam olarak gelişemeyen (eksik gelişen veya hiç gelişmeyen) çocuklara interseks diyoruz. Bunun diğer adı hermafrodit. Aslında teknik olarak tam karşılığı Seksüel Gelişim Bozukluğu. Seksüel, organlardaki gelişimsel bozukluğu ifade ediyor. Bunun nedeni kromozom bozuklukları veya hormonal problemler olabilir. İnterseks, organ gelişimi bakımından iki cinsiyetin/seksin arasında olma durumunu niteliyor. Çünkü ana rahmindeki bir fetüsün cinsel taslağı nötr pozisyondadır. Eğer çocuk erkekse ortamda testosteron bulunacağından bu taslak erkek yönde gelişir, penis ortaya çıkar, testisler gelişir ve torbaya iner. Ama ortamda testosteron yoksa yani fetüs dişi ise penis gelişmez ve onun yerine klitoris gelişir, yumurtalıklar karın içinde kalır, erkekteki skrotum yerine de labialar gelişir. Bu cinsel organlar erkek veya kız yönde gelişimini tamamlayamazlarsa ara formlarda duraklama olursa işte buna interseks diyoruz. Yani ikisinin arasında bir yerde kalmış, gelişimini tamamlayamamış olur. İnterseks veya hermafrodit budur. Bu, çift cinsiyet demek değildir. Cinsel organların eksik gelişimidir.  

  • Bireyler interseks olduğunu anlayabilirler mi?

- Eğer gelişim problemi dış cinsel organlarda ise zaten bu problem hemen fark edilir ve anlaşılmış olur. Ama bu şart değildir. Problem sadece iç cinsel organlarda da olabilir. Bu durumda tanı gecikir ve bu nedenle bazı karmaşalar yaşanır. Mesela bazı vakaların interseks olduğu ergenlik döneminde yaşadıkları problemler nedeniyle anlaşılır. Bazıları da evlenince veya çocuk sahibi olamayınca anlaşılır, doktor incelemesi ile. Kısaca interseks dediğimiz zaman cinsel organları gelişemeyen vakaları kastediyoruz. Bunun sebebi kromozomal veya hormonal olabilir. Eşcinsellikte ise böyle bir olay yoktur. Eşcinsellerde genetik, hormonal ve anatomik bir problem olmaz. Eşcinsel bireyin cinsel organlarında veya hormonlarında bir hastalık bulunmaz.  Eşcinsellik psikoseksüel bir bozukluktur.  İnterseks ile eşcinsellik arasındaki fark budur. İnterseks kromozomal veya hormonal bozukluğa bağlı olarak gelişen anatomik bir hastalıktır. Bu anatomik problem iç veya dış cinsel organlarda veya her ikisinde bulunabilir, bu az veya çok da olabilir ama mutlaka bir problem bulunur.

  • İnterseks bireyler sonradan eşcinsel olabiliyor mu?

- İnterseks bireyler diğer bireyler ne kadar eşcinsel olurlarsa o kadar eşcinsel olurlar. Çünkü sonuçta bu bireylerin de bir cinsiyeti var (erkek veya kız) ve cinsiyetlerine uygun cinsel kimlik geliştirirler. Ancak burada şöyle bir fark var: İnterseks bireylerin bir bölümü doğum esnasında bilinemiyor. Yani interseks tanısı hemen konulamıyor. Ve bazen yeni doğan bebeğin cinsel organları, kromozomal olarak erkek olduğu halde kız çocuk gibi, kız olduğu halde erkek çocuk gibi görünebiliyor. Bu da çocuğa yanlış cinsiyet atanmasına neden oluyor. Yani bebek aslında erkek olduğu halde kız gibi, kız olduğu halde erkek gibi yetiştiriliyor. Dolayısıyla cinsel kimliklerini de ona göre geliştiriyorlar. Ama sonra anlaşılıyor ki aslında bu çocuk erkek değil. Veya kız değil. İşte bu karmaşadan dolayı (geç tanı nedeniyle) interseks bireylerde eşcinsellik bir miktar daha fazla görülüyor. Lakin bunun nedeni interseks olmaları değil yanlış cinsiyette yetiştirilmiş olmalarıdır. Bunun nedeni de interseks tanısının gecikmesidir. İşte bu yüzden interseks tedavisinin (hormonal ve cerrahi tedaviler içerir) mümkün olduğunca erken dönemde yapılması öneriliyor ki çocuk cinsel kimlik konusunda bir karmaşa yaşamasın. 

  • O zaman burada ebeveynlere çok büyük iş düşüyor diyebilir miyiz?

- Elbette. Cinsel organları tam gelişemediği için kız sanılan ve ergenlik çağına kadar kız çocuğu olarak büyütülmüş fakat ergenlik döneminde (hormonları aktif hale gelince organlar da büyüdüğü için) erkek olduğunu anlayan bir birey düşünün. Ki oluyor böyle vakalar. Ne yapacak bu insan? Bu yaşa kadar kız olarak büyütülmüş ama şimdi bakıyor ki erkek. Erkek mi olsun, kadın mı? Zor bir durum değil mi? Bunların çoğu erkek olmayı tercih ediyor (ki kromozomal olarak da hormonal olarak da zaten öyleler) ve gerekli ameliyatlar yapılıyor. Bu ameliyatlar için cinsiyet değiştirme ameliyatları (transseksüel cerrahi) dememek lazım. Çünkü öyle değiller. Burada yapılan erken çocukluk döneminde yapılması gereken tedavilerin geç tanı nedeniyle gecikerek yapılmış olmasıdır. Cinsiyet değiştirme ameliyatı değil bunlar. Ama tabi cinsel kimlik geliştirme dönemi kaçırıldığı için bazı karmaşalar yaşanıyor bu vakalarda. Bazıları kız olarak kalmak istiyor vs. Bazı interseks aktivistleri bedenin dokunulmazlığı gerekçesi ile bu duruma itiraz ediyorlar. ‘’Birey büyüyünce kendisi karar versin, çocukken ameliyat edilmesin.’’ diyorlar. Bizim de üroloji camiası olarak onlara itirazımız var! Hatta birkaç yıl önce bazı meslektaşlarımız tarafından yazılan ve Avrupa Üroloji dergisinde yayımlanan bir reddiyemiz var, öyle diyelim.[2]  Çünkü cinsel kimlik gelişimi 1-3 yaş aralığında başladığından, bu dönemin kaçırılmaması gerekiyor ki çocuk karmaşaya sürüklenmesin. İkincisi interseks vakalarının bir bölümünde gonadların yani yumurtalıkların kanserleşme riski var. Bunlar hem çalışmıyor hem de kanserleşiyor. Bu nedenle biz bu gonadları (gonadektomi ameliyatı ile) alıyoruz. Çünkü zaten üreme fonksiyonu yok bu gonadların. 

Konuyu özetlersek interseks anatomik bir bozukluktur; iç ve/veya dış cinsel organlarda gelişme problemi vardır, eşcinsellikte ise böyle bir durum yoktur. İnterseks dediğimiz olgu fıkıhta ‘hünsâ veya hünsâ-i müşkil’ diye tanımlanan vakalardır. Diğer adı hermafrodittir. Eskiden bu bireylerin erkek mi kadın mı olduğu daha zor tahmin ediliyordu. Bu nedenle fıkıhta ‘’İdrarını önden yapıyorsa erkektir.’’,’’İdrarını arkadan yapıyorsa kızdır.’’ gibi tanımlamalar yapılmış. Ama günümüz koşullarında buna gerek kalmıyor tabi. İç organlar artık ultrasonografi, bilgisayarlı tomografi ve MR görüntülemelerle taranabiliyor ve kromozom analizleri yapılabiliyor. Bazen buna rağmen cinsiyetine (veya hangi yönde atama yapılacağına) karar verilemeyen, zorda kalınan vakalar olabiliyor ama bu zorluk organlar görülemediği için değil gelişmediği için yaşanıyor. Ama vakaların çoğunda iç ve dış organların durumuna göre (ve tabii ki belli kriterler çerçevesinde) interseks tedavisi yapılıyor (ameliyat+hormon tedavileri ile). Ama eşcinsellerde anatomik veya hormonal bir problem bulunmuyor. Eşcinsellik psikoseksüel bir bozukluk.

  • Cinsel eğitim ve gelişim konusunda ebeveyneler nasıl bir tutum izlemelidir?

- Bu konuyu birkaç cümleyle özetlemek biraz zor ama anne babalara birkaç tavsiye verelim, dileyenler detayları kitabımızda da görebilir:

1- Ebeveynler cinsel eğitimi çocukluk döneminde telkinlerle başlattıklarını bilmeli ve bu nedenle de çok özenli/bilinçli davranmalılar.

2- Ebeveynler cinsel eğitimi salt bir müfredat eğitimi olarak algılamamalılar.      

3- Ebeveynler çocuğun ilk cinsel eğitmenleri olduklarını ve bu görevin başkalarına devredilemez nitelikte olduğunu bilmeliler.                                                     

4- Ebeveynler çocuğun cinselliğini görmezden gelmemelidirler. Çocuğun cinsel organları ve cinsellikle ilgili soruları (ihtiyaç duyduğu bilgileri) yaşına uygun bir şekilde cevaplanmalı, merak duygusu giderilmelidir. Onu sağlıksız bilgi kaynaklarına yönlendirecek tutumlardan kaçınmalıdırlar.                                   

5- Ebeveynler çocuğun cinsellikle ilgili sorular sormasına mâni olmamalı hatta buna uygun kötüleyici mesajlar vermemeliler.                                                      

6- Cinsel bölgeler pis, kötü ve tiksindirici olarak tanıtılmamalı, cinsellikle ilgili konular kötü ve çirkin olarak anlatılmamalıdır.                                                                     

7- Asla cinsiyetler arasında bir ayırım yapılmamalıdır. Çocuğun cinsiyetinden memnun olmamak veya bunu ona hissettirmek çok tehlikelidir. Çocuğun cinsiyeti ile ilgili olumsuz hitaplar ve isimler takılmamalı, her iki cinsiyete de eşit değer verilmelidir. Aksi takdirde sadece aşağılanan çocuk değil yüceltilen çocuk da zarar görür çünkü çocuk cinsiyetlerin gerçek rollerini öğrenemez ve erkek-kadın ilişkilerini çirkin bir şekilde yorumlar. Bu da hem cinsel hayatını hem evliliğini olumsuz etkiler.

  • Peki, LGBTİ için ne diyeceğiz? Bu durum için tercih, hastalık veya bozukluk ifadesi kullanmak doğru mu?

- Freud, Jung ve Adler gibi psikolojinin kurucu öncüleri eşcinsellik için ‘psikoseksüel bozukluk’ diyorlar. Güncel psikiyatriyi domine eden dernekler ise buna ‘yönelim’ diyorlar. İster bozukluk diyelim ister yönelim, bu norm dışı bir sapmadır. Burada norm ve norm dışını teknik bir terim olarak ifade ediyorum. Evrensel çiftleşme ilkesi, üreme ve aile/çocuk iç güdüsü, insanlığın başından itibaren cinselliğin hakim bir şekilde erkek-kadın deseni üzerinden yaşanması, aktif-pasif deseni nedeniyle homoseksüel eşleşmelerde cinselliğin dönüşümlü yaşanması, tek fazla/seansla sonuca gidilememesi, heteroseksüel eşleşmelerdeki gibi bir senkronizasyonun bulunmaması, heteroseksüel eşleşmelerde (anatomik, fizyolojik ve psikolojik olarak yani) her yönüyle tam bir bütünleşmenin gerçekleşmesi… tüm bunlar cinsellikte normun heteroseksüelite olduğunu gösterir. Zaten eşcinseller bile homoseksüelliğin norm olduğunu söylemiyor, söyleyemezler de zaten. Dolayısıyla norm olanın haricindeki de norm dışı olur. Buna bir tercih denebilir mi? Belli bir noktadan sonra evet, özellikle eşcinsel kimliğin ilanı ve tatbiki konusunda tercihler rol oynuyor. Peki hastalık veya bozukluk olarak ifade edilebilir mi? Öncüler öyle ifade etmişler zaten ama bugün bu kabul edilmiyor. Lakin tartışmalar da bilimsel bir zeminde değil politik bir zeminde yapılıyor. Yani olması gerektiği gibi yapılamıyor. Burada işin içine bireyin tercihi giriyor mu? Evet giriyor. Ana baba devreye giriyor mu? Evet giriyor. Şimdi eğer bireyin bir tercihi değilse, zorunlu bir şeyse zaten dinen de suçlayamazsınız. Ama onun tam öyle olmadığını görüyoruz. Ne tam yüzde yüz onun bir tercihi, ne de tamamen bir hastalık. İkisi de var gibi. Teknik olarak en iyi niteleme kanaatimce norm dışı sapma.

  • Eşcinsellik konusundaki tartışmaların ifrat ve tefritine baktığımızda bir taraf eşcinsellerin neredeyse temel yaşam, sağlık ve hukuk hakkını engelleyecek tarzda homofobik bir söyleme sahipken, diğer taraf da eşcinselliği tümüyle normalleştiren ve hatta özendiren bir tutuma sahip. Bu konudaki dengeli görüşün ölçütleri nasıl olmalıdır?

- Aslında biraz Kur’an’a hâkim olan biri için dengeyi bulmak zor değil. Ben Kur’an’a göre üç farklı grup görüyorum bu konuda. Şöyle ki: Kur’an’a göre eşcinsel fiiller haram, bu çok net. Peki haram olan bir şeye karşı dinin duruşu nedir? Mesela zina, faiz, hırsızlık vb… Günahkâr tövbeye davet edilir. Bir kişi hırsızlık yapmak istedi, bunu düşündü ama yapmadı ise günahkâr değildir. Bu eşcinsellik için de geçerlidir. Eğer bir kişi eşcinsel dürtüleri var ama bunu fiiliyata dökmüyorsa günah işlemiş değildir. Ama bu fiili işledi ise elbette ki günahkardır. Mesela Nisa 15-16’da lezbiyen ve gay ilişkilerden bahsediliyor (Nisa 15’te müennes kip olduğu için lezbiyen, Nisa 16’da müzekker kip olduğu için gay ilişkilerden bahsedilmiş oluyor). Nisa 15’te (lezbiyen ilişkisi 4 şahitle sabit olan kadınlar için) ‘’Ölüm alıncaya kadar veya Allah onların lehine bir yol gösterinceye kadar evlerinde tutun.’’ deniyor. Erkek-erkeğe (gay) ilişkilerden bahsedilen Nisa 16’da ise önce ta’zir cezasından bahsediliyor ama "Eğer tevbe eder ve ıslah olurlarsa başka bir yol aramayın." diyor. Demek ki ıslah olabilirler bunlar. Yani tüm günahlarda olduğu gibi burada da tövbe kapısı açık.  “Eğer ıslah olur ve tövbe ederlerse onları cezalandırmaktan vazgeçin! Çünkü Allah tevbeleri kabul edendir, sınırsız merhamet sahibidir.” (Nisâ 15-16) Kur’an onları öldürün veya idam edin demiyor. Islah olur ve tövbe ederlerse... Demek ki ilke aynı. Bu fiili işleyen günah işlemiş olur. Kur'an'ın günah işleyenlere karşı tutumu da nettir. Bizim yaklaşımımız da böyle olmalıdır. Ayrıca bir de şöyle bir durum var, toplum olarak bunu da bilmemiz lazım: Eşcinsel dürtüleri olduğu halde sırf günah olduğu için bunu fiiliyata dökmeyen bireyler var. Hem de çok. Benim gözlemim/tahminin bu şekilde olanların  en azından ülkemiz için aşikâr eşcinsellerden daha az olmadığı yönünde. Peki bunları ne yapacağız? Kur'an'ın bunlar için önerdiği bir ceza var mı? Hayır. Çünkü bunlar bu eylemi tatbik etmiş değiller, eşcinsel dürtüleri var ama günah olduğu için bunu fiiliyata dökmüyorlar. Bunu gözardı etmemeliyiz. Bunlar içinde çok ciddi bunalım yaşayanlar oluyor, özellikle aile ve çevre muhafazakâr-dindar ise aile akraba veya toplumdan dışlanma korkusuyla bu kimliğini ilan etmeden kimliğiyle mücadele etmeye çalışanlar oluyor.Hem bu dertlerinden kurtulmak istiyor kurtulamıyor hem bunu ailesine çevresine açamıyor; dışlanmaktan korkuyor, bocalayıp duruyor. Bu ilave problemlere de neden oluyor: antisosyal kişilik, depresyon, intihar vs.

  • Dindar kesimin bu konudaki tutumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

- Problemli örnekler görüyoruz. Bunu üç kategoride değerlendirmek mümkün: Yukarıda bahsettiğimiz eşcinsel dürtüler şu veya bu nedenlere bağlı olarak aileden kaynaklanıyor dedik. Hepimiz biliyoruz ki Kur’an’ın bunlar için öngördüğü herhangi bir ceza var mı? Yok. Bizim böyle insanların olduğunu bilmemiz ve onlara yardımcı olmamız lazım, bu bir. İkincisi, az önce söylediğim Nisa suresindeki ayetler eşcinselliği aşikâr olarak yaşayan insanlar için geçerli. Bunun dört şahitle tespit edilmesi ise bunun kamusal olarak yapılıyor olması şartını gerektiriyor. Onlar için bile bir tövbe yolu var. Genelde Lut kavminin helak olmasına neden olan zorbalık/tecavüz ile bu konu çok karıştırılır. Lut kavminin helak olmasının nedeni eşcinsel fiillerde bulunmaları değildir. Eşcinselliği zorbalıkla topluma dayatmaları, hatta tecavüze vardırmalarıdır. Bunu, Ankebut suresi 29. ayetinde görüyoruz. Hani Lut nebiye gelen iki elçiyi bile almaya gelmişlerdi ya işte öyle yapıyorlardı. Topluma dışarıdan gelen erkek misafirlerin bile yollarını kesip onları alıkoyuyorlardı ve meclislerine götürüyorlardı zorbalıkla. Nebi onlara karşı çaresizliğini ifade ediyor. Ankebut 29. ayetinde Lut as şöyle diyor: “Erkeklere şehvetle yaklaşan ve cinsellik için doğal yolu kapatan üstelik bu çirkinliği kamuya açık yerlerde güpegündüz grup halinde işleyen siz değil misiniz?” Onlar ne diyor: “Haydi Allah’ın azabını getir de görelim bakalım!” diyerek nebiye meydan okuyorlar. İşte azap ve helak de bu aşamada geliyor. Dolayısıyla dini açıdan escinselliği üç gruba ayırabiliriz: Birincisi, eşcinsel dürtülere sahip olduğu halde sırf günah diye bunu eyleme dökmeyenler. Kur'an bunlara bir kınama/ceza önermiyor zaten.  Bizim bu gruptakilere yardımcı olmamız lazım. Hem tıbbî hem dinî olarak. İnançlı olup da “Bana yardımcı olun, beni kurtarın.” diyerek bana gelen hastaların sayısı hiç de az değil. İkinci guruptakiler ise bu fiili işleyen günahkârlar grubu. Kur'an bunları öldürün demiyor, ıslah ve tövbe yolu bunlar için de açık. Üçüncü gruptakiler ise, Lut kavmindeki gibi azgın gruplardır. Bunlar hem günahkâr hem azgın. İfsad ediyor toplumu.

  • Peki bugün LGBTİ aktivitesi, biraz bu azgın gruba doğru yavaş yavaş gidiyor mu?

- Kısmen evet. Yani eşcinselliği adeta dayatmaya çalışıyorlar. Eşcinsellerin temel yaşam hakları, sağlık ve hukuk haklarına erişimleri engellenemez, yaşamlarına kastedilemez, onlara şiddet uygulanamaz vs. Elbette. Bunu savunmak ifrattır. Ama bunlar bahane edilerek eşcinsellik topluma dayatılamaz da, bu da tefrittir. Biri ifrat biri tefriti temsil ediyor. Ben zührevi hastalık nedeniyle müracaat eden bir eşcinseli elbetteki ayırt etmeden tedavi ederim; aksi düşünülemez, herkesin sağlık ve hukuk hakkı vardır ve bu dokunulmazdır. Ve kimseye şiddet uygulanamaz. İstanbul Sözleşmesi’nin bu konuyla ilgili söylediği şey de temelde budur. Her kim olursa olsun sağlık, hukuk ve yaşam hakkı engellenemez. Ancak bunun karşısında LGBT aktivitesi de eşcinselliği topluma dayatmamalı. İfrattan da tefritten de kaçınmalıyız.

 

 

[1] Cheng VC, Lau SK, Woo PC, Yuen KY. Severe acute respiratory syndrome coronavirus as an agent of emerging and reemerging infection. Clin Microbiol Rev. 2007 Oct;20(4):660-94. doi: 10.1128/CMR.00023-07

https://pubmed.ncbi.nlm.nih.gov/?term=Severe+Acute+Respiratory+Syndrome+Coronavirus+as+an+Agent+of+Emerging+and+Reemerging+Infection

 

[2] Cools M, Simmonds M, Elford S et al. Management Committee of the European Cooperation in Science and Technology Action BM1303. Response to the Council of Europe Human Rights Commissioner’s Issue Paper on Human Rights and Intersex People.

Eur Urol. 2016 Sep;70(3):407-9. doi: 10.1016/j.eururo.2016.05.015.

 

Kur'an'i Hayat Dergisi - Hayatın İnşası İçin
Kur'an'i Hayat Dergisi - Hayatın İnşası İçin

Bu sayfa, Kur'ani Hayat Dergisi'nin resmi sayfasıdır. Dergiyi tanıtma amacıyla kurulmuştur.

Yorumlar